Hakkımda
- As.Ya
- Çaylarınızı kapıp gelin ve sizinle güzelce bir muhabbet kuralım. Hayattan birazcık kopmaya hakkınız olsun değil mi? Bakmayın sayfamda çok aktif olamadığıma ama siz gelirseniz eğer, bu sayfamda daha çok aktif olmamı gereltirecek ve işte o zaman beraberce bir şeyler başarmış olacağız. Dikkat edin; biz diyorum, ben değil! Çünkü bu sayfayı ben oluştursam bile sizsiz hiç bir şey başarılı olamaz. Unutmayın ki, ilk başta ben bu sayfayı kendim için kurmuş olsam da, daha sonra paylaşacak kimsem olmadığı için bana hiç bir yararı olmadı. Bu yüzden size ve paylaşacaklarımıza ihtiyacım var. Haydi o zaman, daha ne bekliyorsunuz! Bir çay koyup gelin yanıma, daha paylaşacak bir çok şeyimiz var. :)
9 Nisan 2026 Perşembe
ŞEFFAF - STEPHEN KİNG
30 Mart 2026 Pazartesi
YA HEP YA HİÇ - ERNEST HEMİNGWAY
Kitap Kulübü İle Okunan ve Üstüne Konuşulan Bir Kitap
Ama...
Çeviri Sıkıntısı Olabilir Mi?
Daha sonra bu durumun yani kopukluğun, belki de kitabın dilinden çok çeviriden de kaynaklı olabileceği aklıma geldi. Dolayısıyla çevirmeni biraz araştırdım. Çevirmen; kitabı çevirmemiş, direkt olarak Türkçeleştirmiş. Yani bu durumu hem sevdim hem de sevmedim. Çeviriler de genelde farklı yollar izleniyor. Birisi kitabı normal çevirip çevrilen dilin özelliklerini dipnot olarak vermek; diğeri de bu eser gibi, çevrilen dildeki özellikleri çevirdiğin dile uyarlamak. Umarım derdimi anlatabilmişimdir burada... Benim de bu iki farklı çeviriden seçtiğim bir taraf yok. Bence kitabın içeriğine göre karar verilmesi gerek diye düşünüyorum, çevirmenin kendi tarzından çok. Bu kitap içinde bu çeviri tarzı olmamış diye düşünüyorum. Ama kesinlikle kötü bir çeviri değildi.
İleride de Okunacak Bir Yazar
26 Mart 2026 Perşembe
YENİ BAHAR (ZAMAN ÇARKI 0) - ROBERT JORDAN
ZAMAN ÇARKI DÖNER
VE ÇAĞLAR GELİR GİDER
OLMUŞ OLAN, OLACAK OLAN
VE OLMAKTA OLAN
HER AN GÖLGENİN ALTINDA EZİLEBİLİR
BIRAKIN EJDER BIR KEZ DAHA
ZAMANIN RÜZGARLARINA BİNSİN.
Bence bu sohbete en uygun başlık da bu olurdu zaten. Uzun soluklu bir efsanenin her başlangıcında karşımıza çıkan cümlelerle efsanenin ilk başlangıcına anca bu cümleler yakışırdı.
Bugün sizlerle efsane bir epik fantastik kitap serisi olan Zaman Çarkı'nın başlangıç kitabı, Yeni Bahar ile ilgili sohbet edeceğiz. Ama kitaba geçmeden önce seriyle ilgili sizinle paylaşacağım çok kısa şeyler olacak. Sonra, Yeni Bahar...
Seriyi uzun bir okuma sürecinin ardından geçen yıl ocak ayında finale ulaştırmayı başarmıştım ve çok da tadı damağınızda kalan bir tatla bittiydi. Ama o evrene veda edemeyeceğimi hemen anlamıştım. O yüzden de bu kitabı saklı tuttum, zamanı gelince okumak için. Ve nihayet bu yıl bu kitabı doğum günüme denk getirerek kendime ufak bir torpil geçtim.
Zaman Çarkı evrenine veda ettiğime bakmayın, oraya tekrar dönme isteği sürekli aklıma geliyor. O yüzden kendimi durdurmak ve okumak istediğim başka kitaplara haksızlık olmaması için bir karar verdim: 40 yaşıma gireceğim yıl tekrar bu seriyi okuyacağım...
Evet bu birazcık uzun süreli bir plan ve hayatta ne olacağı bilinmez ama bu plan yapmaya da engel olmuyor. O yüzden 2031 yılı benim için Zaman Çarkı tekrar başlangıç yılı olacak diye ümit ediyorum.
Şimdi gelelim az az Yeni Bahar hakkında konuşmaya...
Serinin başlangıcında da okuyabilirsiniz bu kitabı ya da benim gibi sona da saklayabilirsiniz. Benim için son olması daha iyiydi. Zaman Çarkı evrenine tekrar dönüş, ufak bir kesitine bir bakış... oraya olan özlemimi birazcık yonttu. Ama yine de özlem hep var olacak!
Bu kitapta Moiraine ve Lan gibi aslında iki farklı karakterin bir amaç uğruna nasıl bir araya geldiklerinin hikayesi anlatılıyor bize. Ariel savaşıyla birlikte Ejder Dağı'nın eteklerinde başlıyor kitap; Tar Valon, Beyaz Kule'de Yenidendoğan Ejder’in kehanetiyle devam ediyor ve kurgu ilerledikçe, Sınır Boyları ile Afet'e kadar uzanıyoruz.
Kehanet sırasında Beyaz Kule’de Siuan ve Moiraine’ni Kabuledilmiş olarak görüyoruz ve onlar bu kehanete şans eseri şahit oluyorlar. Ve hayatlarının amacını o anda belirliyorlar; Yenidendoğan Ejder’i bulmak ve gelecek için onu eğitmek... Çünkü tüm dünyanın geleceği Yenidendoğan Ejder’e bağlı olacak.
"Değiştirilmesi gereken bir şey varsa ve elinden geliyorsa değiştir, ama değiştiremeyeceğin şeyle yaşamayı öğren. Yoksa mideni bozmaktan başka bir işe yaramaz..."
Siuan ve Moiraine burada o kadar gençler ki... Onları böyle görmek garip hissettirdi. Hatta Siuan gençken bence aynı Nynaeve'miş! Okurken çokça Nynaeve aklıma geldi. Hatta bazen O'ymuş gibi kafamda canlandı, ister istemez.
Daha sonra bu iki önemli karakterin yani Siuan ve Moiraine'nin Şal alışlarına da şahit oluyoruz. Şal'a terfi edip tam bir Aes Sedai olduktan sonra amaçları doğrultusunda araştırmalarını daha da geliştirecekken önlerine engeller çıkıyor. Özellikle Moiraine'ni bayağı kısıtlayan bir engel var ki önünde bu da onun Kule'den kaçmasına neden oluyor.
'Kule'nin ördüğü entrikalar, Zaman Çarkı'nın dokuduklarından daha az amansız değildi.'
Moiraine'nin bu kaçışında serinin daha önceki kitaplarında çok sevdiğim bir karakter de azıcık göründü, Cadsuane... Özlediğim az sayıdaki Aes Sedai'lerdendir kendisi... Moiraine kaçtığında Siuan Kule'de kalmıştı. Ama sonradan o da Moiraine ile iletişime geçti ve Sınır Boyları'nda Yenidendoğan Ejder arayışında bir araya geldiler. Aynı zaman da Lan de oralardaydı.
Sınır Boyları'nda geçirdikleri zaman da iki Aes Sedai'mizin şüphelendikleri bir şey oldu, Kara Ajah... Ve bu şüpheden çok zaman geçmeden Kara Ajah’ın gerçek olduğunu fark edip kendilerinden başka hiç bir Aes Sedai'ye tam olarak güvenemeyeceklerini öğrendiler. Bu Kara Ajah’ın gerçekliğine Lan de şahit olduğu için o da geride güvenilecek tek kişi oldu. Üç kişi derin bir sırrı saklayarak ve tek bir amaç için yıllarca sürecek bir arayış peşine düşüyorlar. Böylelikle Siuan ve Moiraine birlikte geleceği etkileyecek örgüyü örmeye başlıyorlar.
"Ancak aptallar zamanından önce ölmeyi seçer. Muhafız'ım olmanı istiyorum, Lan Mandragoran."
Kısaca Zaman Çarkı, Yenidendoğan Ejder’in dünyaya gelmesiyle başlıyor esasında...
'...ama korku, kötü bir araçtı ve eninde sonunda onu kullanan kişiyi keserdi.'
24 Mart 2026 Salı
SAATLİK PAYLAŞIM '0'
Saatle İlerleyen Bir Yazı
Merhabalar, ben geldim. Bu yazıya başlarken saat şu an 23:51.
Bu saatte burada ne işim var benim? Aslında şu an kitap okuyor olmalıydım. Ama sonra dedim ki neden olmasın. Yerimden kalktım ve bilgisayarımı açtım, gördüğünüz gibi ya da okuyacağınız gibi şu an yazmaya başladım.
Dün yeni başladığım kitap, Stephen King'in bir eseri olan Şeffaf isimli kitap. Kitap sizi direkt içine çekiyor ve ben öyle bir kitabı bırakıp buraya geliyorum. Kitapla ilgili en önemli şeyi de söylemeyi unuttum! Kitap 800 sayfa ve benim bu kitabı bu ay içinde bitirmek gibi bir planım var. Ama gelin görün ki hedefim beni aşırı zorluyor. Neden mi? Mesela bugün uzun zamandır doldurmadığım Kitap Ajandamı toparladım. Kendi zevkime göre kişisel bir okuma ajandası bu. Her yılın sonunda bir dahaki yıl kullanmak için kendim hazırlıyorum, ihtiyacıma, zevkime göre. Yarın odamı toparlamam lazım ve tığdan yaptığım işi de bir an önce bitirmeliyim. Çünkü bu pazar kitap kulübümüzün buluşması var ve eğer uygun olursa yaptığım yeleği giymeyi düşünüyorum. Yani pazar günü de oradayım. Cumartesi kitapla ilgili notlarımı toparlarım. E bir de H. P. Lovecraft'ın Bütün Hikayeleri'ni de okuyorum bir yandan. Onu da bu ay bitirirsem çok iyi olacak. Scrapbook sayfalarımdan da biraz yapmıştım bir kaç gün önce ama hala bekleyenler de var. Perşembe milli takımımızın maçı var, kesinlikle izlenecek! Yani çok fazla şeylerim var yine...
Ve diyorsunuz, "Kitap okumayı bırakıp buraya gelmişsin, gidip kitap okusana!" Haklısınız ama böyle aniden bir şey planlamadan günlük gibi bir yazı olsun istedim, blogda. Çay Sohbeti diyemedim bu yazıya çünkü çayım yok. Akşam da içmedim, sadece kahvaltı da içmiştim bugün.
Saat 00:05 oldu. Artık bir gece okuması yaparız bugün. Yapacak bir şey yok. Hem bu saatte çay demlemek için de bir bahane olur. Çay, kitap, sessizlik, gece ve Stephen King... Kendime zorum varmış gibi hissettim şu an.
Yeni paylaşım perşembe günü olacak bu arada, onu da söyleyeyim. Kitap sohbeti yapacağız.
Tabi aslına bakarsanız burada sizle paylaştığım sohbetlere de emek harcıyorum. Yani yazarken değil de çünkü yazma kısmı çok zorlamıyor aslında ama düzenlemek kısmı biraz uğraştırıyor. Yazma kısmı zaman alıyor ama akıp gidiyor. Düzenleme kısmı çok bir zamanımı almasa da ayrıntılı küçük küçük şeylerle uğraşmak benim için daha yorucu geliyor.
00:12 saatimiz ve ben bu yazıya başlarken kısa bir yazı olsun diyerek başladım. Biraz günlük - aslında bu durumda saatlik- gibi olsun ve kısa olsun dedim. Belki böyle bir seri de başlatabilirim, devamını getirirsem eğer. Güzel olabilir. Sizden gelecek etkileşimlere bakarak karar vereceğim daha çok. Şimdilik sayfamda bir kategoriye ait olmayacak. Ya da en alta bir tane küçük kategori oluştururum ve devam etmeye karar verirsem orası da hazır olmuş olur.
Ve zaman akıyor, 00:15 olmuş saat. Ben de sizinle bu paylaşımımın sonuna geldim zaten. Şimdi bu içeriği düzenlemeye geçiyorum, saat 00:16.
Not: Düzenlemeyle birlikte yazının tam yayınlandığı saat 00:30...
22 Mart 2026 Pazar
AZ AZ DÖRT GÜNÜM
Çok Maceralı Olmasa Da Geçirdiğim Dört Gün
1. Gün: Perşembe
2. Gün: Cuma
3. Gün: Cumartesi
Hava yine soğuk olduğu için yine içerde kuzinenin yanında sıcacık takıldım. Zaten çok fazla durmadık ve eve erken geldik.4. Gün: Pazar
Ufak bir yürüyüş yaptım. Yine onda da bir günlük hedefim var ve bu yürüyüşü yaparken de kitabıma devam ettim. İlerledikçe açılıyor kitap ve anlamlaşıyor. Nasıl bitecek, neler olacak, merak ediyorum yani. 20 Mart 2026 Cuma
HEM ANİ GELİŞEN HEM DE PLANLI BİR SOHBET
Teşekkürler...
Bugün her zaman ki yazı günümden farklı olarak ve kısa bir yazıyla buradayım. Bunun nedeni son birkaç gündür okuyucu sayımın artması. Beni okuyorsunuz, bunu görüyorum ve bu beni daha çok yazma istediğiyle dolduruyor. Daha önceki yazılarımda da dedim, siz burada olursanız ben de burada olurum. Siz gelirseniz ben de daha çok gelirim. Ve işte şimdi bu sözümü kanıtlamak için buradayım. Size bir şekilde ulaşmışım ve bunu beni aşırı mutlu ve aşırı istekli yapıyor. Normalde hafta iki ve bazen üç yazıyla sınırlandırmıştım kendimi ama bakın bugün bir farklılık oldu bile. Normalde pazar günü bir yazı yayınlamayı planlıyordum ki hala planlıyorum. Pazar günü yazı olacak yani yine de blogta ama bugün sizin için bir istisna yapıyorum. Son bir kaç günde bloğuma gelip yazılarımı okuyanlar için. Siz benim için özelsiniz çünkü beni desteklediğinizi hissediyorum. Çok teşekkür ediyorum ve beni okumaya devam edin diyorum. Sizinle daha birçok şey paylaşacağız beraber, buna inanıyorum.
Peki çaylar? Bugün çaylarınız var mı? Benim birazdan olacak. Bugün gün içinde çok içtim ama akşam da çaysız olmuyor be arkadaşlar. O yüzden şu an çayım demleniyor ve birazdan içeceğim. O zamana kadar sizin de çayınız yoksa hazırlayabilirsiniz. Çünkü bu arada ben de bu yazıya bir ara verip sizinle bugün bahsedeceğim bir konu üzerinde çalışmaya gideceğim. Evet bugün bir araştırma, okuma yapıp biraz bilgi edinip ondan sonra sizinle paylaşacağım bir konu belirledim.
Bekleyin beni birazdan dönüyorum...
Bir Yazar Üzerine Ufak Bir Sohbet
Geldim. Hazırlıklarım da tamam. Sizinle bugün bir yazar hakkında konuşacağız ve bilinmeyen bir yazar, kesinlikle değil kendisi; Ernest Hemingway... Yazarın daha önce hiçbir eserini okumadığımı üzülerek söylüyorum ki şu anda da okumaya başlamadım. Sadece okuyacağım kitabın, e-kitap formatında Lillian Ross'un yazdığı, yazarı tanıtan bir önsöz vardı. Ben de sizinle o önsözden alıntılar yaparak konuşacağım. Kitabı ondan sonra okumaya başlayacağım. Kitapla ilgili de yine bir sohbet konusu oluşturmayı düşünüyorum ancak bu daha sonra olacak. Çünkü biz bu kitabı, kitap kulübümüzle beraber okuduğumuz için ilk önce onlarla konuşup, tartışacağız ve sonra sizinle burada bir sohbet yapacağız. Yazardan okuyacağım kitap ise, Ya Hep Ya Hiç olacak. Bu da not olarak burada kalsın...
Şimdi başlayalım...
Lillian Ross bize Ernest Hemingway ve eşinin New York'a geldiği az biraz zamanda onlarla geçirdiği vakti anlatıyor:
'1949'un sonlarına doğru, Avrupa yolculuğuna çıkarken de birkaç; günlüğüne New York'ta kaldı. Kendisine mektup yazmış, geldiğinde görüşmek istediğimi bildirmiştim. Daktiloyla yazdığı yanıtında bunun çok iyi olacağını, havaalanında uçağını karşılamamı söylemişti.'
Bu vakit geçirdikleri zamanda da daha çok yazarın söylediği cümleler üzerinde durmuş ve kendi yorumunu nerdeyse hiç katmamış yazıya...
"Bir kitabı bitirdikten sonra ölüyorsun. Kimse de öldüğünü bilmiyor. Fark ettikleri tek şey, yazmanın korkunç sorumluluğunu izleyen sorumsuzluktur."
Demiş ve ardından bir eser yazmanın sorumluluğunu anlatmaya devam etmiş, Ernest Hemingway..
"Romancılar futbolculara benzemez, yarı yoldan dönmek yok, ölüm pahasına bile sonuna kadar dayanmak gerek."
"Sevmediğim insanların davranışları beni üzmez. Cehenneme kadar yolları var! Kötülük yapacaklarsa, bırak, yapsınlar! Kalecinin, top kaleye girdiğinde yakınmasına benzer bu. Topun kaleye girmesi kötü, ama beklenilecek bir şey."
Lillian Ross, yazara eleştirmenlerle buluşup buluşmayacağını sorduğunda veriyor bu cevabı yazar ve devam ediyor cevabına...
"İyi hatırlıyorum, Birinci Dünya Savaşı beni öylesine çarpmıştı ki, on yıl geçmeden üzerinde hiçbir şey yazamadım.
Savaşın bir yazarda açtığı yara çok uzun sürede kapanır. Savaşla ilgili hikayeleri eskiden yazmıştım."
"Bir kitabın deneyi, içinden atılan iyi malzemeye dayanır."
Yazar bu cümleyi de yazdığı eserlerinde kısaltmaya gitmesinin nedenini söylüyor. Yazıp yazıp sonradan eserlerini kısaltmak kolay bir iş olmasa gerek...
"Eskilerden sonra Cezanne en tuttuğum ressamdır. Harika, harika ressam! Degas başka bir harika ressamdı. Kötü bir Degas görmedim şimdiye kadar. Degas'nın kötü eserlerini ne yaptığını biliyor musunuz? Yakıyordu."
Ve yazarımız bu cümleyi de Lillian Ross'a beraber geçirdikleri son gün de gittikleri Metropolitan Müzesi'nde gezdikleri resim sergisinde söylüyor.
Bu yazıdan anladığım kadarıyla Ernest Hemingway, şehirlerden hoşlanmıyor, daha doğrusu New York'tan, kalabalıktan hoşlanmıyor. Yoksa Paris'i, Venedik'i sevdiğini dile getiriyor. Ama yine de Havana'da bir çiftlikte yaşamayı tercih etmiş. Bu av tutkusundan da kaynaklı olabilir. Avcılıkla aşırı ilgiliymiş ve bunu bir spor olarak yapmış.
Sohbetin sonu... Bugün bir kitapla ilgili değil, bir yazarla ilgili az konuştuk, daha çok onun cümleleriyle... İlerde belki böyle sadece yazar sohbetleri de yapmaya başlayabiliriz. Ben yazarken yine keyif aldım ve umarım siz de okurken keyif alırsınız. Tekrar size çok teşekkür ediyor ve hepinize sarılıyorum...
19 Mart 2026 Perşembe
KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI - WALTER MOERS
ABSÜRT BİR KİTAP
Merhabalar dostlar...
Bugün kitap sohbeti yapacağız sizlerle. Kitabı yine birkaç gün önce okuyup bitirdim. İnstagram hesabımda da bir gönderi paylaştım ama esas sohbet burada olacak. Kitabın aslında çok abartılacak bir yanı yok. Sadece ben böyle kitapların da hastası olduğum için biraz fazla konuşabilme ihtimalimi göz önünde bulundurdum.
Kitaba geçmeden önce, hepinizin bayramını en içten dileklerimle kutlarım. Her şey bu bayramda istediğinizce, gönlünüzce olsun...
KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI
Önsöz
Bir mavi ayının yirmi yedi hayatı vardır. Bu kitapta on üç buçuğunu anlatıp geri kalanlarına değinmeyeceğim. Ne de olsa, bir ayının sırları olmalıdır; bunlar onu daha çekici ve gizemli kılar.
İnsanlar bana sık sık geçmişte nasıl olduğunu soruyorlar. Yanıtım şu: Eskiden her şey daha boldu. Evet, eskiden gizemli adalar, krallıklar ve artık var olmayan kocaman kıtalar vardı. Şimdi uçsuz bucaksız okyanusun dalgaları altında yatıyorlar, çünkü su yavaş ve merhametsizce yükselmeye devam ediyor ve günün birinde gezegenimiz tamamen sular altında kalacak. Bu yüzden artık deniz seviyesinin çok üzerindeki bir uçuruma konan, denize açılmaya elverişli bir gemide yaşıyorum. Size az önce bahsettiğim sular altında kalan adaları ve ülkeleri, onlarla birlikte dalgaların altına batan yaratıkları ve harikaları anlatmayı teklif ediyorum.
İlk on üç buçuk hayatımın olaysız olduğunu söylersem yalan söylemiş olurum (ve herkes benim bir yalancı olmadığımı bilir). Peki ya Minik Korsanlar? Muzip Periler, Örümcek Cadı, Geveze Dalgalar, Mağara Cüceleri, Dağ Kurdu? Alp Canavarı, Başsız Bollog, Bollogsuz Baş, Göçebe Mugglar, Tutsak Serap, Yetiler ve Bluddumlar, Sonsuz Hortum, Rickshaw İblisleri?
...
KİTAPLA İLGİLİ AZ AZ DÜŞÜNCELER
Kitapla ilgili konuşmaya, onun önsözünden alınma birkaç cümleyle başlamak istedim. Hoşuma giden önsözlerden olmuştu ve bu önsözün Kaptan Mavi Ayı'nın kendi ağzından yazılan bir önsöz olması da beni cezbetti açıkçası. Kitap absürt denebilecek eğlenceli bir macera kitabı. Aslında çocuk kitabı olarak geçiyor ama bence çok çocuk kitabı da sayılmaz sanki. Çocuklar için biraz fazla kaçan yerleri olmuş. Ama dili gayet akıcı ve basit. Ama kitapta bahsedilen şeyleri beyniniz de canlandırmaya gelince ne basit dil ne de akıcılık çözüm oluyor.
Yazarımız; Walter Moers ki aslında kendisi yazardan çok karikatürist ve bu yüzden kitap da hayal gücünü bir hayli zorladığı için okuyucuya ipucu olsun diye araya çizimler eklemiş. Ben kitabın bu havasını da sevdim. Her sayfa size yeni bir şeyler vaat ediyor. Bunu okudukça hissediyorsunuz. Aslında kitabın kapağından da bunu hissetmemek elde değil.
Kitap edebi anlamda size bir şey katmayacak, bunu bilin. Sadece eğlenceli bir zaman vaat ediyor ki bu zaman 700 sayfalık, bol bol macera içeren, kurgusal bir otobiyografi olarak karşınıza çıkıyor.
Mavi Ayı, kendisinin nasıl doğduğunu ve ebeveynleri varsa kimler olduğunu bilmiyor. Bir zaman kendini Zamonia Denizi’nin ortasında bir ceviz kabuğunun içinde buluyor. Ve böylelikle hayatlarını yaşamaya başlıyor. Zamonia, dünyada bulunan kurgusal bir kıta ve Mavi Ayı'nın maceraları bu kıtada geçiyor. Bu kıtada o kadar değişik canavarlar, yaşam formları var ki… anlatamam. Hele bir Profesör Nightingale var ki… kendisi bir ansiklopedi yazıyor ve bu ansiklopedi bulaşıcı bakteriler sayesinde Profesör'ün beyinlerinden Mavi Ayı'nın beynine bulaşıyor. Bu ansiklopedi karşımıza çıkan her şeyle ilgili bizi anında bilgilendiriyor. Çoğu zamanda iş işten geçtikten sonra bilgi veriyor!
Evet yanlış okumadınız yukarıda 'beyinlerinden' dedim. Çünkü Profesör Nightingale yedi beyni olan bir Nokturnomat… O sadece ansiklopedi yazmıyor ve birçok icadının yanı sıra Nokturnal Akademi'nin de tek öğretmeni! Burada hemen kitaptan bu bölümle ilgili bir alıntıya yer vereceğim...
"...çünkü Profesör Nightingale bir Nokturnomat'tı, Nokturnomatlar Zamonia'daki (evrende değilse bile belki de bütün dünyadaki) en zeki varlıklardı. Günışığında IQ seviyeleri 4000'dir, ama karanlık çöktüğünde bu astronomik seviyelere ulaşırdı. Bu yüzden, Nokturnomatlar karanlığı tercih ederlerdi ve Nightingale` in Nokturnal Akademisi bu yüzden Gloomberg Dağları' ndaki karanlık ve karmakarışık mağaralarda yer alıyordu. Boş zamanlarında, profesör karanlığın daha karanlık yapılabileceği bir sistem üizerinde çalışıyordu. Bu amaçla, sadece kendisinin girebildiği karanlık bir oda kurmuştu. Kapıdan dinlediğimizde duyduğumuz sesler davetkâr olmaktan çok uzak olduğu için zaten içeri girmek gibi bir isteğimiz yoktu.
Sıradan bir Nokturnomat'ın üç beyni vardır, yetenekli bir Nokturnamat'ın dört, dahi bir Nokturnomat'ın beş beyni vardır. Profesör Nightingale'in yedi beyni vardı. Biri kafasında, dördü kafatasının dışında büyümüştü, altıncısı normalde dalağının olması gereken yerdeydi. Yedincinin yeri ise öğrencilerinin arasında sürekli spekülasyona neden olan bir konuydu."
Nightingale ve Nokturnal Akademi de, Mavi Ayı’nın sadece bir hayatında karşımıza çıkıyor. Diğer hayatlarında daha ne maceralar yaşadı bir bilseniz! Aslında tüm hayatlarında yaşadıkları bir şekilde diğer hayatlarına ince ince bağlanıyor en azından değiniyor. Genelde bizim Mavi Ayı’mız macera üstüne macera yaşıyor ve sürekli tehlikeli durumlarla burun buruna geliyor. Ve bir şekilde de bu durumlardan ucu ucuna kurtuluyor.
Yazarın aslında başka kitapları da varmış. Hepsi de Zamonia denilen kurgusal kıtada geçiyormuş. Ama malesef bu kitaplar Türkçeye çevrilmemiş. Nedeni de sanırım çok okuyucusu olmamasından kaynaklı. Zaten bu kitabın da bildiğim kadarıyla tekrar basımı olmamış. Yani şu an okumak isterseniz bulamayabilirsiniz sanırım. Ama güzeldi. Ben sevdim. Absürtlük denince de ben işte! 😜 Seviyorum böyle kitapları. Eğlenceli bir zaman, farklı bir tat, beklenmedik şeyler çıkarıyor karşınıza...
Bugünlük de bu kadar olsun... Kendinize iyi bakın. Tekrardan, iyi bayramlar...
13 Mart 2026 Cuma
KORNELYUS'UN EZGİSİ/ŞEDARABAN/DOKUNULMAZ ÜÇLEMESİ - NEDRET KILIÇ
BİR TÜRK YAZARDAN KAFA YAKAN ÜÇLEME
Merhabalar…
Biraz
yoktum ortalarda ve bu sürede kendimi kaptırdığım, gerçek dünyayla iletişimimi
koparan bir üçlemeyle zaman geçirdim. Bugün de o üçleme hakkında konuşacağım.
Bu kitaplarla ilgili anlatılacak çoooook fazla şey var. Uzatmadan başlamak gerek sanki...
Öncelikle şunu belirtmek isterim. Ben
bir kitabı okurken o andaki düşüncelerimi, notlarımı bir yere yazar. Sonradan
onları toparlayarak bu yazıları kaleme alırım. Bu yazım da o şekilde olacak.
İlk olarak Korneylyus’un Ezgisi ile ilgili onu okurken aldığım düşünceler
olacak. Sonra Şedaraban, ondan sonra Dokunulmaz ve en son da kitap ve yazarla
ilgili genel düşüncelerimi anlatacağım. Daha önceki kitap yazılarıma göre uzun
olabilir. Çünkü yukarda da dediğim gibi çok fazla konu, karakter, yaşam, hayat
ve düşünceler mevcut. düşünce kısmı bana ait. 😄
Kornelyus'un Ezgisi
Kitaplarımızın
yazarı Türk; Nedret Kılıç… Ama aslına bakarsanız kitabın içeriği sanki bir Türk
Edebiyatı gibi değil de yabancı bir yazarın elinden çıkmış gibi. Lütfen bunu
yanlış anlayıp da Türk yazarları yeterli bulmadığımı düşünmeyin. Tıpkı bu
yazarımız gibi çok iyi yazarlarımız var. Sadece kitabın içeriği konusu
bakımından ben yabancı yazarların tarzına daha çok benzettim. Çünkü Türk
yazarlardan bu tarzda çok iyi bir
kitap okumadım daha önce.
Kitabın
farklılığına gelirsek... içinde birçok farklı konularla ilgili birçok bilgi var
ve bu kısımlar benim kitapta en çok okumayı sevdiğim bölümler oldu. Diğer
bölümler resmen bir felsefe öğretisi gibiydi ve bu beni aşırı zorladı. Hem
düşünme olarak hem de okuma olarak. O kısımlarda düşünmekten dolayı okuma hızımda
düştü.
Kitabın
bu karanlık masalsı havası biraz yazım biçiminden de kaynaklanıyor. Kimi yerler
düz yazı iken kimileri şiir tarzında akıyor. Ama düzyazı kısımları da bir o
kadar şiirsel...
Bu arada bir parantezle araya gireceğim...
Benim anlamadığım, üstüne uzun uzun düşünüp çözemediğim kitaplarla ilgili
sorunlarım var arkadaşlar. Böyle kitapları içerik olarak aşırı beğeniyorum ki beni
düşünceden düşünceye sevk ederken yeni birçok şey katıyor ve her şeye farklı
bir gözle bakıyorum. Bu durum hoşuma gider. Çünkü bir şeyler keşfetmiş, yeni
bir şeyler öğrenmiş oluyorum. Ama diğer yandan sonuca ulaşmayıp ucu açık kalan
ve aşırı düşüncelerde boğulmama sebep olarak biten böyle kitaplarda da
dellenmeye başlıyorum. Bu durumda hoşuma gitmiyor, kısaca. Ama gel gör ki iki
hissiyatı yaşatan da genelde tek kitap olur. Felsefe, psikoloji ağırlıklı
kitaplar....
Ve
evet Kornelyus’un Ezgisi de böyle bir kitaptı... Hem sevdim hem sevmedim ama
devam iki kitabı daha var. Belki onları okuyunca bir şeyler çözülür ve ben
sevdiğime karar veririm. Dürüst olursam sevdim aslında. Ama o sonu, çözemediğim
için deliriyorum. Bu kitabı okuyan ve anlayabilen varsa bana anlatsın.
Gerçekten benim düşüncelerim bir türlü sonuca varmadı. Aslında düşündükçe ufak
ufak varıyorum gibi de oluyor ama olmuyor gibi de. Sürekli bunu düşünemem ki
ben?! Takıntılıyım da, maalesef! “Ama belki yazar da aslında varmamıştır
sonuca...” deyip kendimi rahatlatmaya çalışayım burada!
Okurken
kafam çok dağıldı ve aslında bazı yerlerinde de aşırı odaklandığımı
söyleyebilirim.
Ben
şimdilik araya günlük bir öykü alacağım ki biraz kafam dağılsın. Sonra yazarın
ikinci kitabına başlayacağım.
Sonuç
olarak kitap yukarıdan da anlayabildiğiniz gibi değişik... O yüzden kitabın içeriğini
anlatamıyorum. Ama şöyle bir şey söyleyebilirim sanırım:
Kornelyus’un
Ezgisi; atalardan başlayan bir hikayede, sülalenin son temsilcisinin
yaşadıklarına değiniyor. Gerçek, mistizm, psikoloji, felsefe ve karanlık bir
masal tadında karışık bir şekilde ilerliyor. Okurken çok fazla karakter ve
onlarla ilgili birçok olay oluyor. Bu anlatılanlar bir yerde sonuca bağlanacak
ama o sonuç burada değil!
Şedaraban
Bu
kitapta, ilk kitaptaki karakterlerle az çok bağlantılı ama farklı kişilerin
hayatını okuyorsunuz ve bu kitap Kornelyus’un Ezgisi’ne göre daha akıcı. İlk
kitaptaki o felsefe ve psikolojik yoğunluk bu kitapta çok fazla yer almıyordu.
Daha çok olaylar vardı ve dolayısıyla dili daha akıcıydı. Ama kitabın sonu sizi
çarpıp geçiyor resmen. Hiç beklenmeyen bir sonla vuruluyorsunuz. Halbuki
kitabın sonu da ilk sayfadan belli ama öyle olmuyormuş o iş…
Bu
kitapta ilk defa karşımıza çıkan Anton karakterinin kitabın başında intihar
ettiğini görüyoruz. Ama bu aşamaya nasıl geldiğini, hayatının nasıl aktığını ve
onunla birlikte çeşit çeşit bir sürü karakterlerin de hayatını okuyoruz. Sonuç
değişmeyecek, Anton öldü(?). Ama ölümünün ana sebebi kitabın sonuna kadar saklı
sürüyor ve son sayfa da resmen beyninizde patlıyor okuduğunuz o kelimeler.
Kitapta da orada bitiyor.
Kitapta
yine birçok şeye değinmiş yazar. İlk kitaptan farklı konular ama bir o kadar da
gerçek hayattan konular.
Anton
karakterine üzüldüm özellikle kitabın sonunda. Ama yine de bu kitapta en
sevdiğim karakter Nora oldu benim için… Bunun nedenleri var ama burada
söyleyemeyeceğim nedenler. Kitapları okumalısınız yoksa sürprizi kaçar.
Şimdi
sıra son kitaba geldi. Bakalım beni neler bekliyor? Her şeyi bir çözüme
kavuştaracak mı, sona bağlayacak mı yoksa daha beter karıştırıp, “Gerisini de
sen bul,” deyip beni ortada bırakacak mı yazar… açıkçası merak içindeyim.
Son kitaba geçmeden araya yine ince bir kitap attım. Çünkü benim için yine sindirilmesi gerekiyor bu kitabın da. Yine bir müddet kitap hakkındaki düşüncelerimle baş başa kalmalıydım.
Dokunulmaz
Bu
kitapta da yeni yeni karakterler eklemiş yazar. Bu kadar çok karakter olması
biraz yordu açıkçası. Az biraz kafa karışıklığı oldu ama daha çok yordu. Yani,
“Gerek var mıydı?” dedim. Gerek varmış, okudukça anladım. Bu kadar çok
karakterin hayatlarının birbirine karışmasını okumak ilgi çekici bir deneyimdi
benim için. İlk iki kitaptaki karakterlerin olsun, bu kitaptaki karakterlerin
olsun, ufak bir bağlantısı illa ki var.
Ama
bu kitap diğer iki kitaba göre daha bir dünyevi geldi. İlk kitap felsefe
ağırlıklıydı. İkinci kitap ise sanat ağırlıklı diyebilirim sanırım. Bu kitap
ise daha siyasi, tarih ve daha elle tutulur olaylarla aktı. Ama ne akmak…
Çözüldü sandım, bozuldu. “Hadi be’” dedim, belli oldu. Anladım bir ara kitabı,
bir iki eksik vardı. Onları çözecek dedim. Karmakarışık yaptı. “Ya yazar, dalga
mı geçiyorsun?” dedim. Ama gayet ciddiydi belli.
Kitabı
okurken ilk iki kitabı unuttum bir ara. Sanki sıfırdan bir kitap okuyor
gibiydim. Hangisi gerçek, hangisi değil durup düşündüm hatta bazen. “Boşver,”
dedim sonra. “Oku, aksın gitsin işte…” En son öyle de yaptım ve kitabın ritmine
kapıldım.
Kitapları
okurken aklımda sürekli düşünceler de akıyordu bir yandan. Durup bir yerinde
kitabın düşüncelere dalıyor o düşüncelerimi not alıp tekrar okumaya devam
ediyordum. Tabi ki düşüncelerim okuduğum kitap ve kurgusuyla ilgili… O düşüncelerin
birisi de bu kitapta, “Neden ilk iki kitabı yazdın, direkt bunu yazsaydın ya,”
oldu. Bir de son kırk sayfayı ayrı bir kitap yapsaymış. Daha muhteşem olurmuş.
Bence o sayfalar ayrı bir kitap olmayı hak etmiş. Ben isterdim.
Bu
kadar kafa karışıklığına rağmen kitapları sevdim. Delirtse de hoşuma gitti. Ama
esas sevmemi sağlayan sanırım yine o son kırk sayfa oldu. Ve seride neden
bilmiyorum ama Dokunulmaz’ı daha çok sevdim. Ana karakterleri daha iyi
tanıyabildiğimiz için belki de. Yani tam tanıma denmez buna ama onları sanki
ilk iki kitapta bu kadar çıplak tanımamıştık, karakter olarak. Ve evet yazar
çok iyi ruh hali analizleri yapmış. Karşımdaki her karakter gerçek gibiydi. Ne
kadar gerçek olmalarını istemesem de çoğu zaman…
Ve son bence çözüldü. Ben bu sonu kabul ediyorum. Kafa karışıklığım gitti. Olayları anladım. Mantıklı bir çerçeveye oturdu, kendi içinde. Evet rahatım ve okuduğum için aşırı memnunum. İlk kitapta bayağı zorlamıştı ama bu son kitapta onu telefi etti.
Genel olarak üçleme ve yazar hakkında da biraz konuşayım ve sonra bugünlük final yapalım yazımıza...
Öncelikle
teşekkür ediyorum yazara. Emeği çok büyük. Bence bu kitapları yazarken de
özveride bulunmuş çokça. Çok uğraşmış, araştırmış, incelemiş; kendi kafasının ve
karakterlerinin kafasının içinde bizi dolaştırabilmiş. Değişik kafaları olan yazarlardan
ve bu kesinlikle bir iltifat!
Kitabın
içeriğindeki konuların, karakterlerin daha ayrıntısına girilse nerden baksanız
on kitap daha çıkarmış karşımıza. İsteseniz bu yapılırmış. Ama yazarımız kendi
tarzını konuşturmuş ve bu şekilde yapmış. İyi de yapmış. Az ama doyurucu olmuş
Öz demiyorum çünkü öz kelimesi kesinlikle uymuyor.
Kitabın
konusunu söylemiyorum. Çünkü kitapların üçünün birden konusunu ilk iki kitapta
seziyorsunuz ama son kitapta açıkça belli oluyor. Bakın olay değil, konu diyorum!
Demem o ki okuyacaksanız birçok şeyi düşünüp taşının öyle karar verin. İlk
başta sizi bir delirtecek, buna hazırlıklı olun mesela; boş bir okuma
olmayacak, dünyadan harbi harbi kopacaksınız. Bunu göze alın ve kitapların
hakkını verin. Yoksa çok haksızlık olabilecek, değerinin anlaşılması kolay
olmayacak kitaplardan. Okunulması gerekiyor ama bilinçli bir şekilde. Naçizane tavsiyemdir.
Yazarın kafa yapısını görün, görmenizi isterim ve üzerine sizinle derinlemesine
sohbet etmek, fikir alışverişinde bulunmak, deneyimlerimizi karşılaştırmak beni
aşırı memnun eder. Çünkü bunlar tam da öyle kitaplar; üzerine konuşulması,
düşünülmesi, paylaşılması gereken kitaplar… Ama kendinize uygun olup olmadığına
siz karar vereceksiniz.
Son
olarak merak edenler için kitap, biraz Böyle Buyurdu Zerdüşt, biraz Puslu
Kıtalar Atlası ve biraz da Agota Kristof’un Büyük Defter/Kanıt/Üçüncü Yalan
üçlemesini andırıyor. Hepsinin karışımı gibi bir şey. Bu saydığım kitapları
okuduysanız bu üçlemeye güzel referanslar olabilir. Kendiniz karar veriniz…
Ama
ben bu üçlemeden gönül rahatlığı ve oldukça memnun şekilde ayrılıyorum.
Teşekkür ederim, Nedret Kılıç… bana böyle bir deneyim yaşattığın için!
Ufak Bir Hikaye...
AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -2-
BİR AİLE MESELESİ 16.08.2025/17.08.2025 7 Ben masada oturmuş sadece konuşulanları düşünmeye başlamıştım. Çevremdeki üç insan da ko...
.jpeg)


.jpeg)


.jpeg)








.jpeg)



