Hakkımda

Fotoğrafım
Çaylarınızı kapıp gelin ve sizinle güzelce bir muhabbet kuralım. Hayattan birazcık kopmaya hakkınız olsun değil mi? Bakmayın sayfamda çok aktif olamadığıma ama siz gelirseniz eğer, bu sayfamda daha çok aktif olmamı gereltirecek ve işte o zaman beraberce bir şeyler başarmış olacağız. Dikkat edin; biz diyorum, ben değil! Çünkü bu sayfayı ben oluştursam bile sizsiz hiç bir şey başarılı olamaz. Unutmayın ki, ilk başta ben bu sayfayı kendim için kurmuş olsam da, daha sonra paylaşacak kimsem olmadığı için bana hiç bir yararı olmadı. Bu yüzden size ve paylaşacaklarımıza ihtiyacım var. Haydi o zaman, daha ne bekliyorsunuz! Bir çay koyup gelin yanıma, daha paylaşacak bir çok şeyimiz var. :)
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2026 Perşembe

ŞEFFAF - STEPHEN KİNG

BİR 'KİNG' ESERİ

        Bugün biraz uzun bir okumanın ardından sizinle sohbet edeceğimiz kitap, Şeffaf ve onun ünlü gerilim yazarı Stephen King. Aslında yazardan çok bahsetmeyeceğim bugün. Ona ayrı ve uzun bir yazı gerekir. Sadece naçizane ben bir kaç kitabını okudum ve hala okuyorum. Çünkü öyle bir yazar ki kendisi okumakla bitmiyor. Bitmeyecek gibi de duruyor. O yüzden bugün Şeffaf'la başlıyoruz sohbetimize...
    Şeffaf esas olarak üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Bobbi Anderson ve Jim Gardener'ı ayrıntılı bir şeklide tanıyoruz. Kitap; Bobbi Anderson'un çiftliğinin arkasında bulunan ormanda, ayağının bir şeye takılmasıyla başlıyor. Ayağının takıldığı şey ise bir 'ufoya' çok benziyor. Bobbi ayağının takıldığı bu şeyi kimseye haber vermeden kazıp çıkarma derdine düşüyor. Ama tek başına bunun üstünden kalkamayacağını anlayınca telepati yoluyla yakın arkadaşı ve belki de sevgilisi olan Gard'a yani Jim Gardener'a sesleniyor. Onu yanına çağırıyor. Gard da o sıra, o kadar kötü bir dönemden geçiyor ki intiharı düşündüğü bir zamana denk geliyor, Bobbi'nin ona seslenmesi.
    Kitabın ikinci bölümünde ise, işte Bobbi ve Gard'ın ortaya çıkarmaya çalıştığı şeyin kasabada yaşayan diğer insanlar üzerindeki etkisini okuyoruz. Çıkarmaya çalıştıklarının artık kesinlikle bir 'ufo' olduğu ortaya çıkıyor ve bu şey kasabadaki insanları değiştirmeye başlıyor, öncelikle duygu ve düşünce olarak... ve yavaş yavaş ortalık karışıyor.
    Üçüncü bölümde ise artık her şeyin çığırından çıkmaya başladığı olayları okumaya başlıyoruz ve sayfa 714'e geldiğimiz de olaylar doruk noktasına doğru bizi iyice heyecanlandırıyor ve geri kalan 100'ü geçkin sayfayı bir solukta okumaya sevk ediyor sizi kitap!
Kitabın özeti bu şekilde... 

    Gerilim dolu yüksek bir King bilimkurgu eseri... Bu kitapta King, Çernobil Faciası'nın üzerinden iki yıl sonrasında geçen olayları anlatıyor. Bu yüzden kitapta çok fazla nükleer santraller ve onların yarattığı radyoaktiviteyle gelen insan sağlığını tehdit eden zararları işlemiş. Ama kitabın esas konusu bu değil, tabi ki uzaylılar... Evet bu kitapta karşımıza 'Dünya dışı' varlıklar çıkıyor ve onların insanlar üzerindeki etkilerini okuyoruz.

    Bobbi'nin ormanda dolaşmasıyla başlayan kitap sizi hazırlamadan direkt germeye başlıyor. Sürekli bir diken üstündelik her kelimeye sinmiş durumda, sizi sürekli rahatsız ediyor. Ben kitabı okumaya gece 11:00 gibi başladığım için belki de böyle hissetmiş olabilirim. Ama yine de King'i gece okumanın zevki de bir başka oluyor. Herkes uykuda, etrafta tık ses yok ve sen kurgunun içindesin!!! Tüylerin ürpermesi oraya kadar ulaştı mı?
    İşte bu kitap bana bu hissiyatı sonuna kadar verdi.

    Kitap ilerledikçe yine karakterleri uzun uzun tanımaya başlıyoruz. Bu da King'in sevdiğim bir başka tarzı. Normalde bu kadar uzun anlatımlar beni sıkar ama King bir karakteri öyle eviriyor, çeviriyor ki o karakterin bir an gerçek bir insan olduğunu hissetmeye başlıyorsunuz. Ayrıca yarattığı karakterlerin hemen hemen hiçbiri mükemmel değil. Tam olarak insanlar, iyi ve kötüsüyle... Onun kitaplarında kahraman yok insan var. Karanlıkla, dehşetle ve bazen de esrarengiz olaylarla karşılaşan ve bu durumlarla baş etmeye çalışan insanlar var, onun kurgularında. Ve yine bu kitapta da öyleydi.


    Bobbi bir kahraman gibiydi başlarda ama olmadığı ortaya çıktı. Gard zaten baştan beri bir kahraman sayılmazdı. Bir şeyi başarmış olması onu bir kahraman yapmıyor maalesef. Benim için bu kitap da kahraman diye nitelendirebileceğim kişi Ev Hillman olur. Bu cümleden sonra da bahsettiğim bu üç karaktere biraz değinmek istiyorum.
    Bobbi Anderson ile başlayalım. Bobbi ana karakterdi. En azından ilk bölümde öyleydi. Gerçi kitabın bir çok ana karakteri vardı ve Bobbi en başından beri bu durumda kaldı. Bobbi aslında nazik ve merhametli bir kovboy romanları yazarı. Dayısı ölünce, onun çiftliğine yerleştiğinden beri de kasabanın çok sevilen bir sakini olmuş. Ama ne yazık ki Bobbi bir King karakteri... Ve kaderi belli!
    Gard ise bir alkolik. Ama bunun yanında nükleer enerji karşıtı ve bu santrallerin dünyaya, insanlara verdiği zararları anlatarak insanları bilinçlendirmeye çalışan bir şair. Sırf bu hassaslığından dolayı da kendisinin bir alkol problemi var. Ne yazık ki dünyayı bilinçlendirme çabasını da alkolden dolayı kendinin en kötü versiyonuyla yapıyor. Gard sorumsuz. Ve bu yüzden de yaptığı her şey bir işe yaramıyor. Kitabın sonlarına doğru bir şeyleri becerdi ama bu da Ev Hillman'ın onu zorlaması sayesinde oldu. O yüzden şimdi de torunları için son nefesinde bile çabalayan bir dedeye geliyoruz, Everett Hillman...
    Bence kitaptaki kahramana en benzeyen karakter Ev Hillman'dı. Torunlarının birisini felaketten uzaklaştırabildi. Diğerini de kurtarmak için her şeyini ortaya koydu. Hatta son nefesine kadar bunun için çabaladı desem, doğru olur. Bunlarla kalmadı, olaylarla baş etmesi gerekirken Gard'ı düştüğü çukurdan çıkardı. Onu sürekli destekledi ki kendisi hiç bir işe yaramaz şekildeydi. Ama sonunda çabaları boşa gitmedi ve Gard'ı da kendi gibi bir kahramana çevirebildi sayılır.
    Bu üç kişi hariç bir de Ruth McCausland var, üstüne konuşmak istediğim. Ruth, böyle uzun bir kitaba göre (kitap 822 sayfa) çok az vakit geçirdi bizle. Ev Hillman gibi tam bir kahramandı ama o sonuna kadar direnebilecek bir durumda değildi. Ama kitapta göründüğü süre boyunca elinden geleni yaptı. O yüzden bu sohbette ona da yer vermek istedim.
    Bu karakterlerden hariç bir çok karakter geldi, geçti, devam etti, sonradan gitti, sonradan tekrar girdi. Bol bol karakterli bir kitap, her zaman ki King tarzı...

    Artık son bir kaç cümleye geldim bu kitapla ilgili. Onları da sizle paylaşıp vedamızı edeceğiz bugünlük...
    Kitabın orjinal adı olan, The Tommyknockers... Ben bu adı daha çok beğendim. Adın nerden geldiğini kitabın ilk başında yazar kendisi açıklıyor ayrıca kitabın içeriğinde de bu açıklamalara denk geliyorsunuz. Yani, "Keşke orijinal ismiyle çevrilseymiş," dedim. Şeffaf'ta olmuş, ama...    
    Bir de son olarak; bazı kitaplar, günlük hayattaki bazı şeylerle aklınıza gelebiliyor. Mesela, 'pancar' dendiğinde benim aklıma direkt 'Parfümün Dansı' gelir. '19' dendiğinde de başka King eserleri olan 'Kara Kule' serisi kitapları gelir. Bu kitapta da yine öyle bir şey kazındı hafızama, pil... Bundan sonra nerde 'pil' görsem artık istisnasız Şeffaf aklıma gelecek. Hafızaya kazındı. Bunun nedenini ancak kitabı okursanız öğreneceksiniz. Ben burada anlatmayacağım. Sadece bilin istedim...

    Bugünlük bu kadardı benden. Bir kitap üzerine uzun bir sohbet yaptık bugün. Genelde bu kadar uzun olmazdı sanki kitap sohbetlerimiz ama King konuşturur.
Diyorum ve kaçıyorum...

30 Mart 2026 Pazartesi

YA HEP YA HİÇ - ERNEST HEMİNGWAY


Kitap Kulübü İle Okunan ve Üstüne Konuşulan Bir Kitap


    Merhaba dostlar, sizinle bugün kitap sohbeti yapacağız. Kitabımız Ya Hep Ya Hiç ve yazarı Ernest Hemingway... Kitap, kitap kulübümüzde ortak kararla seçtiğimiz bu ayın kitabı. Her ay bir bir üyemiz bir kaç kitap seçeneğiyle geliyor ve biz de oylamayla bir sonraki ayın kitabını belirliyoruz. Bu ayda klasik bir yazar tercih ettik.


    Gelelim şimdi kitaba... 
Kitabın realist üslubu bence çok kuvvetliydi. Romantizme çok az kaydığında bile hemen uzaklaşıp realizme geri dönmüş. Arka planda kapitalist sistemin oturmaya başladığı yıllarda hayatta kalmaya çalışan sosyal sınıfın, işçi sınıfının insanlarının anlatıldığı bir eser. Dili sade, gayet akıcı ve okurken kitabın içine girmek de bir zorluk çekmiyorsunuz. Ama... 


Ama...


    Evet bir 'ama'sı var bu kitabın bana kalırsa. O da kitabın kopuk kopuk ilerlemesi. Yani şu şekilde anlatayım... Yazar bir ara ana karakteri bırakıp başka karakterlerin hayatına geçti. Bir yerde bu insanlarda olaya dahil olacak diye bekledim. Olmadı. Onların hikayesi ayrı bir şekilde kaldı kenarda. Kitabın ortaların da girdi bu karakterler, sonuna doğru çıktılar hikayeden. Ki onların hikayesi de bir çözüme ulaşmadı açıkçası. Karakterler arasında bağlantı vardı aslında ama olaylar arasında çok bir bağlantı yoktu. Bu da bazen kafa karışıklığına ve eserden uzaklaşmama neden oldu.
    "Neden yaptın bunu yazar?" dedim. Yani bence kitap gelişmeye açıkmış ama kurgu aceleye gelmiş gibi hissettim. Sanki yazar ne yazacağına karar verememiş de her oturuşunda farklı farklı bir şeyler yazmış gibi hissettim.


Çeviri Sıkıntısı Olabilir Mi?



    Daha sonra bu durumun yani kopukluğun, 
belki de kitabın dilinden çok çeviriden de kaynaklı olabileceği aklıma geldi. Dolayısıyla çevirmeni biraz araştırdım. Çevirmen; kitabı çevirmemiş, direkt olarak Türkçeleştirmiş. Yani bu durumu hem sevdim hem de sevmedim. Çeviriler de genelde farklı yollar izleniyor. Birisi kitabı normal çevirip çevrilen dilin özelliklerini dipnot olarak vermek; diğeri de bu eser gibi, çevrilen dildeki özellikleri çevirdiğin dile uyarlamak. Umarım derdimi anlatabilmişimdir burada... Benim de bu iki farklı çeviriden seçtiğim bir taraf yok. Bence kitabın içeriğine göre karar verilmesi gerek diye düşünüyorum, çevirmenin kendi tarzından çok. Bu kitap içinde bu çeviri tarzı olmamış diye düşünüyorum. Ama kesinlikle kötü bir çeviri değildi.
    Bu kitaptaki çevirmenimiz Tarık Dursun K. da ülkemiz de tanıdık bilindik bir yazarmış kendisi. Araştırdığımda gördüm fakat ben hiç böyle bir yazarımız olduğunu bilmiyordum. (Burada utandım!) Bu durum da aslında biraz kendimi eleştirmeme sebep oldu diyebilirim.


İleride de Okunacak Bir Yazar


    Yukarıdaki nedenlerden dolayıdır ki Hemingway ile bu kitapla tanışmayı istemezdim. Çünkü onun daha ön planda olan kitaplarıyla daha iyi olurdu sanki bu tanışma. Ama kitabı sevdim sadece yazarın diğer kitapları daha iyidir diye düşünmekteyim. Bu da demek oluyor ki en bilindik eserlerini de ilerde okuyacağım. Hem yazarın üslubu bu şekilde mi, onu da öğrenmem gerekiyor. Yoksa bu kurduğum cümlelerin hepsi bir yerde yazara haksızlık olur gibi hissediyorum.

    Bugün kısa bir yazı oldu ve sohbetimizin sonuna geldik. Son olarak da bu sohbeti kitaptan bir alıntı ile bitirmek istedim. Kendinize iyi bakın dostlar...


"Ama birileri karnını doyuruyorsa benim ailem de doyuracak. Yapmaya çalıştıkları şey, buranın dışındaki siz Conch'ları açlıktan öldürmektir. Böylece gecekonduları yıkıp bina dikecekler ve burayı turistik bölge yapacaklar. Benim duyduklarım bunlar. Tonla arsa alıyorlarmış. Yoksul halkın açlıktan ölmelerini ya da başka yerlerde açlıktan ölmek için çekip bu ellerden gitmelerini bekleyeceklermiş. Buralarını, arkalarından turistler için güzel bir eğlence yerine dönüştüreceklermiş. Kulağıma çalınıp duruyor."

26 Mart 2026 Perşembe

YENİ BAHAR (ZAMAN ÇARKI 0) - ROBERT JORDAN


ZAMAN ÇARKI DÖNER

VE ÇAĞLAR GELİR GİDER

OLMUŞ OLAN, OLACAK OLAN

VE OLMAKTA OLAN

HER AN GÖLGENİN ALTINDA EZİLEBİLİR


BIRAKIN EJDER BIR KEZ DAHA

ZAMANIN RÜZGARLARINA BİNSİN.


    Bence bu sohbete en uygun başlık da bu olurdu zaten. Uzun soluklu bir efsanenin her başlangıcında karşımıza çıkan cümlelerle efsanenin ilk başlangıcına anca bu cümleler yakışırdı.

    Bugün sizlerle efsane bir epik fantastik kitap serisi olan Zaman Çarkı'nın başlangıç kitabı, Yeni Bahar ile ilgili sohbet edeceğiz. Ama kitaba geçmeden önce seriyle ilgili sizinle paylaşacağım çok kısa şeyler olacak. Sonra, Yeni Bahar... 

    Seriyi uzun bir okuma sürecinin ardından geçen yıl ocak ayında finale ulaştırmayı başarmıştım ve çok da tadı damağınızda kalan bir tatla bittiydi. Ama o evrene veda edemeyeceğimi hemen anlamıştım. O yüzden de bu kitabı saklı tuttum, zamanı gelince okumak için. Ve nihayet bu yıl bu kitabı doğum günüme denk getirerek kendime ufak bir torpil geçtim.

    Zaman Çarkı evrenine veda ettiğime bakmayın, oraya tekrar dönme isteği sürekli aklıma geliyor. O yüzden kendimi durdurmak ve okumak istediğim başka kitaplara haksızlık olmaması için bir karar verdim: 40 yaşıma gireceğim yıl tekrar bu seriyi okuyacağım...

    Evet bu birazcık uzun süreli bir plan ve hayatta ne olacağı bilinmez ama bu plan yapmaya da engel olmuyor. O yüzden 2031 yılı benim için Zaman Çarkı tekrar başlangıç yılı olacak diye ümit ediyorum.                                                                               

    Şimdi gelelim az az Yeni Bahar hakkında konuşmaya...

    Serinin başlangıcında da okuyabilirsiniz bu kitabı ya da benim gibi sona da saklayabilirsiniz. Benim için son olması daha iyiydi. Zaman Çarkı evrenine tekrar dönüş, ufak bir kesitine bir bakış... oraya olan özlemimi birazcık yonttu. Ama yine de özlem hep var olacak!

    Bu kitapta Moiraine ve Lan gibi aslında iki farklı karakterin bir amaç uğruna nasıl bir araya geldiklerinin hikayesi anlatılıyor bize. Ariel savaşıyla birlikte Ejder Dağı'nın eteklerinde başlıyor kitap; Tar Valon, Beyaz Kule'de Yenidendoğan Ejder’in kehanetiyle devam ediyor ve kurgu ilerledikçe, Sınır Boyları ile Afet'e kadar uzanıyoruz.

    Kehanet sırasında Beyaz Kule’de Siuan ve Moiraine’ni Kabuledilmiş olarak görüyoruz ve onlar bu kehanete şans eseri şahit oluyorlar. Ve hayatlarının amacını o anda belirliyorlar; Yenidendoğan Ejder’i bulmak ve gelecek için onu eğitmek... Çünkü tüm dünyanın geleceği Yenidendoğan Ejder’e bağlı olacak.



"Değiştirilmesi gereken bir şey varsa ve elinden geliyorsa değiştir, ama değiştiremeyeceğin şeyle yaşamayı öğren. Yoksa mideni bozmaktan başka bir işe yaramaz..."


    Siuan ve Moiraine burada o kadar gençler ki... Onları böyle görmek garip hissettirdi. Hatta Siuan gençken bence aynı Nynaeve'miş! Okurken çokça Nynaeve aklıma geldi. Hatta bazen O'ymuş gibi kafamda canlandı, ister istemez.

    Daha sonra bu iki önemli karakterin yani Siuan ve Moiraine'nin Şal alışlarına da şahit oluyoruz. Şal'a terfi edip tam bir Aes Sedai olduktan sonra amaçları doğrultusunda araştırmalarını daha da geliştirecekken önlerine engeller çıkıyor. Özellikle Moiraine'ni bayağı kısıtlayan bir engel var ki önünde bu da onun Kule'den kaçmasına neden oluyor.


'Kule'nin ördüğü entrikalar, Zaman Çarkı'nın dokuduklarından daha az amansız değildi.'


    Moiraine'nin bu kaçışında serinin daha önceki kitaplarında çok sevdiğim bir karakter de azıcık göründü, Cadsuane... Özlediğim az sayıdaki Aes Sedai'lerdendir kendisi... Moiraine kaçtığında Siuan Kule'de kalmıştı. Ama sonradan o da Moiraine ile iletişime geçti ve Sınır Boyları'nda Yenidendoğan Ejder arayışında bir araya geldiler. Aynı zaman da Lan de oralardaydı.

    Sınır Boyları'nda geçirdikleri zaman da iki Aes Sedai'mizin şüphelendikleri bir şey oldu, Kara Ajah... Ve bu şüpheden çok zaman geçmeden Kara Ajah’ın gerçek olduğunu fark edip kendilerinden başka hiç bir Aes Sedai'ye tam olarak güvenemeyeceklerini öğrendiler. Bu Kara Ajah’ın gerçekliğine Lan de şahit olduğu için o da geride güvenilecek tek kişi oldu. Üç kişi derin bir sırrı saklayarak ve tek bir amaç için yıllarca sürecek bir arayış peşine düşüyorlar. 
Böylelikle Siuan ve Moiraine birlikte geleceği etkileyecek örgüyü örmeye başlıyorlar.                                                                               


"Ancak aptallar zamanından önce ölmeyi seçer. Muhafız'ım olmanı istiyorum, Lan Mandragoran."


    Kısaca Zaman Çarkı, Yenidendoğan Ejder’in dünyaya gelmesiyle başlıyor esasında...


'...ama korku, kötü bir araçtı ve eninde sonunda onu kullanan kişiyi keserdi.'

24 Mart 2026 Salı

SAATLİK PAYLAŞIM '0'

 Saatle İlerleyen Bir Yazı


    Merhabalar, ben geldim. Bu yazıya başlarken saat şu an 23:51.

    Bu saatte burada ne işim var benim? Aslında şu an kitap okuyor olmalıydım. Ama sonra dedim ki neden olmasın. Yerimden kalktım ve bilgisayarımı açtım, gördüğünüz gibi ya da okuyacağınız gibi şu an yazmaya başladım.

    Dün yeni başladığım kitap, Stephen King'in bir eseri olan Şeffaf isimli kitap. Kitap sizi direkt içine çekiyor ve ben öyle bir kitabı bırakıp buraya geliyorum. Kitapla ilgili en önemli şeyi de söylemeyi unuttum! Kitap 800 sayfa ve benim bu kitabı bu ay içinde bitirmek gibi bir planım var. Ama gelin görün ki hedefim beni aşırı zorluyor. Neden mi? Mesela bugün uzun zamandır doldurmadığım Kitap Ajandamı toparladım. Kendi zevkime göre kişisel bir okuma ajandası bu. Her yılın sonunda bir dahaki yıl kullanmak için kendim hazırlıyorum, ihtiyacıma, zevkime göre. Yarın odamı toparlamam lazım ve tığdan yaptığım işi de bir an önce bitirmeliyim. Çünkü bu pazar kitap kulübümüzün buluşması var ve eğer uygun olursa yaptığım yeleği giymeyi düşünüyorum. Yani pazar günü de oradayım. Cumartesi kitapla ilgili notlarımı toparlarım. E bir de H. P. Lovecraft'ın Bütün Hikayeleri'ni de okuyorum bir yandan. Onu da bu ay bitirirsem çok iyi olacak. Scrapbook sayfalarımdan da biraz yapmıştım bir kaç gün önce ama hala bekleyenler de var. Perşembe milli takımımızın maçı var, kesinlikle izlenecek! Yani çok fazla şeylerim var yine...

    Ve diyorsunuz, "Kitap okumayı bırakıp buraya gelmişsin, gidip kitap okusana!" Haklısınız ama böyle aniden bir şey planlamadan günlük gibi bir yazı olsun istedim, blogda. Çay Sohbeti diyemedim bu yazıya çünkü çayım yok. Akşam da içmedim, sadece kahvaltı da içmiştim bugün. 

    Saat 00:05 oldu. Artık bir gece okuması yaparız bugün. Yapacak bir şey yok. Hem bu saatte çay demlemek için de bir bahane olur. Çay, kitap, sessizlik, gece ve Stephen King... Kendime zorum varmış gibi hissettim şu an.


    Yeni paylaşım perşembe günü olacak bu arada, onu da söyleyeyim. Kitap sohbeti yapacağız.

    Tabi aslına bakarsanız burada sizle paylaştığım sohbetlere de emek harcıyorum. Yani yazarken değil de çünkü yazma kısmı çok zorlamıyor aslında ama düzenlemek kısmı biraz uğraştırıyor. Yazma kısmı zaman alıyor ama akıp gidiyor. Düzenleme kısmı çok bir zamanımı almasa da ayrıntılı küçük küçük şeylerle uğraşmak benim için daha yorucu geliyor.

    00:12 saatimiz ve ben bu yazıya başlarken kısa bir yazı olsun diyerek başladım. Biraz günlük - aslında bu durumda saatlik- gibi olsun ve kısa olsun dedim. Belki böyle bir seri de başlatabilirim, devamını getirirsem eğer. Güzel olabilir. Sizden gelecek etkileşimlere bakarak karar vereceğim daha çok. Şimdilik sayfamda bir kategoriye ait olmayacak. Ya da en alta bir tane küçük kategori oluştururum ve devam etmeye karar verirsem orası da hazır olmuş olur.

    Ve zaman akıyor, 00:15 olmuş saat. Ben de sizinle bu paylaşımımın sonuna geldim zaten. Şimdi bu içeriği düzenlemeye geçiyorum, saat 00:16.

    Not: Düzenlemeyle birlikte yazının tam yayınlandığı saat 00:30...

22 Mart 2026 Pazar

AZ AZ DÖRT GÜNÜM


Çok Maceralı Olmasa Da Geçirdiğim Dört Gün


    Bayram da neler yaptığımı anlatacağım sizlere bugün. Arife yani perşembe gününden başlayıp pazar gününe kadar gün gün ilerlemeyi düşünüyorum. Öyle çok hareketli bir yazı beklemeyin. Normalde bile sosyalleşmeyi pek sevmeyen biri olarak benim günlerim rutin geçer genelde. Bayram da biraz rutinin dışına çıkıp biraz daha aktif günler geçiyorum sadece... Şimdi ilk günden başlayalım.

1. Gün: Perşembe

    Arife günü biraz yorucu ve hareketli geçti benim için. Öncelikle evi topladık, temizledik; bayram temizliği olmasa da iyi bir temizlik yaptık. Sonra ben kitaplığımda Harry Potter rafımı düzenledim. Malum doğum günü hediyesi olarak o rafa bir kitap daha eklenmişti.

    Rafın yeni hali daha çok hoşuma gitti açıkçası ve "İyi ki de yeni bir düzen kurmuşum," dedim kendi kendime. Yaptığım şeyden memnun kalınca, bu sefer de odama geçtim. Odam biraz dağınıktı ve orayı topladım. Hatta örgü iplerimi ve malzemelerimi düzenledim. Karışmıştı iyice...
    Geçen çay sohbetinde bahsetmiştim ya size; yeni bir proje aklımda var ama ilk önce ip beğenip almalıyım diye. İpimi seçtim ve aldım. Kısa bir sürede de teslim edildi. İstediğim gibi de gelince o şevkle ben de başladım az az yapmaya. Ama bu diğeri kadar boşluklu olmayacağı için yapmam ona göre biraz daha vaktimi alacak. Çok acele de etmiyorum zaten. Bazen parmaklarım çok ağrıyor ve kasılıyor. O yüzden yavaş yavaş ilerleyeceğim.
    Aaaa biz perşembe günü ne yaptığımdan bahsediyorduk değil mi? Tığ, örgü işlerinden değil... Hemen geri asıl mevzuya dönüyorum.
    O gün bu işlerimi yaptıktan sonra müzik açıp biraz kendimce eğlendim ve akşamı da bol bol kitap okuyarak geçirdim. Çay da yaptım kendime tabi ki. Çay ve kitap ikilisine bayılıyorum! Benim için günün rahatlama anı bu oluyor. Çayım hazır, kitabım elimde ve ben dünyadan uzaklaşıp başka diyarlara gidiyorum.
    Arife günü işte böyle bir rahatlama anıyla bitti.

2. Gün: Cuma

    Şimdi geldik cuma gününe, bayramın ilk gününe... Sabahtan ilk önce bahçeye uğrayıp halamı aldık. Onun kızı olan Melek Abla ve onun oğlu Zeynel'in işlettiği Laren'de Kahvaltı'ya gittik. Bayramlaştık ve hep beraber kahvaltı yaptık orada. Hava soğuktu ama odun ateşi içeriyi sımsıcak yapmıştı. Hep beraber sohbet ettik, kahvaltının üzerine kahvelerimizi de içtik. Melek abla yakın zamanda bir kitap anlaşması imzaladı. Yakında kitabı çıkacak. Bu linkten küçük tanıtımına ulaşabilirsiniz... Kitabın adı, Bir Kız Vardı... kendi hayat hikayesini yazdığı kısa ama ilham verici bir kitap oldu, diyorum. Çünkü redaksiyonu ve editörlüğü bana ait. Evet, kitabın hemen hemen her aşamasında vardım. İçinde yazanları biliyorum ama yine de alıp okumayı bir an önce bekliyorum.
    Bu sohbetlerden sonra halamı da tekrar alarak bahçeye geri döndük. Hava soğuk olduğu için çok dışarı çıkamadım, evin içinde kuzinenin başında sıcacık biraz oturdum. Gelirken uğradığımız, halama süt aldığımız komşunun kaktüslerinden ben de aldım. Onları dikmek için dışarı çıktım bir ara ama babam bana bırakmadan dikmiş. Bu sene onlara bitki besini almayı düşünüyorum. Daha önce hiç vermemiştim. Pazartesi bunun için ufak bir alışveriş yaparım sanırım.
    Sonra akşam eve geldik. Tığ işiyle uğraştım biraz. Yemek falan yedik. Sonra da buraya Ernest Hemingway ile ilgili yazımı paylaştım ve size çok teşekkür ettim. O yazıya da buradan ulaşabilirsiniz. Sonra da biraz kitap okuyup yattım.

3. Gün: Cumartesi

    Yine erken kalktığımız bir gün oldu. Aydın - Germencik'e çorba içmeye gittik. Kahvaltımız Kelle Paça Çorbası oldu. Oradan arabayla köylerden orman yollarından Şirince'ye geçtik. Şirince her zaman ki gibi kalabalıktı. Orda da durmadan yine bahçeye geldik. Burada kitap okudum tabi ki çay eşliğinde... 
    Hava yine soğuk olduğu için yine içerde kuzinenin yanında sıcacık takıldım. Zaten çok fazla durmadık ve eve erken geldik.
    Eve gelince biraz daha kitap okudum. Sonra sosyal medyada vakit geçirirken karşıma bir tığ motifi daha çıktı ve yapması aşırı kolaydı. Aklıma hemen fikirler gelmeye başladı. Gördüğüm modelin örneğini hemen çıkardım ve şu anda yaptığım yelekten vazgeçip bunu yelek olarak yapmaya karar verdim. Çünkü bu yelek olarak daha güzel duracaktı. Ama hazır yapmaya başladığıma da kıyamadım. Hem ilerlemiştim hem de o model de çok hoşuma gitmişti. Ben de onu farklı bir şekilde değerlendirmeye karar verdim ve anında planlar değişiverdi. İşte ben, aklıma esince her şeyi değiştiriyorum. Neyse sonuçta ikisini de yapmaya karar verdim. Şimdi önceliğim başladığım işi bitirmek tabi ki. O yüzden akşamın geri kalanını tığla uğraşarak geçirdim. Tabi ki ilk önce çay koydum ve o demleyesiye kadar biraz kitap okudum. Sonra da ellerim ağrıyasıya kadar sesli kitap eşliğinde örgüme devam ettim.

4. Gün: Pazar

    Ve bugün dört günün sonuncusu. Hareketliliğinde en az olduğu gün sanırım. Sabah kalktım ve kahvaltı yaptık. Kahvaltıdan sonra çayımı akıp odama geçtim ve günlük on beş sayfa kitap okuma hedefimi yaptım. Bir bardak daha çay içtikten sonra evde günlük yapılacak işleri yaptım.
    Ufak bir yürüyüş yaptım. Yine onda da bir günlük hedefim var ve bu yürüyüşü yaparken de kitabıma devam ettim. İlerledikçe açılıyor kitap ve anlamlaşıyor. Nasıl bitecek, neler olacak, merak ediyorum yani. 
    Yürüyüşü bitirdikten sonra sesli kitabımı açtım ve tığ işime biraz daha zaman ayırdım. Bir an önce bitirmek istiyorum artık ama daha var. Yine az biraz çay demledim kendime çünkü sabah çok içememiştim. 
    Sonra da bu sohbet yazısını düzenlemeye başladım. Bunu düzenlemem bitince büyük ihtimal scrapbook olarak tuttuğum defterimin eksik günlerini yapmaya başlayacağım. Ondan sonra ya da önce belki kitaptan biraz daha okurum ki kitabı da bugün bitirmek istiyorum aslında. Bakalım... neye karar vereceğim. Şimdilik bu kadar olsun bu sohbetimiz. Bir kaç gün sonra yine görüşürüz illa ki, sevgiler...

20 Mart 2026 Cuma

HEM ANİ GELİŞEN HEM DE PLANLI BİR SOHBET


Teşekkürler... 


    Bugün her zaman ki yazı günümden farklı olarak ve kısa bir yazıyla buradayım. Bunun nedeni son birkaç gündür okuyucu sayımın artması. Beni okuyorsunuz, bunu görüyorum ve bu beni daha çok yazma istediğiyle dolduruyor. Daha önceki yazılarımda da dedim, siz burada olursanız ben de burada olurum. Siz gelirseniz ben de daha çok gelirim. Ve işte şimdi bu sözümü kanıtlamak için buradayım. Size bir şekilde ulaşmışım ve bunu beni aşırı mutlu ve aşırı istekli yapıyor. Normalde hafta iki ve bazen üç yazıyla sınırlandırmıştım kendimi ama bakın bugün bir farklılık oldu bile. Normalde pazar günü bir yazı yayınlamayı planlıyordum ki hala planlıyorum. Pazar günü yazı olacak yani yine de blogta ama bugün sizin için bir istisna yapıyorum. Son bir kaç günde bloğuma gelip yazılarımı okuyanlar için. Siz benim için özelsiniz çünkü beni desteklediğinizi hissediyorum. Çok teşekkür ediyorum ve beni okumaya devam edin diyorum. Sizinle daha birçok şey paylaşacağız beraber, buna inanıyorum.

    Peki çaylar? Bugün çaylarınız var mı? Benim birazdan olacak. Bugün gün içinde çok içtim ama akşam da çaysız olmuyor be arkadaşlar. O yüzden şu an çayım demleniyor ve birazdan içeceğim. O zamana kadar sizin de çayınız yoksa hazırlayabilirsiniz. Çünkü bu arada ben de bu yazıya bir ara verip sizinle bugün bahsedeceğim bir konu üzerinde çalışmaya gideceğim. Evet bugün bir araştırma, okuma yapıp biraz bilgi edinip ondan sonra sizinle paylaşacağım bir konu belirledim.

    Bekleyin beni birazdan dönüyorum...


Bir Yazar Üzerine Ufak Bir Sohbet


    Geldim. Hazırlıklarım da tamam. Sizinle bugün bir yazar hakkında konuşacağız ve bilinmeyen bir yazar, kesinlikle değil kendisi; Ernest Hemingway... Yazarın daha önce hiçbir eserini okumadığımı üzülerek söylüyorum ki şu anda da okumaya başlamadım. Sadece okuyacağım kitabın, e-kitap formatında Lillian Ross'un yazdığı, yazarı tanıtan bir önsöz vardı. Ben de sizinle o önsözden alıntılar yaparak konuşacağım. Kitabı ondan sonra okumaya başlayacağım. Kitapla ilgili de yine bir sohbet konusu oluşturmayı düşünüyorum ancak bu daha sonra olacak. Çünkü biz bu kitabı, kitap kulübümüzle beraber okuduğumuz için ilk önce onlarla konuşup, tartışacağız ve sonra sizinle burada bir sohbet yapacağız. Yazardan okuyacağım kitap ise, Ya Hep Ya Hiç olacak. Bu da not olarak burada kalsın...


        Şimdi başlayalım...

    Lillian Ross bize Ernest Hemingway ve eşinin New York'a geldiği az biraz zamanda onlarla geçirdiği vakti anlatıyor: 

'1949'un sonlarına doğru, Avrupa yolculuğuna çıkarken de birkaç; günlüğüne New York'ta kaldı. Kendisine mektup yazmış, geldiğinde görüşmek istediğimi bildirmiştim. Daktiloyla yazdığı yanıtında bunun çok iyi olacağını, havaalanında uçağını karşılamamı söylemişti.'



    Bu vakit geçirdikleri zamanda da daha çok yazarın söylediği cümleler üzerinde durmuş ve kendi yorumunu nerdeyse hiç katmamış yazıya...


    "Bir kitabı bitirdikten sonra ölüyorsun. Kimse de öldüğünü bilmiyor. Fark ettikleri tek şey, yazmanın korkunç sorumluluğunu izleyen sorumsuzluktur."

    Demiş ve ardından bir eser yazmanın sorumluluğunu anlatmaya devam etmiş, Ernest Hemingway..

    "Romancılar futbolculara benzemez, yarı yoldan dönmek yok, ölüm pahasına bile sonuna kadar dayanmak gerek."


    "Sevmediğim insanların davranışları beni üzmez. Cehenneme kadar yolları var! Kötülük yapacaklarsa, bırak, yapsınlar! Kalecinin, top kaleye girdiğinde yakınmasına benzer bu. Topun kaleye girmesi kötü, ama beklenilecek bir şey." 

    Lillian Ross, yazara eleştirmenlerle buluşup buluşmayacağını sorduğunda veriyor bu cevabı yazar ve devam ediyor cevabına...

    yi hatırlıyorum, Birinci Dünya Savaşı beni öylesine çarpmıştı ki, on yıl geçmeden üzerinde hiçbir şey yazamadım.

Savaşın bir yazarda açtığı yara çok uzun sürede kapanır. Savaşla ilgili hikayeleri eskiden yazmıştım." 


    "Bir kitabın deneyi, içinden atılan iyi malzemeye dayanır."

    Yazar bu cümleyi de yazdığı eserlerinde kısaltmaya gitmesinin nedenini söylüyor. Yazıp yazıp sonradan eserlerini kısaltmak kolay bir iş olmasa gerek...


    "Eskilerden sonra Cezanne en tuttuğum ressamdır. Harika, harika ressam! Degas başka bir harika ressamdı. Kötü bir Degas görmedim şimdiye kadar. Degas'nın kötü eserlerini ne yaptığını biliyor musunuz? Yakıyordu."  

    Ve yazarımız bu cümleyi de Lillian Ross'a beraber geçirdikleri son gün de gittikleri Metropolitan Müzesi'nde gezdikleri resim sergisinde söylüyor.


    Bu yazıdan anladığım kadarıyla Ernest Hemingway, şehirlerden hoşlanmıyor, daha doğrusu New York'tan, kalabalıktan hoşlanmıyor. Yoksa Paris'i, Venedik'i sevdiğini dile getiriyor. Ama yine de Havana'da bir çiftlikte yaşamayı tercih etmiş. Bu av tutkusundan da kaynaklı olabilir. Avcılıkla aşırı ilgiliymiş ve bunu bir spor olarak yapmış.

    Sohbetin sonu... Bugün bir kitapla ilgili değil, bir yazarla ilgili az konuştuk, daha çok onun cümleleriyle... İlerde belki böyle sadece yazar sohbetleri de yapmaya başlayabiliriz. Ben yazarken yine keyif aldım ve umarım siz de okurken keyif alırsınız. Tekrar size çok teşekkür ediyor ve hepinize sarılıyorum...

19 Mart 2026 Perşembe

KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI - WALTER MOERS



ABSÜRT BİR KİTAP

Merhabalar dostlar...

Bugün kitap sohbeti yapacağız sizlerle. Kitabı yine birkaç gün önce okuyup bitirdim. İnstagram hesabımda da bir gönderi paylaştım ama esas sohbet burada olacak. Kitabın aslında çok abartılacak bir yanı yok. Sadece ben  böyle kitapların da hastası olduğum için biraz fazla konuşabilme ihtimalimi göz önünde bulundurdum.

Kitaba geçmeden önce, hepinizin bayramını en içten dileklerimle kutlarım. Her şey bu bayramda istediğinizce, gönlünüzce olsun...


KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI


Önsöz 

Bir mavi ayının yirmi yedi hayatı vardır. Bu kitapta on üç buçuğunu anlatıp geri kalanlarına değinmeyeceğim. Ne de olsa, bir ayının sırları olmalıdır; bunlar onu daha çekici ve gizemli kılar. 

İnsanlar bana sık sık geçmişte nasıl olduğunu soruyorlar. Yanıtım şu: Eskiden her şey daha boldu. Evet, eskiden gizemli adalar, krallıklar ve artık var olmayan kocaman kıtalar vardı. Şimdi uçsuz bucaksız okyanusun dalgaları altında yatıyorlar, çünkü su yavaş ve merhametsizce yükselmeye devam ediyor ve günün birinde gezegenimiz tamamen sular altında kalacak. Bu yüzden artık deniz seviyesinin çok üzerindeki bir uçuruma konan, denize açılmaya elverişli bir gemide yaşıyorum. Size az önce bahsettiğim sular altında kalan adaları ve ülkeleri, onlarla birlikte dalgaların altına batan yaratıkları ve harikaları anlatmayı teklif ediyorum.

İlk on üç buçuk hayatımın olaysız olduğunu söylersem yalan söylemiş olurum (ve herkes benim bir yalancı olmadığımı bilir). Peki ya Minik Korsanlar? Muzip Periler, Örümcek Cadı, Geveze Dalgalar, Mağara Cüceleri, Dağ Kurdu? Alp Canavarı,  Başsız Bollog, Bollogsuz Baş, Göçebe Mugglar, Tutsak Serap, Yetiler ve Bluddumlar, Sonsuz Hortum, Rickshaw İblisleri?

...



KİTAPLA İLGİLİ AZ AZ DÜŞÜNCELER


    Kitapla ilgili konuşmaya, onun önsözünden alınma birkaç cümleyle başlamak istedim. Hoşuma giden önsözlerden olmuştu ve bu önsözün Kaptan Mavi Ayı'nın kendi ağzından yazılan bir önsöz olması da beni cezbetti açıkçası. Kitap absürt denebilecek eğlenceli bir macera kitabı. Aslında çocuk kitabı olarak geçiyor ama bence çok çocuk kitabı da sayılmaz sanki. Çocuklar için biraz fazla kaçan yerleri olmuş. Ama dili gayet akıcı ve basit. Ama kitapta bahsedilen şeyleri beyniniz de canlandırmaya gelince ne basit dil ne de akıcılık çözüm oluyor.

    Yazarımız; Walter Moers ki aslında kendisi yazardan çok karikatürist ve bu yüzden kitap da hayal gücünü bir hayli zorladığı için okuyucuya ipucu olsun diye araya çizimler eklemiş. Ben kitabın bu havasını da sevdim. Her sayfa size yeni bir şeyler vaat ediyor. Bunu okudukça hissediyorsunuz. Aslında kitabın kapağından da bunu hissetmemek elde değil.

    Kitap edebi anlamda size bir şey katmayacak, bunu bilin. Sadece eğlenceli bir zaman vaat ediyor ki bu zaman 700 sayfalık, bol bol macera içeren, kurgusal bir otobiyografi olarak karşınıza çıkıyor.

    Mavi Ayı, kendisinin nasıl doğduğunu ve ebeveynleri varsa kimler olduğunu bilmiyor. Bir zaman kendini Zamonia Denizi’nin ortasında bir ceviz kabuğunun içinde buluyor. Ve böylelikle hayatlarını yaşamaya başlıyor. Zamonia, dünyada bulunan kurgusal bir kıta ve Mavi Ayı'nın maceraları bu kıtada geçiyor. Bu kıtada o kadar değişik canavarlar, yaşam formları var ki… anlatamam. Hele bir Profesör Nightingale var ki… kendisi bir ansiklopedi yazıyor ve bu ansiklopedi bulaşıcı bakteriler sayesinde Profesör'ün beyinlerinden Mavi Ayı'nın beynine bulaşıyor. Bu ansiklopedi karşımıza çıkan her şeyle ilgili bizi anında bilgilendiriyor. Çoğu zamanda iş işten geçtikten sonra bilgi veriyor!

    Evet yanlış okumadınız yukarıda 'beyinlerinden' dedim. Çünkü Profesör Nightingale yedi beyni olan bir Nokturnomat… O sadece ansiklopedi yazmıyor ve  birçok icadının yanı sıra Nokturnal Akademi'nin de tek öğretmeni! Burada hemen kitaptan bu bölümle ilgili bir alıntıya yer vereceğim...


    "...çünkü Profesör Nightingale bir Nokturnomat'tı, Nokturnomatlar Zamonia'daki (evrende değilse bile belki de bütün dünyadaki) en zeki varlıklardı. Günışığında IQ seviyeleri 4000'dir, ama karanlık çöktüğünde bu astronomik seviyelere ulaşırdı. Bu yüzden, Nokturnomatlar karanlığı tercih ederlerdi ve Nightingale` in Nokturnal Akademisi bu yüzden Gloomberg Dağları' ndaki karanlık ve karmakarışık mağaralarda yer alıyordu. Boş zamanlarında, profesör karanlığın daha karanlık yapılabileceği bir sistem üizerinde çalışıyordu. Bu amaçla, sadece kendisinin girebildiği karanlık bir oda kurmuştu. Kapıdan dinlediğimizde duyduğumuz sesler davetkâr olmaktan çok uzak olduğu için zaten içeri girmek gibi bir isteğimiz yoktu.

    Sıradan bir Nokturnomat'ın üç beyni vardır, yetenekli bir Nokturnamat'ın dört, dahi bir Nokturnomat'ın beş beyni vardır. Profesör Nightingale'in yedi beyni vardı. Biri kafasında, dördü kafatasının dışında büyümüştü, altıncısı normalde dalağının olması gereken yerdeydi. Yedincinin yeri ise öğrencilerinin arasında sürekli spekülasyona neden olan bir konuydu."



    Nightingale ve Nokturnal Akademi de, Mavi Ayı’nın sadece bir hayatında karşımıza çıkıyor. Diğer hayatlarında daha ne maceralar yaşadı bir bilseniz! Aslında tüm hayatlarında yaşadıkları bir şekilde diğer hayatlarına ince ince bağlanıyor en azından değiniyor. Genelde bizim Mavi Ayı’mız macera üstüne macera yaşıyor ve sürekli tehlikeli durumlarla burun buruna geliyor. Ve bir şekilde de bu durumlardan ucu ucuna kurtuluyor.

    Yazarın aslında başka kitapları da varmış. Hepsi de Zamonia denilen kurgusal kıtada geçiyormuş. Ama malesef bu kitaplar Türkçeye çevrilmemiş. Nedeni de sanırım çok okuyucusu olmamasından kaynaklı. Zaten bu kitabın da bildiğim kadarıyla tekrar basımı olmamış. Yani şu an okumak isterseniz bulamayabilirsiniz sanırım. Ama güzeldi. Ben sevdim. Absürtlük denince de ben işte! 😜 Seviyorum böyle kitapları. Eğlenceli bir zaman, farklı bir tat, beklenmedik şeyler çıkarıyor karşınıza...

    Bugünlük de bu kadar olsun... Kendinize iyi bakın. Tekrardan, iyi bayramlar...

13 Mart 2026 Cuma

KORNELYUS'UN EZGİSİ/ŞEDARABAN/DOKUNULMAZ ÜÇLEMESİ - NEDRET KILIÇ

 BİR TÜRK YAZARDAN KAFA YAKAN ÜÇLEME


    Merhabalar…

    Biraz yoktum ortalarda ve bu sürede kendimi kaptırdığım, gerçek dünyayla iletişimimi koparan bir üçlemeyle zaman geçirdim. Bugün de o üçleme hakkında konuşacağım. Bu kitaplarla ilgili anlatılacak çoooook fazla şey var. Uzatmadan başlamak gerek sanki...

    Öncelikle şunu belirtmek isterim. Ben bir kitabı okurken o andaki düşüncelerimi, notlarımı bir yere yazar. Sonradan onları toparlayarak bu yazıları kaleme alırım. Bu yazım da o şekilde olacak. İlk olarak Korneylyus’un Ezgisi ile ilgili onu okurken aldığım düşünceler olacak. Sonra Şedaraban, ondan sonra Dokunulmaz ve en son da kitap ve yazarla ilgili genel düşüncelerimi anlatacağım. Daha önceki kitap yazılarıma göre uzun olabilir. Çünkü yukarda da dediğim gibi çok fazla konu, karakter, yaşam, hayat ve düşünceler mevcut. düşünce kısmı bana ait. 😄

    Başlayalım mı?



Kornelyus'un Ezgisi


    Bu kitap aslında üçlemenin ilk kitabı sayılmayabilir, bunu belirtmeliyim. Yani okumaya Şedaraban ile de başlayabilirsiniz. İlk kitabın çok bir önemi yok, sadece son kitap Dokunulmaz. Bunu bilin, buna göre okuyun. Ben Kornelyus’un Ezgisi ile başladım. O yüzden benim sıralamam o şekilde. Ama söylemeliyim, benim için ideal okuma sırası da buymuş. Çünkü ilk Şedaraban’ı okuyup sonra Kornelyus’un Ezgisi’ne başlasaydım adapte olmakta bayağı bir zorlanacakmışım. Bunu yazarın dilinden dolayı söylüyorum. İki kitap da farklı karakterlerle ilerlediği için kitapların dili de dolayısıyla farklı. Yazar bunu çok iyi vermiş. Kornelyus karakterinin kafası normal olmadığı için anlatımı da normal şekilde akmıyor maalesef.

    Kitaplarımızın yazarı Türk; Nedret Kılıç… Ama aslına bakarsanız kitabın içeriği sanki bir Türk Edebiyatı gibi değil de yabancı bir yazarın elinden çıkmış gibi. Lütfen bunu yanlış anlayıp da Türk yazarları yeterli bulmadığımı düşünmeyin. Tıpkı bu yazarımız gibi çok iyi yazarlarımız var. Sadece kitabın içeriği konusu bakımından ben yabancı yazarların tarzına daha çok benzettim. Çünkü Türk yazarlardan bu tarzda çok iyi bir kitap okumadım daha önce.

    Kitabın farklılığına gelirsek... içinde birçok farklı konularla ilgili birçok bilgi var ve bu kısımlar benim kitapta en çok okumayı sevdiğim bölümler oldu. Diğer bölümler resmen bir felsefe öğretisi gibiydi ve bu beni aşırı zorladı. Hem düşünme olarak hem de okuma olarak. O kısımlarda düşünmekten dolayı okuma hızımda düştü.

    Ama benim kitapla ilgili asıl sorunum belirsiz olması. Kitap mistik ve biraz masalsı ama karanlık bir masal... kitabın bazı bölümleri neredeyse ruhunuzu emiyor. Karanlık basıyor ama sonra bir bakıyorsunuz evrenle bütünleşmişsiniz. Sizi duygudan duyguya histen hisse ve en önemlisi de düşünceden düşünceye sürüklüyor.

    Kitabın bu karanlık masalsı havası biraz yazım biçiminden de kaynaklanıyor. Kimi yerler düz yazı iken kimileri şiir tarzında akıyor. Ama düzyazı kısımları da bir o kadar şiirsel...

    Bu arada bir parantezle araya gireceğim... Benim anlamadığım, üstüne uzun uzun düşünüp çözemediğim kitaplarla ilgili sorunlarım var arkadaşlar. Böyle kitapları içerik olarak aşırı beğeniyorum ki beni düşünceden düşünceye sevk ederken yeni birçok şey katıyor ve her şeye farklı bir gözle bakıyorum. Bu durum hoşuma gider. Çünkü bir şeyler keşfetmiş, yeni bir şeyler öğrenmiş oluyorum. Ama diğer yandan sonuca ulaşmayıp ucu açık kalan ve aşırı düşüncelerde boğulmama sebep olarak biten böyle kitaplarda da dellenmeye başlıyorum. Bu durumda hoşuma gitmiyor, kısaca. Ama gel gör ki iki hissiyatı yaşatan da genelde tek kitap olur. Felsefe, psikoloji ağırlıklı kitaplar....

    Ve evet Kornelyus’un Ezgisi de böyle bir kitaptı... Hem sevdim hem sevmedim ama devam iki kitabı daha var. Belki onları okuyunca bir şeyler çözülür ve ben sevdiğime karar veririm. Dürüst olursam sevdim aslında. Ama o sonu, çözemediğim için deliriyorum. Bu kitabı okuyan ve anlayabilen varsa bana anlatsın. Gerçekten benim düşüncelerim bir türlü sonuca varmadı. Aslında düşündükçe ufak ufak varıyorum gibi de oluyor ama olmuyor gibi de. Sürekli bunu düşünemem ki ben?! Takıntılıyım da, maalesef! “Ama belki yazar da aslında varmamıştır sonuca...” deyip kendimi rahatlatmaya çalışayım burada!

    Okurken kafam çok dağıldı ve aslında bazı yerlerinde de aşırı odaklandığımı söyleyebilirim.

    Ben şimdilik araya günlük bir öykü alacağım ki biraz kafam dağılsın. Sonra yazarın ikinci kitabına başlayacağım.

    Sonuç olarak kitap yukarıdan da anlayabildiğiniz gibi değişik... O yüzden kitabın içeriğini anlatamıyorum. Ama şöyle bir şey söyleyebilirim sanırım:

    Kornelyus’un Ezgisi; atalardan başlayan bir hikayede, sülalenin son temsilcisinin yaşadıklarına değiniyor. Gerçek, mistizm, psikoloji, felsefe ve karanlık bir masal tadında karışık bir şekilde ilerliyor. Okurken çok fazla karakter ve onlarla ilgili birçok olay oluyor. Bu anlatılanlar bir yerde sonuca bağlanacak ama o sonuç burada değil!



Şedaraban



    Bu kitapta, ilk kitaptaki karakterlerle az çok bağlantılı ama farklı kişilerin hayatını okuyorsunuz ve bu kitap Kornelyus’un Ezgisi’ne göre daha akıcı. İlk kitaptaki o felsefe ve psikolojik yoğunluk bu kitapta çok fazla yer almıyordu. Daha çok olaylar vardı ve dolayısıyla dili daha akıcıydı. Ama kitabın sonu sizi çarpıp geçiyor resmen. Hiç beklenmeyen bir sonla vuruluyorsunuz. Halbuki kitabın sonu da ilk sayfadan belli ama öyle olmuyormuş o iş…

    Bu kitapta ilk defa karşımıza çıkan Anton karakterinin kitabın başında intihar ettiğini görüyoruz. Ama bu aşamaya nasıl geldiğini, hayatının nasıl aktığını ve onunla birlikte çeşit çeşit bir sürü karakterlerin de hayatını okuyoruz. Sonuç değişmeyecek, Anton öldü(?). Ama ölümünün ana sebebi kitabın sonuna kadar saklı sürüyor ve son sayfa da resmen beyninizde patlıyor okuduğunuz o kelimeler. Kitapta da orada bitiyor.

    Kitapta yine birçok şeye değinmiş yazar. İlk kitaptan farklı konular ama bir o kadar da gerçek hayattan konular.

    Anton karakterine üzüldüm özellikle kitabın sonunda. Ama yine de bu kitapta en sevdiğim karakter Nora oldu benim için… Bunun nedenleri var ama burada söyleyemeyeceğim nedenler. Kitapları okumalısınız yoksa sürprizi kaçar.

    Şimdi sıra son kitaba geldi. Bakalım beni neler bekliyor? Her şeyi bir çözüme kavuştaracak mı, sona bağlayacak mı yoksa daha beter karıştırıp, “Gerisini de sen bul,” deyip beni ortada bırakacak mı yazar… açıkçası merak içindeyim.

    Son kitaba geçmeden araya yine ince bir kitap attım. Çünkü benim için yine sindirilmesi gerekiyor bu kitabın da. Yine bir müddet kitap hakkındaki düşüncelerimle baş başa kalmalıydım.



Dokunulmaz



    Bu kitapta da yeni yeni karakterler eklemiş yazar. Bu kadar çok karakter olması biraz yordu açıkçası. Az biraz kafa karışıklığı oldu ama daha çok yordu. Yani, “Gerek var mıydı?” dedim. Gerek varmış, okudukça anladım. Bu kadar çok karakterin hayatlarının birbirine karışmasını okumak ilgi çekici bir deneyimdi benim için. İlk iki kitaptaki karakterlerin olsun, bu kitaptaki karakterlerin olsun, ufak bir bağlantısı illa ki var.

    Ama bu kitap diğer iki kitaba göre daha bir dünyevi geldi. İlk kitap felsefe ağırlıklıydı. İkinci kitap ise sanat ağırlıklı diyebilirim sanırım. Bu kitap ise daha siyasi, tarih ve daha elle tutulur olaylarla aktı. Ama ne akmak… Çözüldü sandım, bozuldu. “Hadi be’” dedim, belli oldu. Anladım bir ara kitabı, bir iki eksik vardı. Onları çözecek dedim. Karmakarışık yaptı. “Ya yazar, dalga mı geçiyorsun?” dedim. Ama gayet ciddiydi belli.

    Kitabı okurken ilk iki kitabı unuttum bir ara. Sanki sıfırdan bir kitap okuyor gibiydim. Hangisi gerçek, hangisi değil durup düşündüm hatta bazen. “Boşver,” dedim sonra. “Oku, aksın gitsin işte…” En son öyle de yaptım ve kitabın ritmine kapıldım.

    Kitapları okurken aklımda sürekli düşünceler de akıyordu bir yandan. Durup bir yerinde kitabın düşüncelere dalıyor o düşüncelerimi not alıp tekrar okumaya devam ediyordum. Tabi ki düşüncelerim okuduğum kitap ve kurgusuyla ilgili… O düşüncelerin birisi de bu kitapta, “Neden ilk iki kitabı yazdın, direkt bunu yazsaydın ya,” oldu. Bir de son kırk sayfayı ayrı bir kitap yapsaymış. Daha muhteşem olurmuş. Bence o sayfalar ayrı bir kitap olmayı hak etmiş. Ben isterdim.

    Bu kadar kafa karışıklığına rağmen kitapları sevdim. Delirtse de hoşuma gitti. Ama esas sevmemi sağlayan sanırım yine o son kırk sayfa oldu. Ve seride neden bilmiyorum ama Dokunulmaz’ı daha çok sevdim. Ana karakterleri daha iyi tanıyabildiğimiz için belki de. Yani tam tanıma denmez buna ama onları sanki ilk iki kitapta bu kadar çıplak tanımamıştık, karakter olarak. Ve evet yazar çok iyi ruh hali analizleri yapmış. Karşımdaki her karakter gerçek gibiydi. Ne kadar gerçek olmalarını istemesem de çoğu zaman…

    Ve son bence çözüldü. Ben bu sonu kabul ediyorum. Kafa karışıklığım gitti. Olayları anladım. Mantıklı bir çerçeveye oturdu, kendi içinde. Evet rahatım ve okuduğum için aşırı memnunum. İlk kitapta bayağı zorlamıştı ama bu son kitapta onu telefi etti.




    Genel olarak üçleme ve yazar hakkında da biraz konuşayım ve sonra bugünlük final yapalım yazımıza...



    Öncelikle teşekkür ediyorum yazara. Emeği çok büyük. Bence bu kitapları yazarken de özveride bulunmuş çokça. Çok uğraşmış, araştırmış, incelemiş; kendi kafasının ve karakterlerinin kafasının içinde bizi dolaştırabilmiş. Değişik kafaları olan yazarlardan ve bu kesinlikle bir iltifat!

    Kitabın içeriğindeki konuların, karakterlerin daha ayrıntısına girilse nerden baksanız on kitap daha çıkarmış karşımıza. İsteseniz bu yapılırmış. Ama yazarımız kendi tarzını konuşturmuş ve bu şekilde yapmış. İyi de yapmış. Az ama doyurucu olmuş Öz demiyorum çünkü öz kelimesi kesinlikle uymuyor.

    Kitabın konusunu söylemiyorum. Çünkü kitapların üçünün birden konusunu ilk iki kitapta seziyorsunuz ama son kitapta açıkça belli oluyor. Bakın olay değil, konu diyorum! Demem o ki okuyacaksanız birçok şeyi düşünüp taşının öyle karar verin. İlk başta sizi bir delirtecek, buna hazırlıklı olun mesela; boş bir okuma olmayacak, dünyadan harbi harbi kopacaksınız. Bunu göze alın ve kitapların hakkını verin. Yoksa çok haksızlık olabilecek, değerinin anlaşılması kolay olmayacak kitaplardan. Okunulması gerekiyor ama bilinçli bir şekilde. Naçizane tavsiyemdir. Yazarın kafa yapısını görün, görmenizi isterim ve üzerine sizinle derinlemesine sohbet etmek, fikir alışverişinde bulunmak, deneyimlerimizi karşılaştırmak beni aşırı memnun eder. Çünkü bunlar tam da öyle kitaplar; üzerine konuşulması, düşünülmesi, paylaşılması gereken kitaplar… Ama kendinize uygun olup olmadığına siz karar vereceksiniz.

    Son olarak merak edenler için kitap, biraz Böyle Buyurdu Zerdüşt, biraz Puslu Kıtalar Atlası ve biraz da Agota Kristof’un Büyük Defter/Kanıt/Üçüncü Yalan üçlemesini andırıyor. Hepsinin karışımı gibi bir şey. Bu saydığım kitapları okuduysanız bu üçlemeye güzel referanslar olabilir. Kendiniz karar veriniz…

    Ama ben bu üçlemeden gönül rahatlığı ve oldukça memnun şekilde ayrılıyorum. Teşekkür ederim, Nedret Kılıç… bana böyle bir deneyim yaşattığın için!

Ufak Bir Hikaye...

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -2-

BİR AİLE MESELESİ 16.08.2025/17.08.2025 7   Ben masada oturmuş sadece konuşulanları düşünmeye başlamıştım. Çevremdeki üç insan da ko...