Hakkımda

Fotoğrafım
Çaylarınızı kapıp gelin ve sizinle güzelce bir muhabbet kuralım. Hayattan birazcık kopmaya hakkınız olsun değil mi? Bakmayın sayfamda çok aktif olamadığıma ama siz gelirseniz eğer, bu sayfamda daha çok aktif olmamı gereltirecek ve işte o zaman beraberce bir şeyler başarmış olacağız. Dikkat edin; biz diyorum, ben değil! Çünkü bu sayfayı ben oluştursam bile sizsiz hiç bir şey başarılı olamaz. Unutmayın ki, ilk başta ben bu sayfayı kendim için kurmuş olsam da, daha sonra paylaşacak kimsem olmadığı için bana hiç bir yararı olmadı. Bu yüzden size ve paylaşacaklarımıza ihtiyacım var. Haydi o zaman, daha ne bekliyorsunuz! Bir çay koyup gelin yanıma, daha paylaşacak bir çok şeyimiz var. :)
kitap sohbeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap sohbeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2026 Perşembe

ŞEFFAF - STEPHEN KİNG

BİR 'KİNG' ESERİ

        Bugün biraz uzun bir okumanın ardından sizinle sohbet edeceğimiz kitap, Şeffaf ve onun ünlü gerilim yazarı Stephen King. Aslında yazardan çok bahsetmeyeceğim bugün. Ona ayrı ve uzun bir yazı gerekir. Sadece naçizane ben bir kaç kitabını okudum ve hala okuyorum. Çünkü öyle bir yazar ki kendisi okumakla bitmiyor. Bitmeyecek gibi de duruyor. O yüzden bugün Şeffaf'la başlıyoruz sohbetimize...
    Şeffaf esas olarak üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Bobbi Anderson ve Jim Gardener'ı ayrıntılı bir şeklide tanıyoruz. Kitap; Bobbi Anderson'un çiftliğinin arkasında bulunan ormanda, ayağının bir şeye takılmasıyla başlıyor. Ayağının takıldığı şey ise bir 'ufoya' çok benziyor. Bobbi ayağının takıldığı bu şeyi kimseye haber vermeden kazıp çıkarma derdine düşüyor. Ama tek başına bunun üstünden kalkamayacağını anlayınca telepati yoluyla yakın arkadaşı ve belki de sevgilisi olan Gard'a yani Jim Gardener'a sesleniyor. Onu yanına çağırıyor. Gard da o sıra, o kadar kötü bir dönemden geçiyor ki intiharı düşündüğü bir zamana denk geliyor, Bobbi'nin ona seslenmesi.
    Kitabın ikinci bölümünde ise, işte Bobbi ve Gard'ın ortaya çıkarmaya çalıştığı şeyin kasabada yaşayan diğer insanlar üzerindeki etkisini okuyoruz. Çıkarmaya çalıştıklarının artık kesinlikle bir 'ufo' olduğu ortaya çıkıyor ve bu şey kasabadaki insanları değiştirmeye başlıyor, öncelikle duygu ve düşünce olarak... ve yavaş yavaş ortalık karışıyor.
    Üçüncü bölümde ise artık her şeyin çığırından çıkmaya başladığı olayları okumaya başlıyoruz ve sayfa 714'e geldiğimiz de olaylar doruk noktasına doğru bizi iyice heyecanlandırıyor ve geri kalan 100'ü geçkin sayfayı bir solukta okumaya sevk ediyor sizi kitap!
Kitabın özeti bu şekilde... 

    Gerilim dolu yüksek bir King bilimkurgu eseri... Bu kitapta King, Çernobil Faciası'nın üzerinden iki yıl sonrasında geçen olayları anlatıyor. Bu yüzden kitapta çok fazla nükleer santraller ve onların yarattığı radyoaktiviteyle gelen insan sağlığını tehdit eden zararları işlemiş. Ama kitabın esas konusu bu değil, tabi ki uzaylılar... Evet bu kitapta karşımıza 'Dünya dışı' varlıklar çıkıyor ve onların insanlar üzerindeki etkilerini okuyoruz.

    Bobbi'nin ormanda dolaşmasıyla başlayan kitap sizi hazırlamadan direkt germeye başlıyor. Sürekli bir diken üstündelik her kelimeye sinmiş durumda, sizi sürekli rahatsız ediyor. Ben kitabı okumaya gece 11:00 gibi başladığım için belki de böyle hissetmiş olabilirim. Ama yine de King'i gece okumanın zevki de bir başka oluyor. Herkes uykuda, etrafta tık ses yok ve sen kurgunun içindesin!!! Tüylerin ürpermesi oraya kadar ulaştı mı?
    İşte bu kitap bana bu hissiyatı sonuna kadar verdi.

    Kitap ilerledikçe yine karakterleri uzun uzun tanımaya başlıyoruz. Bu da King'in sevdiğim bir başka tarzı. Normalde bu kadar uzun anlatımlar beni sıkar ama King bir karakteri öyle eviriyor, çeviriyor ki o karakterin bir an gerçek bir insan olduğunu hissetmeye başlıyorsunuz. Ayrıca yarattığı karakterlerin hemen hemen hiçbiri mükemmel değil. Tam olarak insanlar, iyi ve kötüsüyle... Onun kitaplarında kahraman yok insan var. Karanlıkla, dehşetle ve bazen de esrarengiz olaylarla karşılaşan ve bu durumlarla baş etmeye çalışan insanlar var, onun kurgularında. Ve yine bu kitapta da öyleydi.


    Bobbi bir kahraman gibiydi başlarda ama olmadığı ortaya çıktı. Gard zaten baştan beri bir kahraman sayılmazdı. Bir şeyi başarmış olması onu bir kahraman yapmıyor maalesef. Benim için bu kitap da kahraman diye nitelendirebileceğim kişi Ev Hillman olur. Bu cümleden sonra da bahsettiğim bu üç karaktere biraz değinmek istiyorum.
    Bobbi Anderson ile başlayalım. Bobbi ana karakterdi. En azından ilk bölümde öyleydi. Gerçi kitabın bir çok ana karakteri vardı ve Bobbi en başından beri bu durumda kaldı. Bobbi aslında nazik ve merhametli bir kovboy romanları yazarı. Dayısı ölünce, onun çiftliğine yerleştiğinden beri de kasabanın çok sevilen bir sakini olmuş. Ama ne yazık ki Bobbi bir King karakteri... Ve kaderi belli!
    Gard ise bir alkolik. Ama bunun yanında nükleer enerji karşıtı ve bu santrallerin dünyaya, insanlara verdiği zararları anlatarak insanları bilinçlendirmeye çalışan bir şair. Sırf bu hassaslığından dolayı da kendisinin bir alkol problemi var. Ne yazık ki dünyayı bilinçlendirme çabasını da alkolden dolayı kendinin en kötü versiyonuyla yapıyor. Gard sorumsuz. Ve bu yüzden de yaptığı her şey bir işe yaramıyor. Kitabın sonlarına doğru bir şeyleri becerdi ama bu da Ev Hillman'ın onu zorlaması sayesinde oldu. O yüzden şimdi de torunları için son nefesinde bile çabalayan bir dedeye geliyoruz, Everett Hillman...
    Bence kitaptaki kahramana en benzeyen karakter Ev Hillman'dı. Torunlarının birisini felaketten uzaklaştırabildi. Diğerini de kurtarmak için her şeyini ortaya koydu. Hatta son nefesine kadar bunun için çabaladı desem, doğru olur. Bunlarla kalmadı, olaylarla baş etmesi gerekirken Gard'ı düştüğü çukurdan çıkardı. Onu sürekli destekledi ki kendisi hiç bir işe yaramaz şekildeydi. Ama sonunda çabaları boşa gitmedi ve Gard'ı da kendi gibi bir kahramana çevirebildi sayılır.
    Bu üç kişi hariç bir de Ruth McCausland var, üstüne konuşmak istediğim. Ruth, böyle uzun bir kitaba göre (kitap 822 sayfa) çok az vakit geçirdi bizle. Ev Hillman gibi tam bir kahramandı ama o sonuna kadar direnebilecek bir durumda değildi. Ama kitapta göründüğü süre boyunca elinden geleni yaptı. O yüzden bu sohbette ona da yer vermek istedim.
    Bu karakterlerden hariç bir çok karakter geldi, geçti, devam etti, sonradan gitti, sonradan tekrar girdi. Bol bol karakterli bir kitap, her zaman ki King tarzı...

    Artık son bir kaç cümleye geldim bu kitapla ilgili. Onları da sizle paylaşıp vedamızı edeceğiz bugünlük...
    Kitabın orjinal adı olan, The Tommyknockers... Ben bu adı daha çok beğendim. Adın nerden geldiğini kitabın ilk başında yazar kendisi açıklıyor ayrıca kitabın içeriğinde de bu açıklamalara denk geliyorsunuz. Yani, "Keşke orijinal ismiyle çevrilseymiş," dedim. Şeffaf'ta olmuş, ama...    
    Bir de son olarak; bazı kitaplar, günlük hayattaki bazı şeylerle aklınıza gelebiliyor. Mesela, 'pancar' dendiğinde benim aklıma direkt 'Parfümün Dansı' gelir. '19' dendiğinde de başka King eserleri olan 'Kara Kule' serisi kitapları gelir. Bu kitapta da yine öyle bir şey kazındı hafızama, pil... Bundan sonra nerde 'pil' görsem artık istisnasız Şeffaf aklıma gelecek. Hafızaya kazındı. Bunun nedenini ancak kitabı okursanız öğreneceksiniz. Ben burada anlatmayacağım. Sadece bilin istedim...

    Bugünlük bu kadardı benden. Bir kitap üzerine uzun bir sohbet yaptık bugün. Genelde bu kadar uzun olmazdı sanki kitap sohbetlerimiz ama King konuşturur.
Diyorum ve kaçıyorum...

2 Nisan 2026 Perşembe

BÜTÜN HİKAYELERİ - H. P. LOVECRAFT

DEĞİŞİK BİR YAZAR VE ONUN DEĞİŞİK HİKAYELERİ

  
    Merhabalar...
    Ocak ayında başladığım Lovecraft’ın Bütün Hikayeleri’ni okuma serüvenimi mart ayının sonunda tamamladım nihayet ve sizinle hem yazarla hem de hikayeleriyle ilgili sohbet etmek için geldim hemen. Ama itiraf etmem gerekir ki şubat ayında bayağı bir ara verdim kitaba. Esas ocak ve mart ayında okudum kitabı.
    Şöyle az az biraz yazardan biraz da kitap ve hikayelerden bahsedelim.
    Öncelikle yazarın kafasının içimdeki dünyaya hayranım. Bu dünyayla nasıl yaşamış bu adam? Eminim yazıya döktüklerinden daha fazlası kafasının içinde kurgu olarak dolaşmıştır sürekli ve o kafayla yaşamak da ayrı bir meziyet bence.
    Yazarın; gotik-karanlık edebiyatın bilimkurgu ve fantastikle iç içe geçen eserleri, çoğu zaman öyle sağlam bir şekilde sunuluyor ki size, okurken eserin kurgu olmadığından şüpheye düşüyorsunuz. Yazarın bu tarzına adapte olduğunuz anda artık önünüze ne çıkacak biliyorsunuz ama nasıl çıkacak kısmı sizi daha çok okumaya teşvik ediyor Lovecraft’ı.


Lovecraft Evreni

    Lovecraft’ın belli temaları, belli mekanları ve şehirleri, belli kurguları ve belli ama farklı canavarları var. Kendine ait bir dünyası, galaksisi hatta evreni var resmen yazarın. Hepsini özümsemek çok zor… Ama yazarın hikayelerinin çoğu da kendi oluşturduğu bu evrende geçiyor ve bu hikayeler birbirine bir yerlerden bağlanıyor. Bu bağlantılar bazen ayrıntı da bazense gözünüzün önünde oluyor. Hepsini birbirine bağlamak çok zor gerçekten. Resmen tekrar tekrar okutmak istiyor kendini bu eserler.
    Burada araya gireceğim ve beni düşündüren bir şeyden bahsedeceğim, yazarın dili… Aslında yazarın dili konusunda biraz kafam karıştı. Bazen çok akıcı ilerlerken yazdıkları bazen ise akmadı. Kurgu ne kadar iyi olsa da bazen çok zorladı. Ama bazen de dediğim gibi tam tersi oldu. Bir anda başladım hikayeye ve bir anda da bitiverdi hikaye. Böyle hisseden bir ben miyim Lovecraft konusunda? Ki genelde uzun hikayelerini daha çok sevdiğimi fark ettim. Onların dili beni daha çabuk içine çekti.



Hikayeler Hakkında

    Ben yazarın bu kitaptaki bazı hikayelerini daha önce de okumuştum ve tekrar okumak daha çok hoşuma gitti. Çünkü hepsini bir arada okuyunca hikayeler arasında kaçırdığım bağlantıları gördüm, fark ettim. Özellikle yazardan okuduğum ilk eser olan Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam hikayesinin içeriğini ilk okuduğumda tam olarak anlamasam da hoşuma gitmişti. Şimdi bu kitapta, bu sefer içeriğindeki küçük küçük detayları yakalayarak okuduğumda bir kez daha hayran kaldım. Hatta bu kitapta da en sevdiğim hikaye yine Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam oldu. Benim için Lovecraft dendiğinde, çoğu kişi gibi Cthulhu’nun Çağrısı değil de Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam aklıma gelecek. Bu hikayenin kurgusunu, gelişimini ve hikayenin her tarafına sinmiş o şüpheciliği, iki arada bir derede kalma durumuna bayıldım. Yani tamamen tekinsiz bir eserdi. Nerden baksan sonuna kadar şüpheyle yoğurulmuş bir hikaye. Kitaptaki ve Lovecraft'ın eserlerinden favorim kesinlikle bu hikayedir.
Ama tabi ki de kitapta beğendiğim tek hikaye bu değil. Birçok hikaye var beğendiğim. Bu hikayeler birbirinin tarz olarak aynısı olsa da beğendiklerim genelde ayrı ayrı sebeplerden oldu.
    Sevdiğim hikayelerine gelirsek... Öncelikle şunu söyleyeyim. Bu kitap üç bölüme ayrılmış ve benim en çok sevdiğim hikayeler genelde son bölüm olan Dunwich Dehşeti'nde toplanmış bulunuyor. Ve bu üç bölümdeki hikayeler de aslında içerik bakımından falan biraz birbirinden faklı olduğu için ben de bölümlerin kendi içerisinde beğendiğim hikayeleri yazacağım. Bir sıralama yapmadan yazıyorum çünkü sıralama yapamıyorum.


    Not: Burada hikayelerin içeriğini vermeyeceğim. Çünkü buna kalkışırsam bu sohbet bitmez ve yazarın kafasındaki evrende kayboluruz, hep birlikte... Sadece bir kaç hikayede kısa kısa bir iki şey yazacağım. Yandaki fotoğrafta kitabın 'içindekiler' bölümünü ne kadar karaladığımı görebilirsiniz. Aslında temiz tutmaya çalışırım kitaplarımı ama bunun gibi derleme eserler okurken bu şeklide karalamalar yapıyorum maalesef. Oradaki karalamaları da dikkate almayın. Çünkü onlar ilk izlenimler. Hikayeler üzerine daha sonra kafa yordukça düşüncelerimin değiştiği oldu.

   Şimdi birinci bölüm olan Herbert West: Diriltici ile başlayalım...

  • Simyacı
  • Mezar
  • Dagon
  • Uyku Duvarının Ötesi
  • Beyaz Gemi
  • O Sokak
  • Sarnath'ın Ölüm Hükmü
  • Ağaç "Fata viam invenient"
  • Ulthar'ın Kedileri
  • Tapınak
  • Müteveffa Arthur ermyn ve Ailesiyle İlgili Gerçekler: Bu hikaye en sevdiklerimden biri oldu.
  • Adsız Kent
  • İranon'un Arayışı
  • Herbert West: Diriltici: Ve bu bölümde en sevdiğim hikaye de bu oldu.

    İkinci bölüm Cthulhu'nun Çağrısı...

  • Piramitlerin Altında
  • Lanetli Ev
  • Red Hook'da Dehşet: Hikayenin sonunda nasıl bağlandığına hayran kaldım.
  • Cthulhu'nun Çağrısı
  • Pickman'in Modeli
  • Sisler İçinde Uçurumun Kıyısında Duran Tuhaf Ev: Yine çok güzel bir kurguydu.
  • Uzaydan Düşen Renk: Bölümdeki en sevdiğim hikaye bu olabilir. 

    Üçüncü ve son bölüm Dunwıch Dehşeti

  • Dunwich Dehşeti: Yine sonuna bayıldığım bir hikaye oldu.
  • Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam:
  • Cadı Evindeki Düşler
  • Gümüş Anahtarın Açtığı Kapıların Ötesi: Beğendim ama bazı kısımları çok uzatmış gibi geldi. Oraları okurken kurgudan koptum. Ama sonra tekrar toparladı ve ilk kısımdan bile harika devam edip sona ulaştı.
  • Eşikteki Şey: Innsmouth'a gönderi olan bir hikaye. Ben Innsmouth'un Üzerindeki Gölge'yi de okumuştum ve yine kurgusuna bayılmıştım. O yüzden bu hikayeyi de sevdim.
  • Karanlığın Hayaleti
  • Açılan Mezar
  • Eryx'in Duvarları İçinde: Kitaptaki en bilimkurgu hikaye buydu. Biraz farklı bir tat bıraktı bende.

      Sohbetimizi bitirmeden daha önce Lovecraft'tan okuduğum ve üzerine konuştuğum instagram gönderilerimi de aşağıya bağlantı olarak bırakıyorum, merak edenler için...

              Nyarlathotep

    Bugünlük yine sohbetimizin sonuna geldik. Bu kitap ve yazarla ilgili son cümleler olarak da şunları söyleyeceğim... İyi ki okudum. Bu kitaptan sonra yazarı kesinlikle daha iyi tanıdığımı hissediyorum. Tabi onun gibi bir yazar ne kadar tanınabilirse. Onu tanımak için onun beyninin içinde yaşamanız gerekiyordu.

30 Mart 2026 Pazartesi

YA HEP YA HİÇ - ERNEST HEMİNGWAY


Kitap Kulübü İle Okunan ve Üstüne Konuşulan Bir Kitap


    Merhaba dostlar, sizinle bugün kitap sohbeti yapacağız. Kitabımız Ya Hep Ya Hiç ve yazarı Ernest Hemingway... Kitap, kitap kulübümüzde ortak kararla seçtiğimiz bu ayın kitabı. Her ay bir bir üyemiz bir kaç kitap seçeneğiyle geliyor ve biz de oylamayla bir sonraki ayın kitabını belirliyoruz. Bu ayda klasik bir yazar tercih ettik.


    Gelelim şimdi kitaba... 
Kitabın realist üslubu bence çok kuvvetliydi. Romantizme çok az kaydığında bile hemen uzaklaşıp realizme geri dönmüş. Arka planda kapitalist sistemin oturmaya başladığı yıllarda hayatta kalmaya çalışan sosyal sınıfın, işçi sınıfının insanlarının anlatıldığı bir eser. Dili sade, gayet akıcı ve okurken kitabın içine girmek de bir zorluk çekmiyorsunuz. Ama... 


Ama...


    Evet bir 'ama'sı var bu kitabın bana kalırsa. O da kitabın kopuk kopuk ilerlemesi. Yani şu şekilde anlatayım... Yazar bir ara ana karakteri bırakıp başka karakterlerin hayatına geçti. Bir yerde bu insanlarda olaya dahil olacak diye bekledim. Olmadı. Onların hikayesi ayrı bir şekilde kaldı kenarda. Kitabın ortaların da girdi bu karakterler, sonuna doğru çıktılar hikayeden. Ki onların hikayesi de bir çözüme ulaşmadı açıkçası. Karakterler arasında bağlantı vardı aslında ama olaylar arasında çok bir bağlantı yoktu. Bu da bazen kafa karışıklığına ve eserden uzaklaşmama neden oldu.
    "Neden yaptın bunu yazar?" dedim. Yani bence kitap gelişmeye açıkmış ama kurgu aceleye gelmiş gibi hissettim. Sanki yazar ne yazacağına karar verememiş de her oturuşunda farklı farklı bir şeyler yazmış gibi hissettim.


Çeviri Sıkıntısı Olabilir Mi?



    Daha sonra bu durumun yani kopukluğun, 
belki de kitabın dilinden çok çeviriden de kaynaklı olabileceği aklıma geldi. Dolayısıyla çevirmeni biraz araştırdım. Çevirmen; kitabı çevirmemiş, direkt olarak Türkçeleştirmiş. Yani bu durumu hem sevdim hem de sevmedim. Çeviriler de genelde farklı yollar izleniyor. Birisi kitabı normal çevirip çevrilen dilin özelliklerini dipnot olarak vermek; diğeri de bu eser gibi, çevrilen dildeki özellikleri çevirdiğin dile uyarlamak. Umarım derdimi anlatabilmişimdir burada... Benim de bu iki farklı çeviriden seçtiğim bir taraf yok. Bence kitabın içeriğine göre karar verilmesi gerek diye düşünüyorum, çevirmenin kendi tarzından çok. Bu kitap içinde bu çeviri tarzı olmamış diye düşünüyorum. Ama kesinlikle kötü bir çeviri değildi.
    Bu kitaptaki çevirmenimiz Tarık Dursun K. da ülkemiz de tanıdık bilindik bir yazarmış kendisi. Araştırdığımda gördüm fakat ben hiç böyle bir yazarımız olduğunu bilmiyordum. (Burada utandım!) Bu durum da aslında biraz kendimi eleştirmeme sebep oldu diyebilirim.


İleride de Okunacak Bir Yazar


    Yukarıdaki nedenlerden dolayıdır ki Hemingway ile bu kitapla tanışmayı istemezdim. Çünkü onun daha ön planda olan kitaplarıyla daha iyi olurdu sanki bu tanışma. Ama kitabı sevdim sadece yazarın diğer kitapları daha iyidir diye düşünmekteyim. Bu da demek oluyor ki en bilindik eserlerini de ilerde okuyacağım. Hem yazarın üslubu bu şekilde mi, onu da öğrenmem gerekiyor. Yoksa bu kurduğum cümlelerin hepsi bir yerde yazara haksızlık olur gibi hissediyorum.

    Bugün kısa bir yazı oldu ve sohbetimizin sonuna geldik. Son olarak da bu sohbeti kitaptan bir alıntı ile bitirmek istedim. Kendinize iyi bakın dostlar...


"Ama birileri karnını doyuruyorsa benim ailem de doyuracak. Yapmaya çalıştıkları şey, buranın dışındaki siz Conch'ları açlıktan öldürmektir. Böylece gecekonduları yıkıp bina dikecekler ve burayı turistik bölge yapacaklar. Benim duyduklarım bunlar. Tonla arsa alıyorlarmış. Yoksul halkın açlıktan ölmelerini ya da başka yerlerde açlıktan ölmek için çekip bu ellerden gitmelerini bekleyeceklermiş. Buralarını, arkalarından turistler için güzel bir eğlence yerine dönüştüreceklermiş. Kulağıma çalınıp duruyor."

26 Mart 2026 Perşembe

YENİ BAHAR (ZAMAN ÇARKI 0) - ROBERT JORDAN


ZAMAN ÇARKI DÖNER

VE ÇAĞLAR GELİR GİDER

OLMUŞ OLAN, OLACAK OLAN

VE OLMAKTA OLAN

HER AN GÖLGENİN ALTINDA EZİLEBİLİR


BIRAKIN EJDER BIR KEZ DAHA

ZAMANIN RÜZGARLARINA BİNSİN.


    Bence bu sohbete en uygun başlık da bu olurdu zaten. Uzun soluklu bir efsanenin her başlangıcında karşımıza çıkan cümlelerle efsanenin ilk başlangıcına anca bu cümleler yakışırdı.

    Bugün sizlerle efsane bir epik fantastik kitap serisi olan Zaman Çarkı'nın başlangıç kitabı, Yeni Bahar ile ilgili sohbet edeceğiz. Ama kitaba geçmeden önce seriyle ilgili sizinle paylaşacağım çok kısa şeyler olacak. Sonra, Yeni Bahar... 

    Seriyi uzun bir okuma sürecinin ardından geçen yıl ocak ayında finale ulaştırmayı başarmıştım ve çok da tadı damağınızda kalan bir tatla bittiydi. Ama o evrene veda edemeyeceğimi hemen anlamıştım. O yüzden de bu kitabı saklı tuttum, zamanı gelince okumak için. Ve nihayet bu yıl bu kitabı doğum günüme denk getirerek kendime ufak bir torpil geçtim.

    Zaman Çarkı evrenine veda ettiğime bakmayın, oraya tekrar dönme isteği sürekli aklıma geliyor. O yüzden kendimi durdurmak ve okumak istediğim başka kitaplara haksızlık olmaması için bir karar verdim: 40 yaşıma gireceğim yıl tekrar bu seriyi okuyacağım...

    Evet bu birazcık uzun süreli bir plan ve hayatta ne olacağı bilinmez ama bu plan yapmaya da engel olmuyor. O yüzden 2031 yılı benim için Zaman Çarkı tekrar başlangıç yılı olacak diye ümit ediyorum.                                                                               

    Şimdi gelelim az az Yeni Bahar hakkında konuşmaya...

    Serinin başlangıcında da okuyabilirsiniz bu kitabı ya da benim gibi sona da saklayabilirsiniz. Benim için son olması daha iyiydi. Zaman Çarkı evrenine tekrar dönüş, ufak bir kesitine bir bakış... oraya olan özlemimi birazcık yonttu. Ama yine de özlem hep var olacak!

    Bu kitapta Moiraine ve Lan gibi aslında iki farklı karakterin bir amaç uğruna nasıl bir araya geldiklerinin hikayesi anlatılıyor bize. Ariel savaşıyla birlikte Ejder Dağı'nın eteklerinde başlıyor kitap; Tar Valon, Beyaz Kule'de Yenidendoğan Ejder’in kehanetiyle devam ediyor ve kurgu ilerledikçe, Sınır Boyları ile Afet'e kadar uzanıyoruz.

    Kehanet sırasında Beyaz Kule’de Siuan ve Moiraine’ni Kabuledilmiş olarak görüyoruz ve onlar bu kehanete şans eseri şahit oluyorlar. Ve hayatlarının amacını o anda belirliyorlar; Yenidendoğan Ejder’i bulmak ve gelecek için onu eğitmek... Çünkü tüm dünyanın geleceği Yenidendoğan Ejder’e bağlı olacak.



"Değiştirilmesi gereken bir şey varsa ve elinden geliyorsa değiştir, ama değiştiremeyeceğin şeyle yaşamayı öğren. Yoksa mideni bozmaktan başka bir işe yaramaz..."


    Siuan ve Moiraine burada o kadar gençler ki... Onları böyle görmek garip hissettirdi. Hatta Siuan gençken bence aynı Nynaeve'miş! Okurken çokça Nynaeve aklıma geldi. Hatta bazen O'ymuş gibi kafamda canlandı, ister istemez.

    Daha sonra bu iki önemli karakterin yani Siuan ve Moiraine'nin Şal alışlarına da şahit oluyoruz. Şal'a terfi edip tam bir Aes Sedai olduktan sonra amaçları doğrultusunda araştırmalarını daha da geliştirecekken önlerine engeller çıkıyor. Özellikle Moiraine'ni bayağı kısıtlayan bir engel var ki önünde bu da onun Kule'den kaçmasına neden oluyor.


'Kule'nin ördüğü entrikalar, Zaman Çarkı'nın dokuduklarından daha az amansız değildi.'


    Moiraine'nin bu kaçışında serinin daha önceki kitaplarında çok sevdiğim bir karakter de azıcık göründü, Cadsuane... Özlediğim az sayıdaki Aes Sedai'lerdendir kendisi... Moiraine kaçtığında Siuan Kule'de kalmıştı. Ama sonradan o da Moiraine ile iletişime geçti ve Sınır Boyları'nda Yenidendoğan Ejder arayışında bir araya geldiler. Aynı zaman da Lan de oralardaydı.

    Sınır Boyları'nda geçirdikleri zaman da iki Aes Sedai'mizin şüphelendikleri bir şey oldu, Kara Ajah... Ve bu şüpheden çok zaman geçmeden Kara Ajah’ın gerçek olduğunu fark edip kendilerinden başka hiç bir Aes Sedai'ye tam olarak güvenemeyeceklerini öğrendiler. Bu Kara Ajah’ın gerçekliğine Lan de şahit olduğu için o da geride güvenilecek tek kişi oldu. Üç kişi derin bir sırrı saklayarak ve tek bir amaç için yıllarca sürecek bir arayış peşine düşüyorlar. 
Böylelikle Siuan ve Moiraine birlikte geleceği etkileyecek örgüyü örmeye başlıyorlar.                                                                               


"Ancak aptallar zamanından önce ölmeyi seçer. Muhafız'ım olmanı istiyorum, Lan Mandragoran."


    Kısaca Zaman Çarkı, Yenidendoğan Ejder’in dünyaya gelmesiyle başlıyor esasında...


'...ama korku, kötü bir araçtı ve eninde sonunda onu kullanan kişiyi keserdi.'

19 Mart 2026 Perşembe

KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI - WALTER MOERS



ABSÜRT BİR KİTAP

Merhabalar dostlar...

Bugün kitap sohbeti yapacağız sizlerle. Kitabı yine birkaç gün önce okuyup bitirdim. İnstagram hesabımda da bir gönderi paylaştım ama esas sohbet burada olacak. Kitabın aslında çok abartılacak bir yanı yok. Sadece ben  böyle kitapların da hastası olduğum için biraz fazla konuşabilme ihtimalimi göz önünde bulundurdum.

Kitaba geçmeden önce, hepinizin bayramını en içten dileklerimle kutlarım. Her şey bu bayramda istediğinizce, gönlünüzce olsun...


KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI


Önsöz 

Bir mavi ayının yirmi yedi hayatı vardır. Bu kitapta on üç buçuğunu anlatıp geri kalanlarına değinmeyeceğim. Ne de olsa, bir ayının sırları olmalıdır; bunlar onu daha çekici ve gizemli kılar. 

İnsanlar bana sık sık geçmişte nasıl olduğunu soruyorlar. Yanıtım şu: Eskiden her şey daha boldu. Evet, eskiden gizemli adalar, krallıklar ve artık var olmayan kocaman kıtalar vardı. Şimdi uçsuz bucaksız okyanusun dalgaları altında yatıyorlar, çünkü su yavaş ve merhametsizce yükselmeye devam ediyor ve günün birinde gezegenimiz tamamen sular altında kalacak. Bu yüzden artık deniz seviyesinin çok üzerindeki bir uçuruma konan, denize açılmaya elverişli bir gemide yaşıyorum. Size az önce bahsettiğim sular altında kalan adaları ve ülkeleri, onlarla birlikte dalgaların altına batan yaratıkları ve harikaları anlatmayı teklif ediyorum.

İlk on üç buçuk hayatımın olaysız olduğunu söylersem yalan söylemiş olurum (ve herkes benim bir yalancı olmadığımı bilir). Peki ya Minik Korsanlar? Muzip Periler, Örümcek Cadı, Geveze Dalgalar, Mağara Cüceleri, Dağ Kurdu? Alp Canavarı,  Başsız Bollog, Bollogsuz Baş, Göçebe Mugglar, Tutsak Serap, Yetiler ve Bluddumlar, Sonsuz Hortum, Rickshaw İblisleri?

...



KİTAPLA İLGİLİ AZ AZ DÜŞÜNCELER


    Kitapla ilgili konuşmaya, onun önsözünden alınma birkaç cümleyle başlamak istedim. Hoşuma giden önsözlerden olmuştu ve bu önsözün Kaptan Mavi Ayı'nın kendi ağzından yazılan bir önsöz olması da beni cezbetti açıkçası. Kitap absürt denebilecek eğlenceli bir macera kitabı. Aslında çocuk kitabı olarak geçiyor ama bence çok çocuk kitabı da sayılmaz sanki. Çocuklar için biraz fazla kaçan yerleri olmuş. Ama dili gayet akıcı ve basit. Ama kitapta bahsedilen şeyleri beyniniz de canlandırmaya gelince ne basit dil ne de akıcılık çözüm oluyor.

    Yazarımız; Walter Moers ki aslında kendisi yazardan çok karikatürist ve bu yüzden kitap da hayal gücünü bir hayli zorladığı için okuyucuya ipucu olsun diye araya çizimler eklemiş. Ben kitabın bu havasını da sevdim. Her sayfa size yeni bir şeyler vaat ediyor. Bunu okudukça hissediyorsunuz. Aslında kitabın kapağından da bunu hissetmemek elde değil.

    Kitap edebi anlamda size bir şey katmayacak, bunu bilin. Sadece eğlenceli bir zaman vaat ediyor ki bu zaman 700 sayfalık, bol bol macera içeren, kurgusal bir otobiyografi olarak karşınıza çıkıyor.

    Mavi Ayı, kendisinin nasıl doğduğunu ve ebeveynleri varsa kimler olduğunu bilmiyor. Bir zaman kendini Zamonia Denizi’nin ortasında bir ceviz kabuğunun içinde buluyor. Ve böylelikle hayatlarını yaşamaya başlıyor. Zamonia, dünyada bulunan kurgusal bir kıta ve Mavi Ayı'nın maceraları bu kıtada geçiyor. Bu kıtada o kadar değişik canavarlar, yaşam formları var ki… anlatamam. Hele bir Profesör Nightingale var ki… kendisi bir ansiklopedi yazıyor ve bu ansiklopedi bulaşıcı bakteriler sayesinde Profesör'ün beyinlerinden Mavi Ayı'nın beynine bulaşıyor. Bu ansiklopedi karşımıza çıkan her şeyle ilgili bizi anında bilgilendiriyor. Çoğu zamanda iş işten geçtikten sonra bilgi veriyor!

    Evet yanlış okumadınız yukarıda 'beyinlerinden' dedim. Çünkü Profesör Nightingale yedi beyni olan bir Nokturnomat… O sadece ansiklopedi yazmıyor ve  birçok icadının yanı sıra Nokturnal Akademi'nin de tek öğretmeni! Burada hemen kitaptan bu bölümle ilgili bir alıntıya yer vereceğim...


    "...çünkü Profesör Nightingale bir Nokturnomat'tı, Nokturnomatlar Zamonia'daki (evrende değilse bile belki de bütün dünyadaki) en zeki varlıklardı. Günışığında IQ seviyeleri 4000'dir, ama karanlık çöktüğünde bu astronomik seviyelere ulaşırdı. Bu yüzden, Nokturnomatlar karanlığı tercih ederlerdi ve Nightingale` in Nokturnal Akademisi bu yüzden Gloomberg Dağları' ndaki karanlık ve karmakarışık mağaralarda yer alıyordu. Boş zamanlarında, profesör karanlığın daha karanlık yapılabileceği bir sistem üizerinde çalışıyordu. Bu amaçla, sadece kendisinin girebildiği karanlık bir oda kurmuştu. Kapıdan dinlediğimizde duyduğumuz sesler davetkâr olmaktan çok uzak olduğu için zaten içeri girmek gibi bir isteğimiz yoktu.

    Sıradan bir Nokturnomat'ın üç beyni vardır, yetenekli bir Nokturnamat'ın dört, dahi bir Nokturnomat'ın beş beyni vardır. Profesör Nightingale'in yedi beyni vardı. Biri kafasında, dördü kafatasının dışında büyümüştü, altıncısı normalde dalağının olması gereken yerdeydi. Yedincinin yeri ise öğrencilerinin arasında sürekli spekülasyona neden olan bir konuydu."



    Nightingale ve Nokturnal Akademi de, Mavi Ayı’nın sadece bir hayatında karşımıza çıkıyor. Diğer hayatlarında daha ne maceralar yaşadı bir bilseniz! Aslında tüm hayatlarında yaşadıkları bir şekilde diğer hayatlarına ince ince bağlanıyor en azından değiniyor. Genelde bizim Mavi Ayı’mız macera üstüne macera yaşıyor ve sürekli tehlikeli durumlarla burun buruna geliyor. Ve bir şekilde de bu durumlardan ucu ucuna kurtuluyor.

    Yazarın aslında başka kitapları da varmış. Hepsi de Zamonia denilen kurgusal kıtada geçiyormuş. Ama malesef bu kitaplar Türkçeye çevrilmemiş. Nedeni de sanırım çok okuyucusu olmamasından kaynaklı. Zaten bu kitabın da bildiğim kadarıyla tekrar basımı olmamış. Yani şu an okumak isterseniz bulamayabilirsiniz sanırım. Ama güzeldi. Ben sevdim. Absürtlük denince de ben işte! 😜 Seviyorum böyle kitapları. Eğlenceli bir zaman, farklı bir tat, beklenmedik şeyler çıkarıyor karşınıza...

    Bugünlük de bu kadar olsun... Kendinize iyi bakın. Tekrardan, iyi bayramlar...

16 Mart 2026 Pazartesi

KARMAKARIŞIK SOHBET KONULARI

Beş Dakikalığına Gerçeklerden Kopuş


Gerçeği yalnız başına bırakalım
Dünyadan kaçıp uzaklaşalım
Gerçek gerçekmiş gibi kalsın
Biz kendi gerçekliğimizi oluşturalım


    Bu yukarıdaki dizilere katılıyorsunuz belli ki buradasınız. Bu yazıyı okumaya gelmişsiniz demek ki buna ihtiyacınız var. E o zaman bana da hoşgeldiniz demek düşer.
    Bugün çay muhabbeti yapacağız sizlerle, akışına bırakıp düşünceler bizi nereye götürürse... Götürdüğü yere kadar devam edeceğiz. Çaylar, kahveler hazırlansın ve başlayalım sohbetimize...



    Buraya çok kısa bir ara vermiştim, bu ayın başında... Bunun nedenlerinden biri önceki yazıda bahsettiğim kitap üçlemesiydi. Buraya onun linkini bırakıyorum. Merak edenler 📚 bu emojiden o yazıya ulaşabilirler. Şimdi gelelim diğer nedene... İkinci nedenim ise bu sıralarda başka bir hikaye üzerinde çalışmam oldu. Yani boş durmadım bu sürede bir hikaye daha kaleme aldım. O hikayeyle biraz uğraştığım için burayı boşladım diyebilirim, dürüstçe...
    Yazdığım o son hikayeyi burada yayınlar mıyımm, bilmiyorum açıkçası. Çünkü bu diğer hikayelerime göre birazcık uzun oldu. A4 formatıyla yirmi sayfaya ulaştı. O yüzden burada paylaşmak olur mu, bilemedim. Paylaşırsam da belki iki parça şeklinde yaparım. Hikaye de buna uygun bir yapıda zaten.  Ama yakın bir zaman da olmayacak. Yakın zamanlarda canım isterse daha önce yazdıklarımdan paylaşabilirim. Hem daha önceki yazılarımı da revize etmem gerekiyor. Bu da bahane olabilir. Söz vermiyorum! Buna dikkat edelim. Çünkü tembel bir insanım malum. Tabi aslında tembel değil ama çok fazla şeylerle uğraşıyorum. Uğraştığım her şeye zaman ayıramıyorum ya da bazılarını ertelemek zorunda kalıyorum. Ben de böyle bir tipim işte.
    Neyse ne...

    Şimdi de başka bir şey konuşalım biraz, alemlerden alem içinde... Yine bir hobiyle ilgileniyordum. Tığdan kendimce bir motif yarattım ki bu motif illa ki biliniyordur ama ben kendi kendime ortaya çıkardım ve bir bluz yaptım kendime. Bluz dediysem, delikli bir şey... onlara ne diyoruz isimlerini bilmiyorum. Araştırmam lazım, kesin farklı bir ismi vardır.
    Onu tişörtlerin üzerine giymek için yaptım. Tabi gömleklerin üzerinde de harika duracak bence. Benim tarzım da genelde böyle olduğu için istediğim şeyi kendim yapmış oldum. Bir de aldığım ipin rengi çok güzel oldu. Kot pantolon üzerine harika yakışacak.
    Şimdi baktım da ayrı bir isimleri yokmuş. Direkt delikli bluz olarak deniyormuş.. Benimki de tam öyle işte.
    Tığla uğraşmayı sevdim. Daha önce bileklik falan yapardım. Şimdi daha büyük işlere giriştim. Aklımda bir tane daha model var şimdiden. Ama bu sefer bluz değil de delikli, salaş bir yelek yapmaya çalışacağım. Yine bir ip alışverişi yapmam gerekecek ilk önce. Sonra da başka bir şeyle ilgilenmeye başlamazsam eğer bu projeye başlarım.
    Bir de iğne oyasına da merak saracağım gibi duruyor. Ufaktan bir kaç video izledim. Hoş bir şey ve yapabilirim gibi hissettim. Onu da denemek istiyorum. Belki ondan da bileklik, kolye falan yaparım. Ben genelde bileklik taktığım için böyle şeyler de ilk bileklik yapmayı deniyorum. Sonra işi büyütüyorum kendimce.😁Belki buna da devam edebilirsem yaptığım bluzların kenarına, kollarına ve yakalarına falan yapabilirim. Hoş durur bence yani.
    Planlar, planlar... işte benim sorum bu. Çok fazla planım var. Gün içinde aklıma türlü türlü yapılabilecek şeyler geliyor. Özellikle üretmek ve yaratmak olduğunda beynim son hız çalışıyor. Ve bunu seviyorum ben ya! Yani düşünmeyi değil de üretmeyi ve yaratmayı... Beni tatmin ediyorlar. Böyle olunca da mutlu oluyorum. Hayatın tadı geliyor, falan filan işte...

    Hadi ufak bir ara verelim. Çaylarımızı tazeleyelim ve yeniden bir araya gelelim.

    Evet, ben geldim. Siz de toplanın bakalım, ufak ufak. Bu arada kitap okumalar nasıl gidiyor? Benim yazılarımı okuyorsanız eğer kitap da okuyorsunuz diye düşünüyorum. Kitap okuma alışkanlığı olmayanların blog yazıları okuması azdır diye tahmin ediyorum. O yüzden nasıl bu ay okumlar şu ana kadar? Ben dört kitap okudum ve şu an beşincideyim. Ama iki kitap incecikti ve ikisi de bir günde bitiverdiler. Diğer okuduğum serinin aralarına aldım onları. Çünkü okuduğum seri ağırdı ve kitaplar üzerine düşünmek için zaman yaratmam gerekiyordu. Şimdi ise kalın bir kitap okuyorum. Daha sonra özel bir gün için kendime özel bir kitap seçtim. Ondan sonra da katıldığım ve altı yıldır üyesi olduğum kitap kulübünün bir kitabı var. O da ince sayılacak kitaplardan. Ondan sonra bir tane daha kalın bir kitabım olacak. Ve bu ay böyle geçecek. Ayın sonuna doğru vaktim kalırsa çizgi roman ve ocak ayında başlayıp henüz bitiremediğim H.P. Lovecraft'ın Bütün Hikayeleri vardı, onu da okuyup bitirebilme ihtimalim var gibi gibi... Şimdilik ben de böyle işte kitap okumaları...

    Bunlardan hariç bir de kaktüslerimle uğraşacağım zamanlar geliyor. Yakın bir zaman da oluştu bu hobi de. Çiçek değil ama kaktüs bakıyorum, biriktiriyorum. Evimizin balkon penceresi saksı saksı benim kaktüslerimle dolu. Bakamayıp öldürdüklerim de oldu ama iyi bakıp renk renk çiçek açanlarım da oldu. Şu mevsim de iki tanesi çiçek hazırlığına başladı bile. Hava sıcaklığı biraz daha yükselsin saksı değişime ihtiyacı olanları belirleyip toprakla vakit geçireceğim anlarım gelecek.

    Geçen haftalarda kaktüslerini çok sevdiğim bir ablamızın bahçesinden aldığım üç adet daldan oluşan bir saksım daha oldu. Onu bahçede, dışarıda tutuyorum. Yakında gittiğimiz de halamın kedisinin üst tarafını kırdığını görünce yerini değiştirmiştim. Bu gidişimde baktığımda yeniden filizlenmeye başlamıştı. Mutlu oldum. Bu arada bu saksı kaktüs değil, sukulent saksısı oldu. Kaktüs bakıyorum ama sukulent bakma konusunda ise hala yetersiz kalıyorum.

    Bugünlük bu kadar diyelim mi, çay sohbetimize? Hem siz dünyadan biraz uzaklaştınız hem de ben gerçeklikten koptum. Yeni sohbetler de görüşmek üzere...

13 Mart 2026 Cuma

KORNELYUS'UN EZGİSİ/ŞEDARABAN/DOKUNULMAZ ÜÇLEMESİ - NEDRET KILIÇ

 BİR TÜRK YAZARDAN KAFA YAKAN ÜÇLEME


    Merhabalar…

    Biraz yoktum ortalarda ve bu sürede kendimi kaptırdığım, gerçek dünyayla iletişimimi koparan bir üçlemeyle zaman geçirdim. Bugün de o üçleme hakkında konuşacağım. Bu kitaplarla ilgili anlatılacak çoooook fazla şey var. Uzatmadan başlamak gerek sanki...

    Öncelikle şunu belirtmek isterim. Ben bir kitabı okurken o andaki düşüncelerimi, notlarımı bir yere yazar. Sonradan onları toparlayarak bu yazıları kaleme alırım. Bu yazım da o şekilde olacak. İlk olarak Korneylyus’un Ezgisi ile ilgili onu okurken aldığım düşünceler olacak. Sonra Şedaraban, ondan sonra Dokunulmaz ve en son da kitap ve yazarla ilgili genel düşüncelerimi anlatacağım. Daha önceki kitap yazılarıma göre uzun olabilir. Çünkü yukarda da dediğim gibi çok fazla konu, karakter, yaşam, hayat ve düşünceler mevcut. düşünce kısmı bana ait. 😄

    Başlayalım mı?



Kornelyus'un Ezgisi


    Bu kitap aslında üçlemenin ilk kitabı sayılmayabilir, bunu belirtmeliyim. Yani okumaya Şedaraban ile de başlayabilirsiniz. İlk kitabın çok bir önemi yok, sadece son kitap Dokunulmaz. Bunu bilin, buna göre okuyun. Ben Kornelyus’un Ezgisi ile başladım. O yüzden benim sıralamam o şekilde. Ama söylemeliyim, benim için ideal okuma sırası da buymuş. Çünkü ilk Şedaraban’ı okuyup sonra Kornelyus’un Ezgisi’ne başlasaydım adapte olmakta bayağı bir zorlanacakmışım. Bunu yazarın dilinden dolayı söylüyorum. İki kitap da farklı karakterlerle ilerlediği için kitapların dili de dolayısıyla farklı. Yazar bunu çok iyi vermiş. Kornelyus karakterinin kafası normal olmadığı için anlatımı da normal şekilde akmıyor maalesef.

    Kitaplarımızın yazarı Türk; Nedret Kılıç… Ama aslına bakarsanız kitabın içeriği sanki bir Türk Edebiyatı gibi değil de yabancı bir yazarın elinden çıkmış gibi. Lütfen bunu yanlış anlayıp da Türk yazarları yeterli bulmadığımı düşünmeyin. Tıpkı bu yazarımız gibi çok iyi yazarlarımız var. Sadece kitabın içeriği konusu bakımından ben yabancı yazarların tarzına daha çok benzettim. Çünkü Türk yazarlardan bu tarzda çok iyi bir kitap okumadım daha önce.

    Kitabın farklılığına gelirsek... içinde birçok farklı konularla ilgili birçok bilgi var ve bu kısımlar benim kitapta en çok okumayı sevdiğim bölümler oldu. Diğer bölümler resmen bir felsefe öğretisi gibiydi ve bu beni aşırı zorladı. Hem düşünme olarak hem de okuma olarak. O kısımlarda düşünmekten dolayı okuma hızımda düştü.

    Ama benim kitapla ilgili asıl sorunum belirsiz olması. Kitap mistik ve biraz masalsı ama karanlık bir masal... kitabın bazı bölümleri neredeyse ruhunuzu emiyor. Karanlık basıyor ama sonra bir bakıyorsunuz evrenle bütünleşmişsiniz. Sizi duygudan duyguya histen hisse ve en önemlisi de düşünceden düşünceye sürüklüyor.

    Kitabın bu karanlık masalsı havası biraz yazım biçiminden de kaynaklanıyor. Kimi yerler düz yazı iken kimileri şiir tarzında akıyor. Ama düzyazı kısımları da bir o kadar şiirsel...

    Bu arada bir parantezle araya gireceğim... Benim anlamadığım, üstüne uzun uzun düşünüp çözemediğim kitaplarla ilgili sorunlarım var arkadaşlar. Böyle kitapları içerik olarak aşırı beğeniyorum ki beni düşünceden düşünceye sevk ederken yeni birçok şey katıyor ve her şeye farklı bir gözle bakıyorum. Bu durum hoşuma gider. Çünkü bir şeyler keşfetmiş, yeni bir şeyler öğrenmiş oluyorum. Ama diğer yandan sonuca ulaşmayıp ucu açık kalan ve aşırı düşüncelerde boğulmama sebep olarak biten böyle kitaplarda da dellenmeye başlıyorum. Bu durumda hoşuma gitmiyor, kısaca. Ama gel gör ki iki hissiyatı yaşatan da genelde tek kitap olur. Felsefe, psikoloji ağırlıklı kitaplar....

    Ve evet Kornelyus’un Ezgisi de böyle bir kitaptı... Hem sevdim hem sevmedim ama devam iki kitabı daha var. Belki onları okuyunca bir şeyler çözülür ve ben sevdiğime karar veririm. Dürüst olursam sevdim aslında. Ama o sonu, çözemediğim için deliriyorum. Bu kitabı okuyan ve anlayabilen varsa bana anlatsın. Gerçekten benim düşüncelerim bir türlü sonuca varmadı. Aslında düşündükçe ufak ufak varıyorum gibi de oluyor ama olmuyor gibi de. Sürekli bunu düşünemem ki ben?! Takıntılıyım da, maalesef! “Ama belki yazar da aslında varmamıştır sonuca...” deyip kendimi rahatlatmaya çalışayım burada!

    Okurken kafam çok dağıldı ve aslında bazı yerlerinde de aşırı odaklandığımı söyleyebilirim.

    Ben şimdilik araya günlük bir öykü alacağım ki biraz kafam dağılsın. Sonra yazarın ikinci kitabına başlayacağım.

    Sonuç olarak kitap yukarıdan da anlayabildiğiniz gibi değişik... O yüzden kitabın içeriğini anlatamıyorum. Ama şöyle bir şey söyleyebilirim sanırım:

    Kornelyus’un Ezgisi; atalardan başlayan bir hikayede, sülalenin son temsilcisinin yaşadıklarına değiniyor. Gerçek, mistizm, psikoloji, felsefe ve karanlık bir masal tadında karışık bir şekilde ilerliyor. Okurken çok fazla karakter ve onlarla ilgili birçok olay oluyor. Bu anlatılanlar bir yerde sonuca bağlanacak ama o sonuç burada değil!



Şedaraban



    Bu kitapta, ilk kitaptaki karakterlerle az çok bağlantılı ama farklı kişilerin hayatını okuyorsunuz ve bu kitap Kornelyus’un Ezgisi’ne göre daha akıcı. İlk kitaptaki o felsefe ve psikolojik yoğunluk bu kitapta çok fazla yer almıyordu. Daha çok olaylar vardı ve dolayısıyla dili daha akıcıydı. Ama kitabın sonu sizi çarpıp geçiyor resmen. Hiç beklenmeyen bir sonla vuruluyorsunuz. Halbuki kitabın sonu da ilk sayfadan belli ama öyle olmuyormuş o iş…

    Bu kitapta ilk defa karşımıza çıkan Anton karakterinin kitabın başında intihar ettiğini görüyoruz. Ama bu aşamaya nasıl geldiğini, hayatının nasıl aktığını ve onunla birlikte çeşit çeşit bir sürü karakterlerin de hayatını okuyoruz. Sonuç değişmeyecek, Anton öldü(?). Ama ölümünün ana sebebi kitabın sonuna kadar saklı sürüyor ve son sayfa da resmen beyninizde patlıyor okuduğunuz o kelimeler. Kitapta da orada bitiyor.

    Kitapta yine birçok şeye değinmiş yazar. İlk kitaptan farklı konular ama bir o kadar da gerçek hayattan konular.

    Anton karakterine üzüldüm özellikle kitabın sonunda. Ama yine de bu kitapta en sevdiğim karakter Nora oldu benim için… Bunun nedenleri var ama burada söyleyemeyeceğim nedenler. Kitapları okumalısınız yoksa sürprizi kaçar.

    Şimdi sıra son kitaba geldi. Bakalım beni neler bekliyor? Her şeyi bir çözüme kavuştaracak mı, sona bağlayacak mı yoksa daha beter karıştırıp, “Gerisini de sen bul,” deyip beni ortada bırakacak mı yazar… açıkçası merak içindeyim.

    Son kitaba geçmeden araya yine ince bir kitap attım. Çünkü benim için yine sindirilmesi gerekiyor bu kitabın da. Yine bir müddet kitap hakkındaki düşüncelerimle baş başa kalmalıydım.



Dokunulmaz



    Bu kitapta da yeni yeni karakterler eklemiş yazar. Bu kadar çok karakter olması biraz yordu açıkçası. Az biraz kafa karışıklığı oldu ama daha çok yordu. Yani, “Gerek var mıydı?” dedim. Gerek varmış, okudukça anladım. Bu kadar çok karakterin hayatlarının birbirine karışmasını okumak ilgi çekici bir deneyimdi benim için. İlk iki kitaptaki karakterlerin olsun, bu kitaptaki karakterlerin olsun, ufak bir bağlantısı illa ki var.

    Ama bu kitap diğer iki kitaba göre daha bir dünyevi geldi. İlk kitap felsefe ağırlıklıydı. İkinci kitap ise sanat ağırlıklı diyebilirim sanırım. Bu kitap ise daha siyasi, tarih ve daha elle tutulur olaylarla aktı. Ama ne akmak… Çözüldü sandım, bozuldu. “Hadi be’” dedim, belli oldu. Anladım bir ara kitabı, bir iki eksik vardı. Onları çözecek dedim. Karmakarışık yaptı. “Ya yazar, dalga mı geçiyorsun?” dedim. Ama gayet ciddiydi belli.

    Kitabı okurken ilk iki kitabı unuttum bir ara. Sanki sıfırdan bir kitap okuyor gibiydim. Hangisi gerçek, hangisi değil durup düşündüm hatta bazen. “Boşver,” dedim sonra. “Oku, aksın gitsin işte…” En son öyle de yaptım ve kitabın ritmine kapıldım.

    Kitapları okurken aklımda sürekli düşünceler de akıyordu bir yandan. Durup bir yerinde kitabın düşüncelere dalıyor o düşüncelerimi not alıp tekrar okumaya devam ediyordum. Tabi ki düşüncelerim okuduğum kitap ve kurgusuyla ilgili… O düşüncelerin birisi de bu kitapta, “Neden ilk iki kitabı yazdın, direkt bunu yazsaydın ya,” oldu. Bir de son kırk sayfayı ayrı bir kitap yapsaymış. Daha muhteşem olurmuş. Bence o sayfalar ayrı bir kitap olmayı hak etmiş. Ben isterdim.

    Bu kadar kafa karışıklığına rağmen kitapları sevdim. Delirtse de hoşuma gitti. Ama esas sevmemi sağlayan sanırım yine o son kırk sayfa oldu. Ve seride neden bilmiyorum ama Dokunulmaz’ı daha çok sevdim. Ana karakterleri daha iyi tanıyabildiğimiz için belki de. Yani tam tanıma denmez buna ama onları sanki ilk iki kitapta bu kadar çıplak tanımamıştık, karakter olarak. Ve evet yazar çok iyi ruh hali analizleri yapmış. Karşımdaki her karakter gerçek gibiydi. Ne kadar gerçek olmalarını istemesem de çoğu zaman…

    Ve son bence çözüldü. Ben bu sonu kabul ediyorum. Kafa karışıklığım gitti. Olayları anladım. Mantıklı bir çerçeveye oturdu, kendi içinde. Evet rahatım ve okuduğum için aşırı memnunum. İlk kitapta bayağı zorlamıştı ama bu son kitapta onu telefi etti.




    Genel olarak üçleme ve yazar hakkında da biraz konuşayım ve sonra bugünlük final yapalım yazımıza...



    Öncelikle teşekkür ediyorum yazara. Emeği çok büyük. Bence bu kitapları yazarken de özveride bulunmuş çokça. Çok uğraşmış, araştırmış, incelemiş; kendi kafasının ve karakterlerinin kafasının içinde bizi dolaştırabilmiş. Değişik kafaları olan yazarlardan ve bu kesinlikle bir iltifat!

    Kitabın içeriğindeki konuların, karakterlerin daha ayrıntısına girilse nerden baksanız on kitap daha çıkarmış karşımıza. İsteseniz bu yapılırmış. Ama yazarımız kendi tarzını konuşturmuş ve bu şekilde yapmış. İyi de yapmış. Az ama doyurucu olmuş Öz demiyorum çünkü öz kelimesi kesinlikle uymuyor.

    Kitabın konusunu söylemiyorum. Çünkü kitapların üçünün birden konusunu ilk iki kitapta seziyorsunuz ama son kitapta açıkça belli oluyor. Bakın olay değil, konu diyorum! Demem o ki okuyacaksanız birçok şeyi düşünüp taşının öyle karar verin. İlk başta sizi bir delirtecek, buna hazırlıklı olun mesela; boş bir okuma olmayacak, dünyadan harbi harbi kopacaksınız. Bunu göze alın ve kitapların hakkını verin. Yoksa çok haksızlık olabilecek, değerinin anlaşılması kolay olmayacak kitaplardan. Okunulması gerekiyor ama bilinçli bir şekilde. Naçizane tavsiyemdir. Yazarın kafa yapısını görün, görmenizi isterim ve üzerine sizinle derinlemesine sohbet etmek, fikir alışverişinde bulunmak, deneyimlerimizi karşılaştırmak beni aşırı memnun eder. Çünkü bunlar tam da öyle kitaplar; üzerine konuşulması, düşünülmesi, paylaşılması gereken kitaplar… Ama kendinize uygun olup olmadığına siz karar vereceksiniz.

    Son olarak merak edenler için kitap, biraz Böyle Buyurdu Zerdüşt, biraz Puslu Kıtalar Atlası ve biraz da Agota Kristof’un Büyük Defter/Kanıt/Üçüncü Yalan üçlemesini andırıyor. Hepsinin karışımı gibi bir şey. Bu saydığım kitapları okuduysanız bu üçlemeye güzel referanslar olabilir. Kendiniz karar veriniz…

    Ama ben bu üçlemeden gönül rahatlığı ve oldukça memnun şekilde ayrılıyorum. Teşekkür ederim, Nedret Kılıç… bana böyle bir deneyim yaşattığın için!

26 Şubat 2026 Perşembe

DİJİTAL KALE - DAN BROWN

 Dan Brown'ın İlk Kitabı Ama Benim Okuduğum Son Kitabı DİJİTAL KALE

    


    Merhabalar sohbet dostlarım...

  Nasılsınız? Umarım iyisinizdir. Ben de iyiyim ve bugün arada bir kitap atlamama rağmen yeni bitirdiğim bir kitapla gelim buraya. Arada okuduğum bir kitabı burada paylaşmama sebebim ise o yazıyı başka bir projede kullanacak olmam. Kusura bakmazsınız umarım. Ama belki o proje olmazsa eğer burada yayınlayabilirim, ileride. Şimdi bugünün konusu olan kitaba ve yazarına bir bakalım ufaktan.

   Evet, sizlerle bugün Dan Brown'ın ilk kitabı ama benim daha yeni okuyup bitirdiğim kitabı olan Dijital Kale hakkında konuşmaya geldim. Bu cümle tanıdık değil mi? Evet, bu sefer biraz tembel davrandım ve yazı başlığını yazının içinden  çaldım. Ama hem yazı benim hem de başlık benim olduğu için sorun olmaz sanki. Ayrıca bu çalmak da sayılmaz ki!

    Bu açıklamayı da yaptıktan sonra konumuza geri dönüyoruz.

   Dijital Kale kitabımızın yazarı Dan Brown'ın, Robert Langdon serisinden bağımsız eserlerini ki topu topu iki kitap olmasına rağmen benim için okumak bu seneye kısmet oldu. Yazarı gerçekten severek okurum ve yeni kitap çıkaracağı zamanı heyecanla beklerim. Son çıkan kitabını da henüz okumadım ama yine bu yıl içinde okuyacağım, Sırların Sırrı'nı da.

    Şimdi Dijital Kale'ye gelirsek... Dan Brown'ın ilk yazdığı kitap olması beni ayrıca bir dikkatli okumaya sevk etti ilk olarak. “Nasıl başlamış yazarlık hayatına, hala aynı mı tarzı ve hiç değişiklik var mı?” Gibi gibi soruları merak ederek okumaya başladığım bir kitap oldu. Ve evet bu sorularıma cevap aldım. Hep aynıymış tarzı bence yazarın, hiç değişmemiş. Sadece yazarın daha önce okuduğum kitapları olduğu için bu kitaptaki kurgu bir tık tahmin edilebilir geldi. O da dediğim gibi daha sonraki kitaplarından tecrübeli olduğum içindi. Yoksa ilk olarak bu kitabı okusaydım kesinlikle eksiksiz bir tatmin duygusu olurdu ben de. Tabi bir de kitabın yazıldığı zaman da etkili bir faktör olarak devreye giriyor burada.

    Kitap, 1998’de basılmış ilk olarak ve o yıllarda yazıldığı düşünülürse bu kitabın zamanının ötesine geçebilecek bir kurgusu olduğu düşünülebilir. Bilgisayarların, internetin, sanal casusluğun ve sanal terörizmin ufak ufak başladığı yıllar, bu yıllar. Bu yüzden de kitabımız bunun üzerine kurulu ilerliyor. Yalnız teknoloji o zamandan bu zamana çok hızla geliştiği için konusu şu dönemde eskimiş kalıyor ve bu durum kitabı okurken bazen bir şeyleri kafamda canlandırmamı, anlamamı biraz güçleştirdi. Ama zamanı düşünerek kitabı ele alacağım ki öyle yapmam gerekir, doğrusu budur. 

    Kitap hızla akan, son derece aksiyonlu, dinamiği hiç durmayan bir kitaptı. Yazarın tarzı yukarıda da belirttiğim gibi yine belliydi ve beklediğim ters köşeyi yaptı. Ama bu sefer tabi ki ilk kitap olmasından kaynaklı bence ama kitaptaki ters köşe biraz belliydi. Sadece, “Neden?” sorusunun cevabı muallaktaydı. Onun da cevabını ilerleyen sayfalarda aldık. Ama kitabın son sayfaları esas heyecan yüklü kısımlardı. Olaylar çözüldü, ne olduğu belli oldu ama geriye bu sorunu çözmek kaldı. Sorunu çözmek için saniyeyle yarışıldı ve bol heyecanla dolu ilerledi o sayfalar. Kitabın diğer sayfaları ise yine heyecanlıydı ama daha çok aksiyon yüklüydü. Son sayfalar ise aksiyon yok ama heyecan dorukta, soluk soluğa ilerledi.

    Kitabın konusuyla ilgili bir şey anlatmadığımın bilincindeyim arkadaşlar. Bunun nedeni de konuyu birçok yerde bulabiliyorsunuz. Yıllar önce yazılmış ve yıllardır okunan bir kitap olduğu için kitabın içerik bilgisi illa ki bir yerlerde karşınıza çıkabiliyor. Ben de o yüzden bu yazıda daha çok kitapla ve yazarla ilgili düşüncelerimden bahsetmek istedim. Biliyorum ki Dan Brown’u seven bir okur bu kitabı da zaten çoktan okumuştur. Fakat okumadıysa eğer öyle bir hayran (burada kendime bir özeştiri yapıyorum, başka kimse üstüne alınmasın lütfen!), bu saatten sonra okuması için belki benim ufak bir katkım da böylelikle olmuş olur. 😊

    Son olarak; yazarın Robet Langdon kitap serisinden bağımsız yazdığı iki kitap var demiştim yukarıda, yazıya ilk başlarken. Birisi bu yazıda bahsettiğimiz Dijital Kale ve diğer kitap ise İhanet Noktası. İhanet Noktası'nı da geçen ay okumuştum aslında ama onun hakkında çok bir şey yazmadığım için o yazı sadece instagram hesabımda kaldı. Onu da sizle bu cümlenin sonundaki emojiyle paylaşıyorum ve bugünlük yazımı da bu şekilde bitiriyorum. 📖

    Kendinize iyi bakınız, efenim...

Ufak Bir Hikaye...

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -2-

BİR AİLE MESELESİ 16.08.2025/17.08.2025 7   Ben masada oturmuş sadece konuşulanları düşünmeye başlamıştım. Çevremdeki üç insan da ko...