Hakkımda

Fotoğrafım
Çaylarınızı kapıp gelin ve sizinle güzelce bir muhabbet kuralım. Hayattan birazcık kopmaya hakkınız olsun değil mi? Bakmayın sayfamda çok aktif olamadığıma ama siz gelirseniz eğer, bu sayfamda daha çok aktif olmamı gereltirecek ve işte o zaman beraberce bir şeyler başarmış olacağız. Dikkat edin; biz diyorum, ben değil! Çünkü bu sayfayı ben oluştursam bile sizsiz hiç bir şey başarılı olamaz. Unutmayın ki, ilk başta ben bu sayfayı kendim için kurmuş olsam da, daha sonra paylaşacak kimsem olmadığı için bana hiç bir yararı olmadı. Bu yüzden size ve paylaşacaklarımıza ihtiyacım var. Haydi o zaman, daha ne bekliyorsunuz! Bir çay koyup gelin yanıma, daha paylaşacak bir çok şeyimiz var. :)

30 Mart 2026 Pazartesi

YA HEP YA HİÇ - ERNEST HEMİNGWAY


Kitap Kulübü İle Okunan ve Üstüne Konuşulan Bir Kitap


    Merhaba dostlar, sizinle bugün kitap sohbeti yapacağız. Kitabımız Ya Hep Ya Hiç ve yazarı Ernest Hemingway... Kitap, kitap kulübümüzde ortak kararla seçtiğimiz bu ayın kitabı. Her ay bir bir üyemiz bir kaç kitap seçeneğiyle geliyor ve biz de oylamayla bir sonraki ayın kitabını belirliyoruz. Bu ayda klasik bir yazar tercih ettik.


    Gelelim şimdi kitaba... 
Kitabın realist üslubu bence çok kuvvetliydi. Romantizme çok az kaydığında bile hemen uzaklaşıp realizme geri dönmüş. Arka planda kapitalist sistemin oturmaya başladığı yıllarda hayatta kalmaya çalışan sosyal sınıfın, işçi sınıfının insanlarının anlatıldığı bir eser. Dili sade, gayet akıcı ve okurken kitabın içine girmek de bir zorluk çekmiyorsunuz. Ama... 


Ama...


    Evet bir 'ama'sı var bu kitabın bana kalırsa. O da kitabın kopuk kopuk ilerlemesi. Yani şu şekilde anlatayım... Yazar bir ara ana karakteri bırakıp başka karakterlerin hayatına geçti. Bir yerde bu insanlarda olaya dahil olacak diye bekledim. Olmadı. Onların hikayesi ayrı bir şekilde kaldı kenarda. Kitabın ortaların da girdi bu karakterler, sonuna doğru çıktılar hikayeden. Ki onların hikayesi de bir çözüme ulaşmadı açıkçası. Karakterler arasında bağlantı vardı aslında ama olaylar arasında çok bir bağlantı yoktu. Bu da bazen kafa karışıklığına ve eserden uzaklaşmama neden oldu.
    "Neden yaptın bunu yazar?" dedim. Yani bence kitap gelişmeye açıkmış ama kurgu aceleye gelmiş gibi hissettim. Sanki yazar ne yazacağına karar verememiş de her oturuşunda farklı farklı bir şeyler yazmış gibi hissettim.


Çeviri Sıkıntısı Olabilir Mi?



    Daha sonra bu durumun yani kopukluğun, 
belki de kitabın dilinden çok çeviriden de kaynaklı olabileceği aklıma geldi. Dolayısıyla çevirmeni biraz araştırdım. Çevirmen; kitabı çevirmemiş, direkt olarak Türkçeleştirmiş. Yani bu durumu hem sevdim hem de sevmedim. Çeviriler de genelde farklı yollar izleniyor. Birisi kitabı normal çevirip çevrilen dilin özelliklerini dipnot olarak vermek; diğeri de bu eser gibi, çevrilen dildeki özellikleri çevirdiğin dile uyarlamak. Umarım derdimi anlatabilmişimdir burada... Benim de bu iki farklı çeviriden seçtiğim bir taraf yok. Bence kitabın içeriğine göre karar verilmesi gerek diye düşünüyorum, çevirmenin kendi tarzından çok. Bu kitap içinde bu çeviri tarzı olmamış diye düşünüyorum. Ama kesinlikle kötü bir çeviri değildi.
    Bu kitaptaki çevirmenimiz Tarık Dursun K. da ülkemiz de tanıdık bilindik bir yazarmış kendisi. Araştırdığımda gördüm fakat ben hiç böyle bir yazarımız olduğunu bilmiyordum. (Burada utandım!) Bu durum da aslında biraz kendimi eleştirmeme sebep oldu diyebilirim.


İleride de Okunacak Bir Yazar


    Yukarıdaki nedenlerden dolayıdır ki Hemingway ile bu kitapla tanışmayı istemezdim. Çünkü onun daha ön planda olan kitaplarıyla daha iyi olurdu sanki bu tanışma. Ama kitabı sevdim sadece yazarın diğer kitapları daha iyidir diye düşünmekteyim. Bu da demek oluyor ki en bilindik eserlerini de ilerde okuyacağım. Hem yazarın üslubu bu şekilde mi, onu da öğrenmem gerekiyor. Yoksa bu kurduğum cümlelerin hepsi bir yerde yazara haksızlık olur gibi hissediyorum.

    Bugün kısa bir yazı oldu ve sohbetimizin sonuna geldik. Son olarak da bu sohbeti kitaptan bir alıntı ile bitirmek istedim. Kendinize iyi bakın dostlar...


"Ama birileri karnını doyuruyorsa benim ailem de doyuracak. Yapmaya çalıştıkları şey, buranın dışındaki siz Conch'ları açlıktan öldürmektir. Böylece gecekonduları yıkıp bina dikecekler ve burayı turistik bölge yapacaklar. Benim duyduklarım bunlar. Tonla arsa alıyorlarmış. Yoksul halkın açlıktan ölmelerini ya da başka yerlerde açlıktan ölmek için çekip bu ellerden gitmelerini bekleyeceklermiş. Buralarını, arkalarından turistler için güzel bir eğlence yerine dönüştüreceklermiş. Kulağıma çalınıp duruyor."

27 Mart 2026 Cuma

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -3-


PEÇETE YAZISI



26.07.18-27.07.18


“Baba hadi ama içeri gir artık. Yağmur yağacak, ıslanacaksın!”
“Bir şey olmaz Özge. Biraz daha bahçeyle ilgilenmem gerek. Sen kal içerde.”
“Baba, hava kapattı görmüyor musun? Bak rüzgâr da çıktı. Hem halam çay yaptı. En azından bir mola ver de, çay iç!”
“İçin siz çayınızı, ben içmeyeceğim.”
“İyi o zaman, sen bilirsin. Benden günah gitti.”

“Gelmiyor mu kızım baban?”
“Yok, be hala bahçesini bırakıp gelemiyor. Çay da içmeyeceğim dedi. Kendi bilir. Boş ver biz içelim çayımızı.”

O hafta sonu babamla beraber halamın yanına gelmiş ve normalde halamın baktığı bahçemizle ilgilenmiştik. Ama yaz mevsimi olmasına rağmen bugün havanın bozması planlarımızı aksattı. Neyse ki akşam kendi evimize dönecektik, hem annemi de evde yalnız bırakmıştık. Kadın bizsiz sıkıldı mı yoksa kafasını mı dinledi bilemiyorum, ama onu yalnız bırakmak hoşuma gitmiyor nedense.


“Boş ver, iç sen çayını kızım. Yağmur yağmaya başlasın bakalım, gelir o şimdi.”
“Hala, babamın yanında biri var. Kim o? Daha önce görmedim!”
“Dur bakayım.”
Halam pencereye, yanıma geldi ve bahçeye bakmaya başladı.
“Özge, kızım tanıyamadın mı? Bu senin çocukluk arkadaşın Ege!”
Ege'yi uzun zamandır ne görmüştüm ne de aklıma gelmişti kendisi. Ama çocukken beraber çok oyun oynar ve çok eğlenirdik. Ama şimdi karşımda gördüğüm adam hiç de o çocukluk arkadaşım Ege'ye benzemiyordu. Bu adam takım elbiseli, zengin görünüşlü ve kendine baktığı belli olan fiziğiyle bayağı bir yakışıklı görünüyordu. Benim çocukluk arkadaşım Ege ise ufak tefek, cılız ve sakar olan eğlenceli bir çocuktu. Bu adam ise eğlenmeyi unutmuş ve bir o kadar da sıkıcı ve ciddi bir tip gibi duruyordu.

“Hala emin misin? Bu Ege mi? Ben tanıyamadım. Çok değişmiş!”
“E kızım çocuk kaç yıldan beri burada yoktu. Değişecek tabi, senin en son gördüğün sekiz yaşındaki çocuk gibi mi görünecekti?”
"Ne bileyim? Garip geldi biraz. Ne zaman geldi?"
"Bir kaç gün oluyor. Ablasının rahatsızlığından dolayı gelmişti, ben gitti sanıyordum ama demek ki hala gitmemiş. Uzun kalamayacaktı, bir kaç güne döner her halde."
"Anladım."
"Dışarı çıkıp konuşsana, ayıp olur şimdi. Beraber büyüdünüz sonuçta..."
"Yok, be hala, gerek yok. Baksana şuna çok değişmiş. Geldiğinden beri bir kere bile gülmedi. Eski Ege böyle miydi? Sürekli gülerdi o..."
"Sen bilirsin ama hiç olmazsa çay içer mi bir sorsaydın keşke!"
"Boş ver, artık çay sevmiyordur o..."

Biz halamla beraber Ege'nin dedikodusunu yaparken babam bahçeden bana seslendi. Kim bilir ne diyordu. Dışarıdaki rüzgâr sesi babamın kelimelerini evin içine ulaştırmadığı için bir dakikalığına hemencecik dışarı çıkmaya karar verdim. Ama babam bana bahçeden seslendiği için dışarı da biraz yürümüştüm ki babama ulaşamadan üşümeye başladım. Eve dönmeden tişörtümün üstüne örtebilecek bir şeyler aradım etrafımda ve tam o sırada dışarı da ki koltuğun üzerine katlanıp koyulmuş klasik bir bej rengi ceket gördüm ve onu üstüme geçirdim. Ceket sanırım Ege'nindi ve bana büyük gelmesinin yanı sıra, Ege'nin ceketini neden çıkardığını da merak etmeden duramadım.

Babamın yanına ulaştığımda bahçemizden topladığı iki kova sebzenin bir tanesini taşımam için bana verdi. O sırada üzerimde olan ceket maalesef ki kirlenecekti, o yüzden ceketi çıkarmayı düşündüm ama bu seferde ceketi koyabileceğim temiz bir yer yoktu. Bizden biraz daha uzakta, arkası bize dönük duran Ege'ye bir göz attım ve o sırada o da önünü dönüp beni gördü.
"Merhaba Özge. Nasılsın?"
"İyiyim. Teşekkür ederim Ege. Sen nasılsın?"
"İyiyim ben de, ne olsun. O üzerindeki ceket benim mi?"
"Ah, evet, pardon… Dışarı çıkınca üşüdüm de giyecek bir şey olarak ilk bunu gördüm. Bekle dur çıkarayım."
"Sorun değil. Gerek yok çıkarmana, bırak kalsın üzerinde."
"Olur mu? Kirlenecek şimdi!"
"Sorun değil dedim ya Özge. Bırak kirlenirse kirlensin, ne olacak sanki? Alt tarafı bir ceket, giymek için yapılmış değil mi?"
"Teşekkür ederim, Ege. Aldığım yere geri bırakırım."
"Sorun değil."

Bahçeden babamla beraber çıktık. Ama Ege bizimle beraber eve gelmedi, o biraz daha bahçede kaldı.
Babamla beraber eve doğru giderken Ege'yle ne konuştuklarını sordum. Babam, hiç havadan sudan falan, dedi ama Ege ile azıcık konuşmamızdan tahmin ettiğim kadarıyla canı sıkkın gibiydi. Küçükken de, canı ne zaman sıkılsa kendini yeşile, doğaya ve genelde bizim bahçeye atar rahatlardı; acaba yine rahatlamak için mi gelmişti bizim bahçeye? Bilmiyordum ama babam elimizdeki sepetlerin birini Ege'nin kendi başına doldurduğunu söyleyince, moralinin bozuk olduğuna emin oldum ve ayrıca da ceketini kirlenecek diye çıkardığını anlamış oldum ama ne yazık ki ceketi yine de kirlenmişti, benim sayemde.
Biz, babamla beraber evin önüne gelince hemen ceketi çıkarıp aynı yerine aynı şekilde katlayıp biraz utanarak bıraktım ve sonra evin içine girdim. Babam üstünü değiştiriyordu ve o kıyafetlerini değişir değişmez eve gidecektik. Babamı beklerken o sırada aklıma bir şey geldi. Çocukken Ege'nin morali ne zaman bozuk olsa, ben peçeteye onun keyfini yerine getirecek şeyler yazardım. Şimdi de yazsam bir faydası olur muydu Ege için acaba? Bir bakalım. Peçetemiz var, tükenmez kalem de var. Ayrıca ceketi için özür de dilemiş olurum. Hem yazdıktan sonra peçeteyi ceketinin cebine koyarım, kendim vermek zorunda da kalmam ve böylece o da beni görmeden benim yazdığımı bilir.
Peçeteyi dizimin üstüne sermiş elime kalemimi almış yazmaya başladım. Ama halamla babamın konuşmalarından yazacaklarımı toparlayamıyordum. Sonra birçok yazım hatası yaptığımı ve saçma sapan cümleler kurduğumu fark edince, tekrar başka bir peçete serdim dizime ve bu sefer önce bir not kâğıdı aldım çantamdan ve yazacaklarımı ilk ona yazmaya karar verdim. Ama ne yazık ki yine toparlayamadım kafamı ve not kâğıdı da saçma sapan şeylerle doldu kaldı.
"Özge, kızım hadi bakalım gidelim artık. Annen merak etmiştir."
"Tamam, bir dakika baba!"
"Bir dakika falan yok hadi. Zaten bir kaç dakikadır ne ile uğraşıyorsan, onun bitmesini bekledim. Hadi evde bitirirsin. Gidiyoruz artık."
Bu cümleden sonra babama daha bir cümle bile kuramazdım ve bu yüzden Ege'ye peçete yazısı veremeyecektim. Peçeteyi ve not kâğıdını orda bıraktım ve aceleyle çantamı alıp, babamın peşinden arabaya doğru koştum.
Aslında peçete yazıları, Ege ve benim yazmayı ilk öğrendiğimiz andan itibaren aramızda özel bir iletişim şekli olmuştu. 'Neden peçete?' diye sorsanız, bu sorunun cevabını size veremem. Çünkü ben de bilmiyorum, bu sorunun cevabını. Aslında peçetenin aramızda özel bir anlamı ya da hatırası yok. Aramızda olan özel bir anlam her halde sadece, çocukluk arkadaşından çok çocukluk aşkı olmamız olabilir. En azından benim ilk âşık olduğum kişiydi Ege ve o benim çocukluk aşkımdı. Bunu ona söylediğimde, o da bana aynılarını söylemişti ve bunun yanında beni okuldaki tüm erkeklerden koruyacağını da söylemişti. Ah ne güzel, ne eğlenceli günlerdi, ta ki Ege hayatımdan çıkana kadar… Ondan sonra da sanırım kimseyi öyle sevmemiştim. Şimdi ise Ege geri dönmüş ve ben onunla iki kelimeden fazla bir şey konuşamamıştım. Üstelik hayatında en değer verdiği kişi -ablası- bir kaza geçirmişti. Acaba canı buna mı sıkkındı yoksa annesine mi? Sonuç ne olursa olsun, ben eskisi gibi bu defa onu rahatlatamamıştım.
Eve vardığımızda telefonumun şarjı bitmek üzereydi ve ben bu yüzden telefonu odama şarja koydum ve yemek için balkona çıkmıştım. Aradan bir kaç saat geçmişti ki telefonuma bakmak için odama girdim ve beni tanımadığım bir numaranın aradığını gördüm. Ben daha bir şey yapamadan telefonum tekrar çalmaya başladı ve o tanımadığım numaranın beni tekrar aradığını gördüm. Telefonu açıp, kulağıma götürdüm.
"Efendim?"
"Özge ile mi görüşüyorum acaba?"
"Evet, benim. Siz kimsiniz?"
"Özge, ben Ege..."
"Ege! Telefon numaramı nereden buldun?"
"Halana sordum, o söyledi. Şey, ben peçete yazısı için teşekkür etmek istemiştim. O zaman teşekkürler."
"Sen peçete yazısını nerden biliyorsun? Ah, olamaz! Okudun mu? Çok kötü bir yazıydı o…"
"Halan çay içmem için eve çağırınca, koltuğun üzerinde duran yazılı bir peçete ve not kâğıdı gözüme çarptı. Yani bu şekilde buldum ve hem not kâğıdını hem de peçete yazısını okudum. Ayrıca haklısın, gerçekten kötü bir yazıydı."
"En azından not kâğıdını da okumuşsun, o biraz daha düzgün sayılırdı. Tabi okuduktan sonra ikisini de imha etmen gerekecek. Sonuçta değişen bir şey yok yani."
"İmha mı? Saçmalama! Tabi ki öyle bir şey yapmayacağım. Onlar koleksiyonumun bir parçası…"
"Ne koleksiyonu?"
"Peçete yazısı koleksiyonu!"
"İnanmıyorum! Sen hala saklıyor musun onları?"
"Tabi ki… Yoksa sen saklamıyor musun?"
"Saklıyorum, tabi ki… Eee, sen sadece teşekkür etmek için mi aramıştın?"
"Aslında ilk başta bu sorunun cevabı evetti ama şimdi düşününce yarın niye buluşmuyoruz? Konuşacak çok şey birikti, mesela on beş yıllık iki tane hayat…"
"Tabi ki olur. Yarın akşam sana uygun mu? Nerde buluşalım?”
"Deniz kenarında bir yerde buluşalım. Seninle deniz kenarı muhabbeti hiç yapmadık sonuçta değil mi?"
"Tamam, o zaman… Yarın akşam beraber deniz havası alıyoruz.”
        "Tamam, o zaman… Yarın akşam birlikteyiz.”

Ertesi gün için kendime biraz özen göstermek istemiştim ama sonra Ege'nin benim çocukluk arkadaşım olduğu aklıma gelince en doğal halimde olmaya karar verdim. Sonuçta ne giyersem giyeyim Ege beni tanıyordu ve üzerimdeki kıyafetin bu duruma en ufak bir etkisi yoktu. O yüzden Ege beni akşam aradığında ben çoktan hazırlanmıştım ve on dakika sonra da Ege'nin yanındaydım.
Ege'nin yanına varır varmaz konuşmaya başlamıştık. Sonra beraber deniz kenarında yürümeye başladığımızda ise sohbetimiz iyice derinleşmişti. O bana, benden ayrıldıktan sonra neler yaptığını anlattı ve ben de ona sorular sormaktan vazgeçemedim, tıpkı eskiden olduğu gibi…

Ege'nin hayatı hep normal gitmişti. Güzel, mutlu bir çocukluk dönemi, harika lise yılları ve muhteşem üniversite hayatı ve nihayetinde sevdiği meslekle dolu bir iş hayatı… Hayatındaki her şey mükemmeldi ya da ben öyle düşünüyordum ta ki bana yaşadığı sıkıntıları anlatana kadar.
Ege'nin sıkıntıları aslında çocukluktan başlıyordu. Onun anne ve babası boşanınca, Ege babası ile birlikte başka bir şehre taşınmıştı ve en çok sevdiği iki insandan -yani ben ve ablasından- böylelikle zorla koparılmıştı. Annesiyle araları hiç iyi olmamıştı. Zaten ailesinin boşanma sebebi de anneden kaynaklanıyordu. Yani boşanmayı anne istemişti ve hatta Cansu Abla'nın velayetini de o istemişti ama olan Ege'ye olmuş ve sekiz yaşında, bildiği her şeyden uzaklaşıp başka bir hayata başlamıştı.
Zaman içinde babası onu, annesi ve ablasının yanına göndermek istemişti ama annesi hiçbir zaman bunu kabul etmemişti. Neyse ki Cansu Abla sürekli babası ve Ege'yi görmeye gidiyordu. Ege'nin yıllardır doğduğu yere uğramama sebebi de, annesiydi aslında. Ama geçen birkaç gün içinde Cansu Abla bir trafik kazası geçirince, Ege her şeye rağmen doğduğu bu şehre gelmişti. Neyse ki, Cansu Abla'nın pek bir şeyi yoktu. Sadece, sağ kol dirseği kırılmış, alçıya alınmıştı ve vücudunda birkaç yara izi vardı. Bir iki aya eskisi gibi olabileceğini söylemişti, doktoru. Ama Ege için bu aşırı bir durumdu çünkü o ailesinden en çok ablasına bağlıydı.
Her şerde bir hayır varmış… Cansu Abla kaza geçirmeseydi, Ege tekrar buraya gelmeyecekti ve ben onu yeniden görmeyecektim. Ama şimdi buradaydı, yanımdaydı ve benimle eskisi gibi kahkaha ata ata gülüyordu. O zamanlar çocuktuk, şimdi yetişkin ama kahkahalarımız aynıydı. Eskiden başka şeylere gülüyorduk, şimdi başka ama birlikte bulduğumuz mutluluk hep aynıydı. Onunla hiç ayrılmamışız gibiydi.

Ege bana yaşadıklarını ve hayatını anlatırken bir yandan da deniz kenarında boş bir bank bulmuş ve oturmuştuk. Konunun artık yavaş yavaş bana geldiğini de anlamıştım ama benim anlatacak pek bir şeyim yoktu. O yüzden o bana sormadan bir şeyleri ben anlatmak istedim.
"Biliyorum. Şimdi bana sıra sende diyeceksin. Ama ben de pek bir şey değişmedi be Ege. Aynı hamam aynı tas… Çocukluğumu yaşadım, iyisiyle kötüsüyle liseyi bitirdim. Üniversiteye girdim ama sonunda mesleğini yapabilen bir gruba giremedim."
"Edebiyat öğretmenliği okumuştun değil mi?"
"Evet, ama şu anda bir mağazada satış görevlisiyim."
     "Niye hiç yazar olmaya çalışmadın. Sen küçükken bile yazmayı severdin. O peçete yazıları gerçekten güzeldi."
"En son yazdığım içinde geçerli mi bu söylediğin?"
"O hariç… Ama cidden hiç düşünmedin mi? Ya da hiç başka bir şeyler yazmadın mı?"
"Aslında çok şey yazdım. Ama ne yalan, yazdıklarımı yayınlamak aklıma gelmedi."
"Bence denemelisin."
"Bilmiyorum Ege. Cesaretim çok olmadı hiçbir zaman biliyorsun. Bu arada, peçete yazılarını gerçekten saklıyor musun?"
"Tabi ki saklıyorum! Peçete yazıları benim hatıram, anım, çocukluğum… Onlar benim mutluluğum. Çünkü sen onları bana hep en kötü zamanlarımda yazıp vermiştin ve her seferinde benim mutlu olmam için bir çaba harcamıştın ve ben de mutlu olmuştum."
"Gerçekten mutlu olmanı istemiştim. Çünkü sen benim arkadaşımdın ve ben seni seviyordum. O peçete yazıları nasıl ortaya çıkmıştı hatırlıyor musun? Ben hatırlayamıyorum da!”
“Ne yalan ben de hatırlayamıyorum. Sadece beni mutlu etmek için yazdığını hatırlıyorum.”

O akşam konuşmaktan o kadar keyif almıştık ki, zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik ve ben şehir içi minibüslerinin son saatini kaçırdım. Neyse ki Ege o gün kendi arabasıyla gelmişti ve beni eve bırakabileceğini söyledi. Artık yavaş yavaş arabaya doğru yürüme vaktiydi ve onunla geçireceğim son zamana doğru git gide yaklaşıyordum.
Arabaya binip eve varasıya kadar, yol tarifi hariç pek bir şey konuşmamıştık ve ben bu durumdan gerçekten rahatsız olmaya başlamıştım. Ege'yle geçireceğim son dakikaları böyle saçma bir sessizlikle bitirmek istemiyordum. Ben bunları düşünürken çoktan evimin önüne gelmiştik bile…
Ben evimi gösterince Ege, arabayı yavaşlattı ve ilk konuşan ben oldum.
"Her şey için teşekkürler, Ege. Harika bir akşamdı. Uzun zamandır böyle güzel bir gün geçirmemiştim, bir on beş yıl kadar."
"Ben de, Özge… On beş yıldır ben de böyle güzel bir gün geçirmemiştim. Ben de teşekkür ederim, her şey için… "
"İyi geceler Ege…"
"İyi geceler Özge…"
Kapının kapısını açmış arabadan iniyordum ki, Ege tekrar konuşmaya başladı.
"Aslında birkaç gün daha buradayım. Biraz anneme inat, biraz da ablam için, belki senin içinde olabilir bu… Ne dersin, yarın akşamda böyle güzel zaman geçirebilir miyiz?"
"Bir deneriz, belki güzel olmaz ama denemeden bilemeyiz değil mi? Ama aramızda kalsın, bence yarın daha güzel olabilir…"
"Hiç değişmemişsin, biliyorsun değil mi?"
"Bana diyene bak! Sen de hiç değişmemişsin. Aslında ilk başta seni görünce, bayağı bir değiştiğini düşünmüştüm. Ama şimdi, seninle tekrar konuşmaya başlayınca hiç değişmediğini anladım."
"Niye öyle düşündüğünü sorardım normalde ama bunu yarına saklamaya karar verdim. Nasıl olsa yarın seni uzun uzun sorguya çekmeyi planlıyorum."
"Eyvah eyvah! Yarın yandım desene! Acaba iptal mi etsek?"
"Hiç heveslenme! Bir kere olur dedin, geri alamazsın artık!"
"Geri almak isteyen kim?"
"O zaman, yarın görüşürüz."
"Yarın görüşürüz, iyi geceler."

O gece eve varır varmaz, uyuyakaldım ve rüyamda Ege'den başka bir şey görmedim. Sabah kalkınca da yine aklımda Ege vardı. Tıpkı o sekiz yaşındaki Özge gibi, Ege diyerek yatıp Ege diyerek kalkıyordum. O kızı seviyordum ve şimdiki kızı da seviyorum.
Akşam Ege'yle buluşuncaya kadar, mesajlaştık. Yine dün ki gibi deniz kenarında buluşacaktık, beni gelip evden almasını istemedim çünkü onunla görüşmeden önce yürümeye ihtiyacım vardı.
Akşam yemeğini yedikten sonra, hemencecik hazırlanmıştım ve Ege'den haber bekliyordum. Ondan haber gelince de dün akşam ki gibi deniz kenarına, onun beni beklediği yere doğru yürümeye başladım. Ege, yine benden önce gelmiş ve beni bekliyordu. Onu görür görmez yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı ve aynı gülümsemeyi onun da yüzünde gördüm. İşte bu manzara benim için son noktaydı, bundan daha güzeli olamazdı.
Yine birlikte harika bir gün geçirmeye hazırdık ve ayrıca bugün saate dikkat etmeme de gerek yoktu. Beni yine akşam eve Ege bırakacaktı ve ailem Ege'yle beraber olduğumu bildiği için eve geç de gitme hakkım vardı.
Birlikte harikaydık. Çok güzel bir akşam daha geçiyorduk ve bugün pek konuşamayacağımızı düşünmeme rağmen, aslında düne göre daha çok konuşmuştuk ve bu da bir şeyleri kafama dank ettirdi.
Ege'yi eskiden seviyordum ve hala daha seviyorum. İlk gerçek aşkım oydu ve ondan sonra da kimseye âşık olmadım. Ama bunu ona söylemek, şu anda söylemek ne kadar doğru bilmiyorum… Ama bunu şimdi söylemezsem belki bir daha hiç söyleyemeyeceğimi de biliyorum ve sona yaklaştığımız şu dakikalarda bu hislerimi Ege'ye ya söylerdim ya da bir daha bu konuda hiçbir fırsat elime geçmezdi. Ne kaybederdim ki; hiçbir şey ama kazancım -eğer kazanırsam- benim için ölçüsü olmayan bir mutluluk olurdu. Bunu yapmaya hazır değildim ama bir şekilde yapmalıydım ve aramızda oluşan bir dakikalık sessizlikten faydalanarak ona seslendim.
"Ege! Sana bir şey söylesem acaba yıllar sonra buna inanır mısın yoksa dalgamı geçersin bilmiyorum ama sanırım sana bir şey söylemeliyim. Bunu yapmalıyım, bence doğru olan bu…"
"Söyle bakalım! Ne söyleyeceksin?"
"Ben aslında, biliyorsun küçükken sana âşıktım. Yani o zamanın aklıyla işte, ilk aşkım sendin. Ama o zamanlar çocukluk olarak baktığımız bu his, sanırım büyünce de pek değişmiyor olabilir. Yani nasıl desem? Galiba o zaman ki hislerim…"
"Bekle! Bu sözlerinden sonra ne söyleyeceğini biliyorum artık, Özge… Aynı şeyleri yıllar önce ben de hissettim ve yıllar içinde bu duygular hiç değişmedi, tıpkı seninkiler gibi… Çocukluğumuzda nasılsa bu duygular, şimdi de aynı; ne bir eksik, ne de bir fazla… Ben de sana aşığım… Söyleyeceğin kelimeler buydu değil mi? Unutma ben seni, senden daha iyi tanıyorum; bu on beş yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle…"
        "Ah Ege... Benim söylemem gereken cümleyi sen söyledin, sana aşığım! Ve hayatımdaki mutluluğu şimdi tam anlamıyla yakaladım."

26 Mart 2026 Perşembe

YENİ BAHAR (ZAMAN ÇARKI 0) - ROBERT JORDAN


ZAMAN ÇARKI DÖNER

VE ÇAĞLAR GELİR GİDER

OLMUŞ OLAN, OLACAK OLAN

VE OLMAKTA OLAN

HER AN GÖLGENİN ALTINDA EZİLEBİLİR


BIRAKIN EJDER BIR KEZ DAHA

ZAMANIN RÜZGARLARINA BİNSİN.


    Bence bu sohbete en uygun başlık da bu olurdu zaten. Uzun soluklu bir efsanenin her başlangıcında karşımıza çıkan cümlelerle efsanenin ilk başlangıcına anca bu cümleler yakışırdı.

    Bugün sizlerle efsane bir epik fantastik kitap serisi olan Zaman Çarkı'nın başlangıç kitabı, Yeni Bahar ile ilgili sohbet edeceğiz. Ama kitaba geçmeden önce seriyle ilgili sizinle paylaşacağım çok kısa şeyler olacak. Sonra, Yeni Bahar... 

    Seriyi uzun bir okuma sürecinin ardından geçen yıl ocak ayında finale ulaştırmayı başarmıştım ve çok da tadı damağınızda kalan bir tatla bittiydi. Ama o evrene veda edemeyeceğimi hemen anlamıştım. O yüzden de bu kitabı saklı tuttum, zamanı gelince okumak için. Ve nihayet bu yıl bu kitabı doğum günüme denk getirerek kendime ufak bir torpil geçtim.

    Zaman Çarkı evrenine veda ettiğime bakmayın, oraya tekrar dönme isteği sürekli aklıma geliyor. O yüzden kendimi durdurmak ve okumak istediğim başka kitaplara haksızlık olmaması için bir karar verdim: 40 yaşıma gireceğim yıl tekrar bu seriyi okuyacağım...

    Evet bu birazcık uzun süreli bir plan ve hayatta ne olacağı bilinmez ama bu plan yapmaya da engel olmuyor. O yüzden 2031 yılı benim için Zaman Çarkı tekrar başlangıç yılı olacak diye ümit ediyorum.                                                                               

    Şimdi gelelim az az Yeni Bahar hakkında konuşmaya...

    Serinin başlangıcında da okuyabilirsiniz bu kitabı ya da benim gibi sona da saklayabilirsiniz. Benim için son olması daha iyiydi. Zaman Çarkı evrenine tekrar dönüş, ufak bir kesitine bir bakış... oraya olan özlemimi birazcık yonttu. Ama yine de özlem hep var olacak!

    Bu kitapta Moiraine ve Lan gibi aslında iki farklı karakterin bir amaç uğruna nasıl bir araya geldiklerinin hikayesi anlatılıyor bize. Ariel savaşıyla birlikte Ejder Dağı'nın eteklerinde başlıyor kitap; Tar Valon, Beyaz Kule'de Yenidendoğan Ejder’in kehanetiyle devam ediyor ve kurgu ilerledikçe, Sınır Boyları ile Afet'e kadar uzanıyoruz.

    Kehanet sırasında Beyaz Kule’de Siuan ve Moiraine’ni Kabuledilmiş olarak görüyoruz ve onlar bu kehanete şans eseri şahit oluyorlar. Ve hayatlarının amacını o anda belirliyorlar; Yenidendoğan Ejder’i bulmak ve gelecek için onu eğitmek... Çünkü tüm dünyanın geleceği Yenidendoğan Ejder’e bağlı olacak.



"Değiştirilmesi gereken bir şey varsa ve elinden geliyorsa değiştir, ama değiştiremeyeceğin şeyle yaşamayı öğren. Yoksa mideni bozmaktan başka bir işe yaramaz..."


    Siuan ve Moiraine burada o kadar gençler ki... Onları böyle görmek garip hissettirdi. Hatta Siuan gençken bence aynı Nynaeve'miş! Okurken çokça Nynaeve aklıma geldi. Hatta bazen O'ymuş gibi kafamda canlandı, ister istemez.

    Daha sonra bu iki önemli karakterin yani Siuan ve Moiraine'nin Şal alışlarına da şahit oluyoruz. Şal'a terfi edip tam bir Aes Sedai olduktan sonra amaçları doğrultusunda araştırmalarını daha da geliştirecekken önlerine engeller çıkıyor. Özellikle Moiraine'ni bayağı kısıtlayan bir engel var ki önünde bu da onun Kule'den kaçmasına neden oluyor.


'Kule'nin ördüğü entrikalar, Zaman Çarkı'nın dokuduklarından daha az amansız değildi.'


    Moiraine'nin bu kaçışında serinin daha önceki kitaplarında çok sevdiğim bir karakter de azıcık göründü, Cadsuane... Özlediğim az sayıdaki Aes Sedai'lerdendir kendisi... Moiraine kaçtığında Siuan Kule'de kalmıştı. Ama sonradan o da Moiraine ile iletişime geçti ve Sınır Boyları'nda Yenidendoğan Ejder arayışında bir araya geldiler. Aynı zaman da Lan de oralardaydı.

    Sınır Boyları'nda geçirdikleri zaman da iki Aes Sedai'mizin şüphelendikleri bir şey oldu, Kara Ajah... Ve bu şüpheden çok zaman geçmeden Kara Ajah’ın gerçek olduğunu fark edip kendilerinden başka hiç bir Aes Sedai'ye tam olarak güvenemeyeceklerini öğrendiler. Bu Kara Ajah’ın gerçekliğine Lan de şahit olduğu için o da geride güvenilecek tek kişi oldu. Üç kişi derin bir sırrı saklayarak ve tek bir amaç için yıllarca sürecek bir arayış peşine düşüyorlar. 
Böylelikle Siuan ve Moiraine birlikte geleceği etkileyecek örgüyü örmeye başlıyorlar.                                                                               


"Ancak aptallar zamanından önce ölmeyi seçer. Muhafız'ım olmanı istiyorum, Lan Mandragoran."


    Kısaca Zaman Çarkı, Yenidendoğan Ejder’in dünyaya gelmesiyle başlıyor esasında...


'...ama korku, kötü bir araçtı ve eninde sonunda onu kullanan kişiyi keserdi.'

24 Mart 2026 Salı

SAATLİK PAYLAŞIM '0'

 Saatle İlerleyen Bir Yazı


    Merhabalar, ben geldim. Bu yazıya başlarken saat şu an 23:51.

    Bu saatte burada ne işim var benim? Aslında şu an kitap okuyor olmalıydım. Ama sonra dedim ki neden olmasın. Yerimden kalktım ve bilgisayarımı açtım, gördüğünüz gibi ya da okuyacağınız gibi şu an yazmaya başladım.

    Dün yeni başladığım kitap, Stephen King'in bir eseri olan Şeffaf isimli kitap. Kitap sizi direkt içine çekiyor ve ben öyle bir kitabı bırakıp buraya geliyorum. Kitapla ilgili en önemli şeyi de söylemeyi unuttum! Kitap 800 sayfa ve benim bu kitabı bu ay içinde bitirmek gibi bir planım var. Ama gelin görün ki hedefim beni aşırı zorluyor. Neden mi? Mesela bugün uzun zamandır doldurmadığım Kitap Ajandamı toparladım. Kendi zevkime göre kişisel bir okuma ajandası bu. Her yılın sonunda bir dahaki yıl kullanmak için kendim hazırlıyorum, ihtiyacıma, zevkime göre. Yarın odamı toparlamam lazım ve tığdan yaptığım işi de bir an önce bitirmeliyim. Çünkü bu pazar kitap kulübümüzün buluşması var ve eğer uygun olursa yaptığım yeleği giymeyi düşünüyorum. Yani pazar günü de oradayım. Cumartesi kitapla ilgili notlarımı toparlarım. E bir de H. P. Lovecraft'ın Bütün Hikayeleri'ni de okuyorum bir yandan. Onu da bu ay bitirirsem çok iyi olacak. Scrapbook sayfalarımdan da biraz yapmıştım bir kaç gün önce ama hala bekleyenler de var. Perşembe milli takımımızın maçı var, kesinlikle izlenecek! Yani çok fazla şeylerim var yine...

    Ve diyorsunuz, "Kitap okumayı bırakıp buraya gelmişsin, gidip kitap okusana!" Haklısınız ama böyle aniden bir şey planlamadan günlük gibi bir yazı olsun istedim, blogda. Çay Sohbeti diyemedim bu yazıya çünkü çayım yok. Akşam da içmedim, sadece kahvaltı da içmiştim bugün. 

    Saat 00:05 oldu. Artık bir gece okuması yaparız bugün. Yapacak bir şey yok. Hem bu saatte çay demlemek için de bir bahane olur. Çay, kitap, sessizlik, gece ve Stephen King... Kendime zorum varmış gibi hissettim şu an.


    Yeni paylaşım perşembe günü olacak bu arada, onu da söyleyeyim. Kitap sohbeti yapacağız.

    Tabi aslına bakarsanız burada sizle paylaştığım sohbetlere de emek harcıyorum. Yani yazarken değil de çünkü yazma kısmı çok zorlamıyor aslında ama düzenlemek kısmı biraz uğraştırıyor. Yazma kısmı zaman alıyor ama akıp gidiyor. Düzenleme kısmı çok bir zamanımı almasa da ayrıntılı küçük küçük şeylerle uğraşmak benim için daha yorucu geliyor.

    00:12 saatimiz ve ben bu yazıya başlarken kısa bir yazı olsun diyerek başladım. Biraz günlük - aslında bu durumda saatlik- gibi olsun ve kısa olsun dedim. Belki böyle bir seri de başlatabilirim, devamını getirirsem eğer. Güzel olabilir. Sizden gelecek etkileşimlere bakarak karar vereceğim daha çok. Şimdilik sayfamda bir kategoriye ait olmayacak. Ya da en alta bir tane küçük kategori oluştururum ve devam etmeye karar verirsem orası da hazır olmuş olur.

    Ve zaman akıyor, 00:15 olmuş saat. Ben de sizinle bu paylaşımımın sonuna geldim zaten. Şimdi bu içeriği düzenlemeye geçiyorum, saat 00:16.

    Not: Düzenlemeyle birlikte yazının tam yayınlandığı saat 00:30...

22 Mart 2026 Pazar

AZ AZ DÖRT GÜNÜM


Çok Maceralı Olmasa Da Geçirdiğim Dört Gün


    Bayram da neler yaptığımı anlatacağım sizlere bugün. Arife yani perşembe gününden başlayıp pazar gününe kadar gün gün ilerlemeyi düşünüyorum. Öyle çok hareketli bir yazı beklemeyin. Normalde bile sosyalleşmeyi pek sevmeyen biri olarak benim günlerim rutin geçer genelde. Bayram da biraz rutinin dışına çıkıp biraz daha aktif günler geçiyorum sadece... Şimdi ilk günden başlayalım.

1. Gün: Perşembe

    Arife günü biraz yorucu ve hareketli geçti benim için. Öncelikle evi topladık, temizledik; bayram temizliği olmasa da iyi bir temizlik yaptık. Sonra ben kitaplığımda Harry Potter rafımı düzenledim. Malum doğum günü hediyesi olarak o rafa bir kitap daha eklenmişti.

    Rafın yeni hali daha çok hoşuma gitti açıkçası ve "İyi ki de yeni bir düzen kurmuşum," dedim kendi kendime. Yaptığım şeyden memnun kalınca, bu sefer de odama geçtim. Odam biraz dağınıktı ve orayı topladım. Hatta örgü iplerimi ve malzemelerimi düzenledim. Karışmıştı iyice...
    Geçen çay sohbetinde bahsetmiştim ya size; yeni bir proje aklımda var ama ilk önce ip beğenip almalıyım diye. İpimi seçtim ve aldım. Kısa bir sürede de teslim edildi. İstediğim gibi de gelince o şevkle ben de başladım az az yapmaya. Ama bu diğeri kadar boşluklu olmayacağı için yapmam ona göre biraz daha vaktimi alacak. Çok acele de etmiyorum zaten. Bazen parmaklarım çok ağrıyor ve kasılıyor. O yüzden yavaş yavaş ilerleyeceğim.
    Aaaa biz perşembe günü ne yaptığımdan bahsediyorduk değil mi? Tığ, örgü işlerinden değil... Hemen geri asıl mevzuya dönüyorum.
    O gün bu işlerimi yaptıktan sonra müzik açıp biraz kendimce eğlendim ve akşamı da bol bol kitap okuyarak geçirdim. Çay da yaptım kendime tabi ki. Çay ve kitap ikilisine bayılıyorum! Benim için günün rahatlama anı bu oluyor. Çayım hazır, kitabım elimde ve ben dünyadan uzaklaşıp başka diyarlara gidiyorum.
    Arife günü işte böyle bir rahatlama anıyla bitti.

2. Gün: Cuma

    Şimdi geldik cuma gününe, bayramın ilk gününe... Sabahtan ilk önce bahçeye uğrayıp halamı aldık. Onun kızı olan Melek Abla ve onun oğlu Zeynel'in işlettiği Laren'de Kahvaltı'ya gittik. Bayramlaştık ve hep beraber kahvaltı yaptık orada. Hava soğuktu ama odun ateşi içeriyi sımsıcak yapmıştı. Hep beraber sohbet ettik, kahvaltının üzerine kahvelerimizi de içtik. Melek abla yakın zamanda bir kitap anlaşması imzaladı. Yakında kitabı çıkacak. Bu linkten küçük tanıtımına ulaşabilirsiniz... Kitabın adı, Bir Kız Vardı... kendi hayat hikayesini yazdığı kısa ama ilham verici bir kitap oldu, diyorum. Çünkü redaksiyonu ve editörlüğü bana ait. Evet, kitabın hemen hemen her aşamasında vardım. İçinde yazanları biliyorum ama yine de alıp okumayı bir an önce bekliyorum.
    Bu sohbetlerden sonra halamı da tekrar alarak bahçeye geri döndük. Hava soğuk olduğu için çok dışarı çıkamadım, evin içinde kuzinenin başında sıcacık biraz oturdum. Gelirken uğradığımız, halama süt aldığımız komşunun kaktüslerinden ben de aldım. Onları dikmek için dışarı çıktım bir ara ama babam bana bırakmadan dikmiş. Bu sene onlara bitki besini almayı düşünüyorum. Daha önce hiç vermemiştim. Pazartesi bunun için ufak bir alışveriş yaparım sanırım.
    Sonra akşam eve geldik. Tığ işiyle uğraştım biraz. Yemek falan yedik. Sonra da buraya Ernest Hemingway ile ilgili yazımı paylaştım ve size çok teşekkür ettim. O yazıya da buradan ulaşabilirsiniz. Sonra da biraz kitap okuyup yattım.

3. Gün: Cumartesi

    Yine erken kalktığımız bir gün oldu. Aydın - Germencik'e çorba içmeye gittik. Kahvaltımız Kelle Paça Çorbası oldu. Oradan arabayla köylerden orman yollarından Şirince'ye geçtik. Şirince her zaman ki gibi kalabalıktı. Orda da durmadan yine bahçeye geldik. Burada kitap okudum tabi ki çay eşliğinde... 
    Hava yine soğuk olduğu için yine içerde kuzinenin yanında sıcacık takıldım. Zaten çok fazla durmadık ve eve erken geldik.
    Eve gelince biraz daha kitap okudum. Sonra sosyal medyada vakit geçirirken karşıma bir tığ motifi daha çıktı ve yapması aşırı kolaydı. Aklıma hemen fikirler gelmeye başladı. Gördüğüm modelin örneğini hemen çıkardım ve şu anda yaptığım yelekten vazgeçip bunu yelek olarak yapmaya karar verdim. Çünkü bu yelek olarak daha güzel duracaktı. Ama hazır yapmaya başladığıma da kıyamadım. Hem ilerlemiştim hem de o model de çok hoşuma gitmişti. Ben de onu farklı bir şekilde değerlendirmeye karar verdim ve anında planlar değişiverdi. İşte ben, aklıma esince her şeyi değiştiriyorum. Neyse sonuçta ikisini de yapmaya karar verdim. Şimdi önceliğim başladığım işi bitirmek tabi ki. O yüzden akşamın geri kalanını tığla uğraşarak geçirdim. Tabi ki ilk önce çay koydum ve o demleyesiye kadar biraz kitap okudum. Sonra da ellerim ağrıyasıya kadar sesli kitap eşliğinde örgüme devam ettim.

4. Gün: Pazar

    Ve bugün dört günün sonuncusu. Hareketliliğinde en az olduğu gün sanırım. Sabah kalktım ve kahvaltı yaptık. Kahvaltıdan sonra çayımı akıp odama geçtim ve günlük on beş sayfa kitap okuma hedefimi yaptım. Bir bardak daha çay içtikten sonra evde günlük yapılacak işleri yaptım.
    Ufak bir yürüyüş yaptım. Yine onda da bir günlük hedefim var ve bu yürüyüşü yaparken de kitabıma devam ettim. İlerledikçe açılıyor kitap ve anlamlaşıyor. Nasıl bitecek, neler olacak, merak ediyorum yani. 
    Yürüyüşü bitirdikten sonra sesli kitabımı açtım ve tığ işime biraz daha zaman ayırdım. Bir an önce bitirmek istiyorum artık ama daha var. Yine az biraz çay demledim kendime çünkü sabah çok içememiştim. 
    Sonra da bu sohbet yazısını düzenlemeye başladım. Bunu düzenlemem bitince büyük ihtimal scrapbook olarak tuttuğum defterimin eksik günlerini yapmaya başlayacağım. Ondan sonra ya da önce belki kitaptan biraz daha okurum ki kitabı da bugün bitirmek istiyorum aslında. Bakalım... neye karar vereceğim. Şimdilik bu kadar olsun bu sohbetimiz. Bir kaç gün sonra yine görüşürüz illa ki, sevgiler...

20 Mart 2026 Cuma

HEM ANİ GELİŞEN HEM DE PLANLI BİR SOHBET


Teşekkürler... 


    Bugün her zaman ki yazı günümden farklı olarak ve kısa bir yazıyla buradayım. Bunun nedeni son birkaç gündür okuyucu sayımın artması. Beni okuyorsunuz, bunu görüyorum ve bu beni daha çok yazma istediğiyle dolduruyor. Daha önceki yazılarımda da dedim, siz burada olursanız ben de burada olurum. Siz gelirseniz ben de daha çok gelirim. Ve işte şimdi bu sözümü kanıtlamak için buradayım. Size bir şekilde ulaşmışım ve bunu beni aşırı mutlu ve aşırı istekli yapıyor. Normalde hafta iki ve bazen üç yazıyla sınırlandırmıştım kendimi ama bakın bugün bir farklılık oldu bile. Normalde pazar günü bir yazı yayınlamayı planlıyordum ki hala planlıyorum. Pazar günü yazı olacak yani yine de blogta ama bugün sizin için bir istisna yapıyorum. Son bir kaç günde bloğuma gelip yazılarımı okuyanlar için. Siz benim için özelsiniz çünkü beni desteklediğinizi hissediyorum. Çok teşekkür ediyorum ve beni okumaya devam edin diyorum. Sizinle daha birçok şey paylaşacağız beraber, buna inanıyorum.

    Peki çaylar? Bugün çaylarınız var mı? Benim birazdan olacak. Bugün gün içinde çok içtim ama akşam da çaysız olmuyor be arkadaşlar. O yüzden şu an çayım demleniyor ve birazdan içeceğim. O zamana kadar sizin de çayınız yoksa hazırlayabilirsiniz. Çünkü bu arada ben de bu yazıya bir ara verip sizinle bugün bahsedeceğim bir konu üzerinde çalışmaya gideceğim. Evet bugün bir araştırma, okuma yapıp biraz bilgi edinip ondan sonra sizinle paylaşacağım bir konu belirledim.

    Bekleyin beni birazdan dönüyorum...


Bir Yazar Üzerine Ufak Bir Sohbet


    Geldim. Hazırlıklarım da tamam. Sizinle bugün bir yazar hakkında konuşacağız ve bilinmeyen bir yazar, kesinlikle değil kendisi; Ernest Hemingway... Yazarın daha önce hiçbir eserini okumadığımı üzülerek söylüyorum ki şu anda da okumaya başlamadım. Sadece okuyacağım kitabın, e-kitap formatında Lillian Ross'un yazdığı, yazarı tanıtan bir önsöz vardı. Ben de sizinle o önsözden alıntılar yaparak konuşacağım. Kitabı ondan sonra okumaya başlayacağım. Kitapla ilgili de yine bir sohbet konusu oluşturmayı düşünüyorum ancak bu daha sonra olacak. Çünkü biz bu kitabı, kitap kulübümüzle beraber okuduğumuz için ilk önce onlarla konuşup, tartışacağız ve sonra sizinle burada bir sohbet yapacağız. Yazardan okuyacağım kitap ise, Ya Hep Ya Hiç olacak. Bu da not olarak burada kalsın...


        Şimdi başlayalım...

    Lillian Ross bize Ernest Hemingway ve eşinin New York'a geldiği az biraz zamanda onlarla geçirdiği vakti anlatıyor: 

'1949'un sonlarına doğru, Avrupa yolculuğuna çıkarken de birkaç; günlüğüne New York'ta kaldı. Kendisine mektup yazmış, geldiğinde görüşmek istediğimi bildirmiştim. Daktiloyla yazdığı yanıtında bunun çok iyi olacağını, havaalanında uçağını karşılamamı söylemişti.'



    Bu vakit geçirdikleri zamanda da daha çok yazarın söylediği cümleler üzerinde durmuş ve kendi yorumunu nerdeyse hiç katmamış yazıya...


    "Bir kitabı bitirdikten sonra ölüyorsun. Kimse de öldüğünü bilmiyor. Fark ettikleri tek şey, yazmanın korkunç sorumluluğunu izleyen sorumsuzluktur."

    Demiş ve ardından bir eser yazmanın sorumluluğunu anlatmaya devam etmiş, Ernest Hemingway..

    "Romancılar futbolculara benzemez, yarı yoldan dönmek yok, ölüm pahasına bile sonuna kadar dayanmak gerek."


    "Sevmediğim insanların davranışları beni üzmez. Cehenneme kadar yolları var! Kötülük yapacaklarsa, bırak, yapsınlar! Kalecinin, top kaleye girdiğinde yakınmasına benzer bu. Topun kaleye girmesi kötü, ama beklenilecek bir şey." 

    Lillian Ross, yazara eleştirmenlerle buluşup buluşmayacağını sorduğunda veriyor bu cevabı yazar ve devam ediyor cevabına...

    yi hatırlıyorum, Birinci Dünya Savaşı beni öylesine çarpmıştı ki, on yıl geçmeden üzerinde hiçbir şey yazamadım.

Savaşın bir yazarda açtığı yara çok uzun sürede kapanır. Savaşla ilgili hikayeleri eskiden yazmıştım." 


    "Bir kitabın deneyi, içinden atılan iyi malzemeye dayanır."

    Yazar bu cümleyi de yazdığı eserlerinde kısaltmaya gitmesinin nedenini söylüyor. Yazıp yazıp sonradan eserlerini kısaltmak kolay bir iş olmasa gerek...


    "Eskilerden sonra Cezanne en tuttuğum ressamdır. Harika, harika ressam! Degas başka bir harika ressamdı. Kötü bir Degas görmedim şimdiye kadar. Degas'nın kötü eserlerini ne yaptığını biliyor musunuz? Yakıyordu."  

    Ve yazarımız bu cümleyi de Lillian Ross'a beraber geçirdikleri son gün de gittikleri Metropolitan Müzesi'nde gezdikleri resim sergisinde söylüyor.


    Bu yazıdan anladığım kadarıyla Ernest Hemingway, şehirlerden hoşlanmıyor, daha doğrusu New York'tan, kalabalıktan hoşlanmıyor. Yoksa Paris'i, Venedik'i sevdiğini dile getiriyor. Ama yine de Havana'da bir çiftlikte yaşamayı tercih etmiş. Bu av tutkusundan da kaynaklı olabilir. Avcılıkla aşırı ilgiliymiş ve bunu bir spor olarak yapmış.

    Sohbetin sonu... Bugün bir kitapla ilgili değil, bir yazarla ilgili az konuştuk, daha çok onun cümleleriyle... İlerde belki böyle sadece yazar sohbetleri de yapmaya başlayabiliriz. Ben yazarken yine keyif aldım ve umarım siz de okurken keyif alırsınız. Tekrar size çok teşekkür ediyor ve hepinize sarılıyorum...

19 Mart 2026 Perşembe

KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI - WALTER MOERS



ABSÜRT BİR KİTAP

Merhabalar dostlar...

Bugün kitap sohbeti yapacağız sizlerle. Kitabı yine birkaç gün önce okuyup bitirdim. İnstagram hesabımda da bir gönderi paylaştım ama esas sohbet burada olacak. Kitabın aslında çok abartılacak bir yanı yok. Sadece ben  böyle kitapların da hastası olduğum için biraz fazla konuşabilme ihtimalimi göz önünde bulundurdum.

Kitaba geçmeden önce, hepinizin bayramını en içten dileklerimle kutlarım. Her şey bu bayramda istediğinizce, gönlünüzce olsun...


KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI


Önsöz 

Bir mavi ayının yirmi yedi hayatı vardır. Bu kitapta on üç buçuğunu anlatıp geri kalanlarına değinmeyeceğim. Ne de olsa, bir ayının sırları olmalıdır; bunlar onu daha çekici ve gizemli kılar. 

İnsanlar bana sık sık geçmişte nasıl olduğunu soruyorlar. Yanıtım şu: Eskiden her şey daha boldu. Evet, eskiden gizemli adalar, krallıklar ve artık var olmayan kocaman kıtalar vardı. Şimdi uçsuz bucaksız okyanusun dalgaları altında yatıyorlar, çünkü su yavaş ve merhametsizce yükselmeye devam ediyor ve günün birinde gezegenimiz tamamen sular altında kalacak. Bu yüzden artık deniz seviyesinin çok üzerindeki bir uçuruma konan, denize açılmaya elverişli bir gemide yaşıyorum. Size az önce bahsettiğim sular altında kalan adaları ve ülkeleri, onlarla birlikte dalgaların altına batan yaratıkları ve harikaları anlatmayı teklif ediyorum.

İlk on üç buçuk hayatımın olaysız olduğunu söylersem yalan söylemiş olurum (ve herkes benim bir yalancı olmadığımı bilir). Peki ya Minik Korsanlar? Muzip Periler, Örümcek Cadı, Geveze Dalgalar, Mağara Cüceleri, Dağ Kurdu? Alp Canavarı,  Başsız Bollog, Bollogsuz Baş, Göçebe Mugglar, Tutsak Serap, Yetiler ve Bluddumlar, Sonsuz Hortum, Rickshaw İblisleri?

...



KİTAPLA İLGİLİ AZ AZ DÜŞÜNCELER


    Kitapla ilgili konuşmaya, onun önsözünden alınma birkaç cümleyle başlamak istedim. Hoşuma giden önsözlerden olmuştu ve bu önsözün Kaptan Mavi Ayı'nın kendi ağzından yazılan bir önsöz olması da beni cezbetti açıkçası. Kitap absürt denebilecek eğlenceli bir macera kitabı. Aslında çocuk kitabı olarak geçiyor ama bence çok çocuk kitabı da sayılmaz sanki. Çocuklar için biraz fazla kaçan yerleri olmuş. Ama dili gayet akıcı ve basit. Ama kitapta bahsedilen şeyleri beyniniz de canlandırmaya gelince ne basit dil ne de akıcılık çözüm oluyor.

    Yazarımız; Walter Moers ki aslında kendisi yazardan çok karikatürist ve bu yüzden kitap da hayal gücünü bir hayli zorladığı için okuyucuya ipucu olsun diye araya çizimler eklemiş. Ben kitabın bu havasını da sevdim. Her sayfa size yeni bir şeyler vaat ediyor. Bunu okudukça hissediyorsunuz. Aslında kitabın kapağından da bunu hissetmemek elde değil.

    Kitap edebi anlamda size bir şey katmayacak, bunu bilin. Sadece eğlenceli bir zaman vaat ediyor ki bu zaman 700 sayfalık, bol bol macera içeren, kurgusal bir otobiyografi olarak karşınıza çıkıyor.

    Mavi Ayı, kendisinin nasıl doğduğunu ve ebeveynleri varsa kimler olduğunu bilmiyor. Bir zaman kendini Zamonia Denizi’nin ortasında bir ceviz kabuğunun içinde buluyor. Ve böylelikle hayatlarını yaşamaya başlıyor. Zamonia, dünyada bulunan kurgusal bir kıta ve Mavi Ayı'nın maceraları bu kıtada geçiyor. Bu kıtada o kadar değişik canavarlar, yaşam formları var ki… anlatamam. Hele bir Profesör Nightingale var ki… kendisi bir ansiklopedi yazıyor ve bu ansiklopedi bulaşıcı bakteriler sayesinde Profesör'ün beyinlerinden Mavi Ayı'nın beynine bulaşıyor. Bu ansiklopedi karşımıza çıkan her şeyle ilgili bizi anında bilgilendiriyor. Çoğu zamanda iş işten geçtikten sonra bilgi veriyor!

    Evet yanlış okumadınız yukarıda 'beyinlerinden' dedim. Çünkü Profesör Nightingale yedi beyni olan bir Nokturnomat… O sadece ansiklopedi yazmıyor ve  birçok icadının yanı sıra Nokturnal Akademi'nin de tek öğretmeni! Burada hemen kitaptan bu bölümle ilgili bir alıntıya yer vereceğim...


    "...çünkü Profesör Nightingale bir Nokturnomat'tı, Nokturnomatlar Zamonia'daki (evrende değilse bile belki de bütün dünyadaki) en zeki varlıklardı. Günışığında IQ seviyeleri 4000'dir, ama karanlık çöktüğünde bu astronomik seviyelere ulaşırdı. Bu yüzden, Nokturnomatlar karanlığı tercih ederlerdi ve Nightingale` in Nokturnal Akademisi bu yüzden Gloomberg Dağları' ndaki karanlık ve karmakarışık mağaralarda yer alıyordu. Boş zamanlarında, profesör karanlığın daha karanlık yapılabileceği bir sistem üizerinde çalışıyordu. Bu amaçla, sadece kendisinin girebildiği karanlık bir oda kurmuştu. Kapıdan dinlediğimizde duyduğumuz sesler davetkâr olmaktan çok uzak olduğu için zaten içeri girmek gibi bir isteğimiz yoktu.

    Sıradan bir Nokturnomat'ın üç beyni vardır, yetenekli bir Nokturnamat'ın dört, dahi bir Nokturnomat'ın beş beyni vardır. Profesör Nightingale'in yedi beyni vardı. Biri kafasında, dördü kafatasının dışında büyümüştü, altıncısı normalde dalağının olması gereken yerdeydi. Yedincinin yeri ise öğrencilerinin arasında sürekli spekülasyona neden olan bir konuydu."



    Nightingale ve Nokturnal Akademi de, Mavi Ayı’nın sadece bir hayatında karşımıza çıkıyor. Diğer hayatlarında daha ne maceralar yaşadı bir bilseniz! Aslında tüm hayatlarında yaşadıkları bir şekilde diğer hayatlarına ince ince bağlanıyor en azından değiniyor. Genelde bizim Mavi Ayı’mız macera üstüne macera yaşıyor ve sürekli tehlikeli durumlarla burun buruna geliyor. Ve bir şekilde de bu durumlardan ucu ucuna kurtuluyor.

    Yazarın aslında başka kitapları da varmış. Hepsi de Zamonia denilen kurgusal kıtada geçiyormuş. Ama malesef bu kitaplar Türkçeye çevrilmemiş. Nedeni de sanırım çok okuyucusu olmamasından kaynaklı. Zaten bu kitabın da bildiğim kadarıyla tekrar basımı olmamış. Yani şu an okumak isterseniz bulamayabilirsiniz sanırım. Ama güzeldi. Ben sevdim. Absürtlük denince de ben işte! 😜 Seviyorum böyle kitapları. Eğlenceli bir zaman, farklı bir tat, beklenmedik şeyler çıkarıyor karşınıza...

    Bugünlük de bu kadar olsun... Kendinize iyi bakın. Tekrardan, iyi bayramlar...

Ufak Bir Hikaye...

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -2-

BİR AİLE MESELESİ 16.08.2025/17.08.2025 7   Ben masada oturmuş sadece konuşulanları düşünmeye başlamıştım. Çevremdeki üç insan da ko...