Hakkımda

Fotoğrafım
Çaylarınızı kapıp gelin ve sizinle güzelce bir muhabbet kuralım. Hayattan birazcık kopmaya hakkınız olsun değil mi? Bakmayın sayfamda çok aktif olamadığıma ama siz gelirseniz eğer, bu sayfamda daha çok aktif olmamı gereltirecek ve işte o zaman beraberce bir şeyler başarmış olacağız. Dikkat edin; biz diyorum, ben değil! Çünkü bu sayfayı ben oluştursam bile sizsiz hiç bir şey başarılı olamaz. Unutmayın ki, ilk başta ben bu sayfayı kendim için kurmuş olsam da, daha sonra paylaşacak kimsem olmadığı için bana hiç bir yararı olmadı. Bu yüzden size ve paylaşacaklarımıza ihtiyacım var. Haydi o zaman, daha ne bekliyorsunuz! Bir çay koyup gelin yanıma, daha paylaşacak bir çok şeyimiz var. :)

29 Mayıs 2019 Çarşamba

"EJDER KANADI" KİTAP ALINTILARI PART 1

 ÇARŞAMBA = KISA YAZI GÜNÜ

Selamlar Canlar...
Ejder Kanadı
Bugün de yine karşınızdayım ve size çarşamba kısa yazı gününe uygun olan bir konu hazırladım. Bugün şu anda okuyor olduğum Ölüm Kapsı Serisi'nin ilk kitabı olan Ejder Kanadı'ndan okuduğum yere kadar sevdiğim alıntıları sizle paylaşacağım. Kitapla ve seriyle ilgili bilgileri daha önceki yazılarımda vermiştim ve o yüzden bu yazıda da onları yazıp tekrara düşmeyeceğim. Ama sadece, alıntılara geçmeden önce  ilk defa bu seri için yaptığım bir şeyden bahsedeceğim. Bu seriyle beraber kendime alıntı defteri yaptım. Evet, yanlış duymadınız! Kendime alıntı defteri yaptım. Ejder Kanadı'ndan sevdiğim alıntıları artık o deftere yazmaya başladım ve serinin bundan sonraki kitapları için de aynı şeyi yapacağım. Bu seriden başka kitaplar için de defteri kullanır mıyım? Bilmiyorum. Artık seri bitsin ondan sonra bunu göreceğiz. Zaten bu aralar çok işim olduğu için doğru düzgün kitap okuyamıyorum ama en kısa zamanda bu durumu düzelteceğim.
Neyse artık geçelim mi, alıntılara?
Buyurun bakalım...

Alıntı Defterim

  •  
  •  
  •  
  • "Her insan, suçu ne kadar iğrenç olursa olsun, itiraf etme ve böylece ruhunu temizleme hakkına sahiptir..."



  • ... -yalnızca eksikliklerinin üstesinden gelemeyen bir insan, dünyayı hiçbir eksikliği olmadığına ikna etme ihtiyacı hisseder-...



  • "Elbette ölecek! Masum bir çocukken ölmek ve insanoğlunun mirasçısı olduğu kötülükten kurtulmak bir nimettir. Zayıf kabuklarımızdan her gün arındırılması gereken kötülükten."



  • Masum bir çocukken ölmek ve insanoğlunun mirasçısı olduğu kötülükten kaçmak bir ayrıcalıktır.
  •  
  •  
  •  
  • Yaşam insanoğluna tesadüfen, gelişigüzel geliyordu. İnsanın seçeneği, seçme hakkı yoktu. Bu belirsiz armağandan sevinç duymak günah sayılıyordu. Ölüm parlak bir vaatti, mutlu bir özgür kalıştı.
  • Fakat ölümsüz örümcek Kader, görünmez ağlarını bu acayip insanların her birinin ruhuna dolamış, onları yavaş yavaş ve geri dönülemez bir biçimde birbirine yaklaştırıyordu.



  • Bu sefil hayatımızın her gününde fırtınayla savaşıyoruz! Ki onlar bizim gözyaşlarımız sayesinde lüks içinde yaşayabilsinler!



  • Jarre ile ben hep dedik ki, gerçek en önemli erdemdir, gerçeği aramak en öncelikli hedefimiz olmalıdır.



  • Başkalarını düşünme, merhamet, acıma -bunlar Patrynlerce erdem sayılmazlar. Patrynlere göre bunlar, doğalarındaki zayıflığı yücelterek örtmeye çalışan, daha düşük ırkların özellikleridir.



  • Kahverengi ve ölü kış, böğürtlen çalılarını zombilerin ellerine çevirmişti, uzun tırnaklarıyla uzanıp etlerini çiziyor, giysilerini paralıyorlardı.



  • Neden bir çocuğun hayatı, bir yetişkininkinden daha değerli olsun ki? Mantıksal olarak daha da az değerli olmalı, çünkü bir yetişkin toplum hayatına katkıda bulunur, ama bir çocuk, parazitten başka bir şey değildir.



  • "... Hayır, anladım ki, nefret insana, karşılayabileceğinden daha fazlasına mal olur."



  • Bu dünyada duygusal bağlılık ölümcül bir hataydı, acı ve üzüntü dışında bir şey getirmezdi.



  • "Ama benim ülküm hep barış olmuştur. İnsanların incinmesini hiç istemedim!"



  • "Kan, ayaklanmak, kurtulmak, almak," gibi sözcükler, Haplo'nun ayaklarının dibindeki köpek gibi hırlayarak üzerine atlıyorlardı. Belki onları duymuştu, hatta kendisi de tekrarlamıştı, ama onlar yalnızca sözcüktü. Şimdi onları sopa, cop ve taş olarak görüyordu.



  • "Her doğum acı, kan ve gözyaşıyla olur, hayatım. O güvenli, sessiz zindanından kurtulan bütün bebekler ağlar. Yine de, rahimde kalsa asla büyüyemez, asla olgunlaşamaz. Başka bir bedenden beslenerek yaşayan bir parazit olur. ..."



  • "Sözlerinin üzerimizde garip bir etkisi var. Onları duyuyorum, onları daima duyuyorum, ama kafamda değil, kalbimde."



  • "Ve sözler kalbimde olduğu için, onları mantıklı olarak değerlendiremiyorum sanki. ..."
  •  
  •  
  •  
 
Ejder Kanadı Alıntılar


ALINTILARLA İLGİLİ KISA BİR KONUŞMA


Umarım yukarıya bıraktığım bu alıntılardan kendinize göre anlamlar çıkarırsınız. Benim için hepsi üzerinde düşünülmesi gereken alıntılar oldu. Bazılarına katıldım, bazılarını eleştirdim ama yine de farklı bakış açılarını yakalamak benim için çok aydınlatıcıydı. Siz de umarım benim gibi bir şeyler kaparsınız bu cümlelerden.
O zaman ben lafı fazla dolaştırmadan sizi son bir kez daha alıntılarla baş başa bırakıp kaçıyorum.
Kendinize ve sevdiklerinize iyi bakın canlar, seviliyorsunuz...
😘😘😘

22 Mayıs 2019 Çarşamba

BUGÜN KONU YOK MALESEF... ACABA NEDEN?

"GÜNCELLENDİ"

 

 

BAZI AKSİLİKLER

Merhabalar Canlar...
Başlıktan da anlaşıldığı üzere bugün sizinle paylaşacağım bir konum yok. Bunun sebebi, bazı ailevi durumlardan dolayı evimde olmamamdan kaynaklı. Bir kaç gün kalacağım sonradan belli olan bu yere de doğal olarak bilgisayarımı getirmemiştim ve bir akıllı telefon özürlüsü olarak bu yazıyı bile zor yazıyorum. 😊
Aslında bugüne ait konumu bile önceden hazırlamıştım halbuki... Ama ne yaparsınız işte? Hayat, ne olacağı belli olmaz ve hiçbir zaman sizin planlarınıza uymaz. 
Demem o ki, bugünkü konumuz başka bahara kaldı. 😊
Şimdilik size bu duyuruyu bir borç bildim ve o yüzden yaptım. Ama yine de sizinle paylaşabileceğim şeyler de var.

 

 

ÖLÜM KAPISI SERİSİ

Ama iyi haber okuduğum kitapları nereye gidersem gideyim, her zaman yanımda taşırım. Yani burada da kitapsız kalmadım.
Ölüm Kapısı Serisi 1. Cilt Ejder Kanadı
Şu anda okuduğum kitap ise, Ölüm Kapısı Serisi'nin ilk kitabı... Bu seriye instagramdaki grubumuzdan bir arkadaşımızla beraber başladık ve onunla ortak okuyoruz. Evet, bu bence çok güzel. 😍😍
Zaten daha önce bu serinin ben ilk dört kitabını okumuştum. (Seri yedi kitaptan oluşuyor.) Ama kitapları bulmak zor olduğu için ben bu ilk dört kitabı daha önce pdf olarak okumuştum. Gelin görün ki, fantastik okuyorsanız bilirsiniz, fantastik kitaplar pdf okunması zor olan kitaplardır, özellikle epik fantastikler... Çünkü bu tür kitaplarda okuyucuyu bilgilendirmek amacıyla başlara harita falan eklenir. Bunlara bakmak için kitabın iki de bir başına gitmek pdf de epey zor olabiliyor. Ayrıca bu çizimlere pdfde tam olarak adapte de olamıyorsunuz.
Neyse o zamanlar zaten seriyi bu yüzden yarım bırakmıştım, pdf zor oluyor diye. Yoksa seri harika, muhteşem, hatta muhteşem ötesi.



AZMİN SONU BAŞARIDIR

Seriyi pdf okuyamayınca ben de ne yaptım başladım kitapları toparlamak için araştırmaya. İlk kitap hariç altı kitabı kitap satan bir internet sitesinde buldum. Ama ne yazık ki, temin edilirken bana serinin 4 ve 5. kitaplarının stoklarında olmadıklarını söylediler. Olsun dedim ve o iki kitap hariç diğerlerini oradan aldım, geriye kaldı toparlamam gereken üç kitap. Bunların arasından da en zoru ilk kitaptı. Çünkü serinin piyasa da en nadir bulunanı bu kitap ve birçok sahafın üye olduğu bir kitap satış sitesinden bakmaya başladım. Ama sahaflardaki bu basımı olmayan kitaplar acayip faiş fiyatlara satılıyor. Ben de bir kitaba servet harcayacak kadar zengin olmadığıma göre, başka yollar araştırmaya başladım.
Ejder Kanadı Arka Kapak
İlk kitap için instagramdaki sahaflara baktım. Bir tanesi 90 tl gibi bir fiyat söyledi ama bu fiyatta indirim de yapabileceğini belirtti. Tabi ben 70 tl gibi bir indirimden söz edince bu iş de yattı. 😁
Sonra instagramda başka bir sahaftan 20 tl+kargo ücreti olarak buldum ve kaçırmadan aldım. Nihayet diğer iki kitabı da 20 ve 25 tl'ye sahaflardan buldum ve onları da oradan alarak serimi tamamladım.
Bu serinin bulunması neden zor kısmına gelecek olursak eğer; seri esas olarak 2000'lerde basılmış ve bir daha baskıya girmemiş. Bundan sonra da gireceği muhtemel olmayan serilerden. Ama bunun yanında bu seri, epik fantastik okurları için başyapıtlardan sayılacak kitaplardandır. Ayrıca serinin konusu orijinal ve farklı olan yegane konulardandır. Bence fantastik severlerin kesinlikle okuması gerekiyor. Ayrıca belirteyim ki, bu seriyi toplamak için uğraştığıma hiç pişman değilim aksine yapmasaydım rahat edemezdim.
Neyse artık... Bu yazı alt tarafı size bugün için bloga yazı koyamayacağımı haber vermek içindi ama bunu yaparken bile sanırım bloga yazı koymuş oldum.
Yazının güncellemesini eve gidince yapacağım canlar... Biliyorum, illa ki bu yazının güncellemeye ihtiyacı olacak.

Artık beni affedin canlar, en kısa zamanda tekrar görüşmek dileğiyle; kendinize ve sevdiklerinize çok iyi bakın... Seviliyorsunuz.
😘😘

20 Mayıs 2019 Pazartesi

KİTAP YORUMU... PARDON YANLIŞ OLDU! DOĞRU BAŞLIK... DAHA BİTMEMİŞ KİTAP TEORİSİ; EREBOS...

PAZARTESİ; SENDROMLU MU, SENDROMSUZ MU?

Merhabalar Canlar, Dostlar...
Nasılsınız bakalım? Bugün bir hafta daha başladı ve sendromlu bir pazartesi ile karşınıza geldim ben de... Aslında burada empati yaptım. Çünkü ben bu aralar işsizim ve maalesef sendromlu bir pazartesi yaşayamıyorum. O yüzden bence elinizdekilerin kıymetini bilin. Belki sizin yüz çevirdiğiniz şeyler için birçok şeyini feda edebilecek insanlar vardır, kim bilir ki! Neyse bunlar hassas birer konu ve bu konular da konuşmayı daha sonraki günlere erteliyorum ve bugün için seçtiğim konuya yöneliyorum.

NE OKUYORUM, NE OKUYORUM?

Erebos - Ursula Poznanski
Bugün şu anda okuyor olduğum kitabın yorumuyla geliyorum. Şu an okuduğum diyorum çünkü kitap hala daha bitmedi ve kitapla ilgili şu ana kadarki teorilerimi sizle paylaşacağım. Bu yazıda biraz spoiler verebilirim, ona göre okuyup okumamakta karar verebilirsiniz. Ayrıca kitabı bitirir bitirmez de bu yazıyı güncelleyeceğim ve o zaman bu yazıda kesinlikle spoiler olabilir. Bu bahsettiğim, şu anda okuyor olduğum kitap Ursula Poznanski'nin Erebos adlı kitabı... Bu kitap aslında (daha önceki yazılarda da söylemiştim) bizim instagram üzerinden yaptığımız kitap kulübü ya da kitap etkinliğimizin mayıs ayı kitabı. Bu etkinliğe öncülük eden bir ablamız var; @burcununkitaplari... Bu etkinliğe onun öncülüğüyle başladık ve bu etkinliğe katılan herkesle her ay ortak bir kitap okuyoruz. Bu etkinliğe gören bilen ve duyan herkes katılabilir ve etkinliğimizi #burcuablaylakitapokuyorum etiketi altında insagramda paylaşıyoruz. İşte bu etkinliğimizin bu aya ait kitabı; Erebos...


  EREBOS - URSULA POZNANSKİ

Erebos
Ben kitabı okumaya ayın dokuzunda başlamış olsam da daha sonra girdiğim bir reading slump sayesinde kitabı ancak daha yeni yeni tam anlamıyla okuyabiliyorum. Ne yapalım? Bu seferlik de böyle oldu. Ne diyoruz böyle durumlarda? Geç olsunda güç olmasın...
Erebos, bir bilgisayar oyunuyla alakalı bir kitap. Bir lisede okuyan öğrenciler arasında sıkı bir gizlilik içinde dağıtılan ve her geçen gün bu oyunu oynayan öğrencilerin sayısının arttığı; yine bu öğrencilerin gizlilik içinde sabahlara kadar, kendilerini kaybedercesine oynadıkları bir bilgisayar oyunu. Ama Erebos sadece bir oyun gibi durmuyor, onun arkasında bazı şüphe çeken şeyler var ve bunlar işte size kitabı okutan şeyler.
Aslında benim bilgisayar oyunlarıyla pek aram yoktur ama kitabı okurken bir anda ben de ana karakter Nick gibi oldum; gece gündüz oyun oynayasım geldi.
Yazar, harika ve bir o kadar da ürkütücü bir bilgisayar oyunu yaratmış. Oyundan ürksem de korksam da devam etmeden duramayan çocuklara hak vermeden edemedim. Ama şu da var ki, bu oyunu oynayan çocuklar gerçeklikle sanal dünyayı karıştırmaya başladılar bile ve ben kitabın sonunun nereye varacağını merak ediyorum. Gerçekten bu kitabı bana en çok okutturan şey; merak... Kitabın sonu nereye bağlanacak, nasıl bağlanacak ve nasıl bitecek? Neyse, bunları ancak kitabın sonuna geldiğimde görebilirim ve o zaman bu yazıyı güncellediğimde buraya da yazarım.

 

EREBOS

Şimdi ise, kitapla ilgili teorilerimden biraz bahsetmek istiyorum. İlk olarak şu kısa bilgileri bir vereyim; kitap toplamda 478 sayfalık bir kitap. Ben daha 309. sayfadayım. Yani daha okumam gereken nereden baksanız bir 150 sayfa var ve o sayfalarda kim bilir neler olacak? Şu ana kadar da çok aksiyonlu bölümler yoktu -tabi ki oyun sahneleri hariç- ama bu kitabın sürükleyici olmadığı anlamına gelmiyor. Kitap aşırı sürükleyici ve çok sade bir dili var. Elinize aldığınız an kolay kolay bırakamayacağınız ve sayfaları çevirirken zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacağınız bir kitap.





GÜNCELLEME

Bu araya güncelleme koymak hoşuma gitmiyor ama bunu yapmam gerekiyor. Çünkü buradaki güncellemeyi kitabı okuyup bitirdikten sonra ekliyorum ve bu yazının devam kısmında yazdığım çoğu şeyin artık spoiler olduğundan eminim.
Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum, harikaydı. Ama benim kitapla ilgili teorilerimin birazı tuttuğu için  aşağıda kalan yazılar spoiler içeriyor. Ayrıca bu yazıyı okuduktan sonra kitaba yönelirseniz, kitaptan zevk alamayacaklınız. O yüzden kitabı okumaya karar verirseniz yazımı okumayı burada bırakın. Eğer yok okumam derseniz devam edin ama size şunu da söylememe izin verin; çok şey kaçırıyorsunuz! Kitap gerçekten harika, muhteşem... İçindeki olay örgüsü, sonu, aralardaki ikilemler, gerilimler... Benim bu yazarın okuduğum ilk kitabı ama diline ve kurgusuna bayıldım.
Yazının bundan sonraki başlıkları spoiler içermez. Başlıklara bakalirsiniz ama bence içeriği kitabı okuduktan sonra bakın, yine de unutmayın karar size ait.

NOT: Bundan sonraki bölümlerde spoilerlar olabilir. Yazının devamını ona göre okuyup okumamaya karar verin.




TEORİLER... BU YAZIYI UMARIM "EREBOS" GÖRMEZ!!!

Erebos (Benim çizimlerimle)
Kitapla ilgili en başlıca teorim, kitaptaki bir karakterle alakalı; Adrian... Evet. Bence bu çocukta bir şeyler var. Kötü değil ama tahminen iyi de değil. Daha farklı bir şeyler, her şeye çözüm olacak bir şeyler mesela... Yani bu çocuk bence kitabın anahtar kişisi, kilit insanı...
Doğru mudur? Bilmiyorum. Bu yalnızca benim teorim. Ayrıca teorimi genişletirsem; Adrian'nın babası ölmüş ve bence bu bilgisayar oyunu, Erebos'u da o yarattı. (Bu arada Erebos, kitapta çocukların oynadığı bilgisayar oyununun adı.) Daha sonra bu oyunun tehlikeli olduğunu fark etti ve onu yok etmeye çalıştı ama bunda da başarılı olamadı ve öldürüldü. Yalnız burada bir nokta var ki o da; Adrian'nın bu babası ölmemiş, intihar etmiş. Peki bir bilgisayar oyunu yaratıcısını öldürüp ve bu olaya intihar süsü verebilir mi? Bir şekilde olabilir. Neden olmasın ki? Ben sadece o bir şekildeyi çözemiyorum. Ama inanın, bu teorim doğruysa Erebos bir şekilde bu işi yapmış olabilir. Yani bir bilgisayar oyunu cinayet işlemiş ve buna intihar süsü vermiş olabilir. Yapay zeka olabilir diyorum ya da benim aklıma daha yatan teoriye göre ise; bu cinayeti kendisi yapmamış ama oyuncularından birine yaptırmış da olabilir. Benim teorim bu yönde... Zaten sadece bir iki yerde Adrian'nın Nick'le konuşma çabaları var ki, kurduğu her cümle bence şüphe uyandırıcıydı.
Diyorum ki yani, bu teorilerim tutmasa bile Adrian'la alakalı illa ki bir şey çıkacak kitapta ve bu yüzden kitabın bir an önce sonuna gelmek istiyorum. Beni neler bekliyor görmek için sabırsızlanıyorum. Ama şimdilik bu yazının sonunda kitabı okumak yerine, ne yapacağım? Tabi ki gidip Game of Thrones'un son ve final bölümünü izleyeceğim. Sizinle o konuda da bir inceleme yapacağız. Ama bu ancak haftaya olur. O da, izlemeyenler o zamana kadar izlemiş olurlar ve spoiler yemezler diye...

"EREBOS" BENİ YOK ETTİ


Şaka, şaka... Burdayım ben! Sadece, yazının bitişini yapacağım için böyle bir espri yapayım demiştim. 😂😂😂 Neyse bakalım, o zaman artık bitirelim mi, bugünü de?
Bu yazımız biraz kısa oldu, biliyorum. Ama okuduğum kitap bitmediği için tam anlamıyla bir yorum giremediğim için
sanırım böyle oldu. Ama kitabı okuyup yazıyı güncelledikten sonra belki de yazı o zaman uygun bir uzunluğa sahip olur.
E, o zaman artık yazımızın sonuna gelelim ve hoşça kal diyelim, değil mi?
Kendinize ve sevdiklerinize çok iyi bakın canlar...
Seviliyorsunuz.
😘😘😘

GÜNCELLEME (SPOİLER İÇERİR!!!)

Erebos şu dakika itibariyle bitti. Bir "geçmiş olsun"uzu alırım artık. 😉 Bu arada teorimin bir kısmı doğru çıktı. Kitabın anahtarı kesinlikle, Adrian'mış. Ama masum, oyuna kurban gittiğini düşündüğüm kişi aslında tam tersi canavar, pislik, çocukları kendi intikamı için (özellikle kendi oğlunu) manipüle eden bir cani çıktı. Kısaca bütün olanlar Adrian'ın ölmüş babası yüzünden olmuş. Adam harbi ölmüş ama ölmeden önce intikamı uğruna Erebos'u yaratmış ve oğluna bu oyunu miras olarak bırakmış. Aslında kitapta baba da hep haksız değil, onun da haklı olduğu yerler var. Ama işte... Anlatamıyorum. Ama okumanızı tavsiye ediyorum. Baştan sona harikaydı. Bu spoilerlı bölümü okumayanlar için üste yine bir tavsiye olarak güncelleme gireceğim sanırım. Çünkü bu kısmı okutuktan sonra kitaptan zevk alamazsınız. Bu konuyu da belirtip, kaçtım ben canlar... 😘😘😘

19 Mayıs 2019 Pazar

19 MAYIS GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI'NI NUTUK'TAN BİR BÖLÜMLE KUTLUYORUZ !

19 MAYIS GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI


Merhabalar Gençlik...
Gençlik dedim, çünkü bugün 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı... O yüzden ben de bu önemli güne uygun bir giriş yapayım dedim. Ayrıca bugünkü yazı konum da zaten bu önemli gün ve bugün sizinle Nutuk'tan bir bölüm paylaşacağım.
O zaman millet, hepinizin ve hepimizin 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun. 💖💖💖

 

 

 

 

 

NUTUK (SÖYLEV) - GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


...
19 Mayıs 1919'da genel durum ve görünüm - Genel durumu değerlendirme - Düşünülen kurtuluş yolları
...

II. Genel durumu değerlendirme
Bu açıklamalardan sonra genel durumu, daha dar bir çerçeve içine alarak, çabuk ve kolayca, hep birlikte gözden geçirelim:
Düşman devletler Osmanlı Devleti'ne ve ülkesine nesnel ve tinsel (maddi-manevi) yönden saldırmışlar; onu yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, yaşam ve rahatını kurtarabilecek çare aramaktan başka şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde başarısız kalmış olan Ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre, kurtuluş çaresi saydıkları yollara başvuruyorlar... Ordu, adı var, kendi yok durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaş'ın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun; yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumun kıyısında, kafaları çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta...
Burada, pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Ulus ve ordu, Padişah ve Halife'nin hayranlığından haberi olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal. Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken, kuşaktan kuşağa geçen bu alışkanlık dolayısıyla, kendinden önce yüce Halifeliğin ve Padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halife'siz ve Padişah'sız kurtuluşun anlamını kavramaya yetenekli değil... Bu inanca aykırı görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, vatansız, hayın sayılır, istenmez.
Bir başka önemli noktayı da söylemek gerekir. Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilaf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti.
Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; özellikle, seçkin denilen insanlar bile böyle düşünüyordu.
Öyleyse, kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı:
Önce, İtilaf Devletleri'ne karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti; (sonra da) Padişah ve Halife'ye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.


III. Düşünülen kurtuluş yolları
1. Türlü öneri ve kararlar: Şimdi Baylar, izin verirseniz size bir soru sorayım: Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için, nasıl bir karar akla gelebilirdi?
Açıkladığım bilgilere ve gözlem sonuçlarına göre, üç türlü karar ortaya atılmıştı:
Birincisi, İngiltere'nin koruyuculuğunu istemek;
İkincisi,  Amerika'nın güdümünü istemek.
Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devleti'nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin ayrı ayrı devletler arasında paylaşılmasındansa, bu ülkeyi bir bütün olarak bir büyük devletin kanadı altında bulundurmayı yeğleyenlerdir.
Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yollarıyla ilgilidir. Örneğin: Bazı bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devleti'nden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Bazı bölgeler de, Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı ülkesinin paylaşılacağına olupbitti gözüyle bakarak kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.
Bu üç türlü kararın gerekçesi, yapmış olduğum açıklamalar arasında vardır.
2. Ya bağımsızlık ya ölüm: Baylar, ben bu kararların hiç birini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı bütün gerekçe ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi bütün bütüne parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son olarak, bunun da paylaştırılmasını gerçekleştirmek için uğraşılmaktaydı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, Padişah, Halife, hükümet, bunların hepsi, içeriğini yitirmiş bir takım anlamsız sözlerdi.
Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu?
O halde sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?
Baylar, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulusal egemenliğe dayalı bağılsız - koşulsuz (tam) bağımsız bir Türk devleti kurmak.
İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.
Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şuydu:
Temel ilke, Türk Ulusu'nun onurlu ve şerefli  bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde, uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz.
Yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü, uyuşukluğu benimsemekten başka bir şey değildir. Bu aşağılık duruma gerçekten düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.
Oysa, Türkün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir.
Öyleyse ya bağımsızlık, ya ölüm!
İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşünelim. Ne olacaktı? Tutsaklık.
Peki efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı?
Şu ayırımla ki, bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus, insanlık onur ve şerefinin gereği olan her özveriye
başvurduğunu düşünerek avunur ve tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir ulusa oranla, dost ve düşman gözündeki yeri elbette (çok) başka olur.
Sonra, Osmanlı soyunu ve devletini (hanedan ve saltanatını) sürdürmeğe çalışmak, elbette Türk Ulusuna karşı en büyük kötülüğü yapmaktı. Çünkü ulus, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da, Padişahlık sürüp giderse, bu bağımsızlık güvenceli sayılamazdı. Artık, yurtla, ulusla hiçbir duyunç (vicdan) ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve ulus bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi?
Halifeliğe gelince; bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında bunun gülünç sayılmaktan başka niteliği kalmış mıydı?
Görülüyor ki, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlamak için, ulusun daha alışık olmadığı sorunlara el atmak gerekiyordu (ve) kamuca konuşulmasında büyük sakıncalar bulunacağı düşünülen sorunların söz konusu edilmesinde kesin zorunluluk vardı. (Şöyle ki):
Osmanlı Hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların Halifesine başkaldırmak ve bütün ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.
Türk atayurduna ve Türkün bağımsızlığına saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün ulusça silahlı olarak karşı çıkmak ve onlarla savaşmak gerekiyordu. (ancak) bu önemli kararın bütün gereklerini ve isteklerini ilk gününde açıklamak ve söylemek, elbette yerinde olmazdı. Uygulamayı bir takım evrelere ayırmak ve olaylardan yararlanarak ulusun  duygu ve düşünceleri üzerinde işlemek ve adım adım ilerleyerek amaca ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur. Ama, dokuz yıllık tutumumuz ve yaptıklarımız bir mantık zinciri içinde irdelenirse, ilk günden bugüne dek izlediğimiz genel gidişin, ilk kararın çizdiği çizgiden ve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmamış olduğu kendiliğinden belirir.


3. Kaçınılmaz tarihsel süreç ve büyük ulusal giz:  Burada, kafalarda yer tutabilecek kimi duraksama düğümlerinin çözülmesini kolaylaştırmak için bir gerçeği hep birlikte gözden geçirmeliyiz:
Beliren ulusal savaşın tek amacı, yurdun yabancı salgınından kurtarmak olduğu halde, bu savaşın, başarıya ulaştıkça, ulusal istence (iradeye) dayalı yönetimin bütün ilkelerini ve biçimlerini evre evre bugünkü döneme değin gerçekleştirmesi, doğal ve kaçınılmaz bir tarih süreci idi. Bu kaçınılmaz tarih sürecini, geleneksel alışkanlığıyla, hemen sezinleyen padişah soyu, ilk andan başlayarak ulusal savaşın amansız bir düşmanı oldu. Bu kaçınılmaz tarih akışını, ilk anda ben de gördüm ve sezinledim. Ama, baştan sona, bütün evreleri kapsayan sezgilerimizi ilk anda bütünüyle açığa vurmadık ve söylemedik. İleride olabilecekler üzerine çok konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve nesnel (maddi) savaşa boş kuruntular niteliği verebilir ve dış tehlikenin yakın etkileri karşısında üzüntü duyanlar arasından da, alışkanlıklarına, düşünsel yeteneklerine, ruhsal durumlarına uymayan olası değişikliklerden ürkeceklerin ilk anda direnmelerine yol açabilirdi. Başarı için uygun ve güvenilir yol, her evreyi vakti geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu buydu. Ben de böyle yaptım. Ancak tuttuğum bu uygun ve güvenilir başarı yolu; yakın çalışma arkadaşım olarak tanınmış kişilerden kimileriyle aramızda, zaman zaman görüşlerde, davranışlarda, yapılan işlerde beliren temelli veya ikinci derecede bir takım anlaşmazlıkları, kırgınlıkların, dahası, ayrılıkların da nedeni ve açıklaması olmuştur. Ulusal Savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, giderek ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyet yasalarına dek uzayan gelişmelerinde, kendi düşün ve ruh yeteneklerinin kavrama sınırı bittikçe, bana direnmeye ve karşıt olmaya başlamışlardır. Bu noktaları, aydınlanmanız için, kamuoyunun aydınlanmasına yararlı olmak için,  sırası geldikçe, birer birer göstermeye çalışacağım.
Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse diyebilirim ki ben, ulusun duyuncunda ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal giz gibi kendi duyumcumda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım.


DAHA NE SÖYLENEBİLİR Kİ?

Değil mi ama? Daha ne söylenebilir, daha ne denebilir ki? Bence bütün Türk milletinin okuması gereken bir eser. Sonuçta bu eserde tarhimizin bir bölümü, o dönemi yaşamış ve o dönemdeki en önemli şahsiyetten anlatılıyor.
Mustafa Kemal ATATÜRK...
Seviliyor ve sevilmeye devam edilecektir.
Tekrar, bütün milletimizin 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.
Kendinize ve sevdiklerinize ve ülkenize ve vatandaşlarınıza iyi bakın canlar, seviliyorsunuz...
😘😘😘

17 Mayıs 2019 Cuma

BİRBİRİNDEN FARKLI SEÇTİĞİM YEDİ KİTAPTAN ALINTILARI OKUMAK İSTERSENİZ, HOŞGELDİNİZ BU YAZIMA

YİNE SIKINTILAR BAŞ GÖSTERDİ

Merhabalar Cancağızlarım,
Aslında bugün sizinle ne konuşacağım hakkında hiç bir fikrim yok. Önceden bir konu belirlemeden geldim bu sefer karşınıza. Daha doğrusu bu sefer her hangi bir konuda karar veremedim. Ama bu yazmama engel olamadı çünkü cuma günlerini de yeni yayın günü yapmıştım ve biliyorsunuz ki bu işi bir düzene oturtmaya çalışıyorum. O yüzden, "Hadi, bu günü es geçelim," diye bir şey yapmıyorum.
Aslına bakarsanız bugün için bir çok konu başlığım vardı elimde ama içlerinden birini beğenip de seçemedim. Mesela sizinle Yunun Mitolojisi'yle ilgili bilgiler paylaşmayı düşündüm ve bu konunun hakim olduğu Percy Jackson ve Olimposlular adlı kitap serisinden bahsetmeyi de düşündüm. Ya da bu aralar okuduğum kitaptan, izlediğim dizi ve filmlerden de bahsetmeyi düşündüm. Ayrıca size bu aralar yaptığım çizimlerden bahsetmeyi bile düşündüm. Tabi bir de kitaplık düzenim vardı, bu konular arasında...Ama gördüğünüz gibi hiç biri tam anlamıyla içime sinmedi ve böylelikle de bugün doğaçlama takılmaya karar verdim. Yani yazımızın devamı, sırada gelecek olan kelimelere ve onların oluşturacağı cümlelere bağlı olacak. Ama düşünün bir; ya devamı gelmezse bu kelimelerin ya ben bir yerde takılıp kalırsam, nice olur sonumuz?
Korkmayın hemen canlar, ben kolay kolay yazacak bir şey bulamayan bir tip değilimdir. Ama bunun yanında da çok boş konuşup delirttiğim nice insanlar da vardır. Sizlere de bu işkenceyi yapmamak için boş konuşma taraftarı değilim bugün. O yüzden umarım yazarken aklıma güzel bir konu gelirde hemen o konuda sohbete başlayabiliriz.

KİTAP ALINTILARI

Bir ara çay demlemeye gitmiştim ve işte o arada bugün sizle ne paylaşacağımı buldum. Hazır mısınız? Bugün sizle daha önce okumuş olduğum bir kaç kitaptan alıntı paylaşmak istedim.
Alıntı paylaşacağım bu kitapları türlerine göre rastgele seçtim. Bu kitapların arasında biri Rus, biri İngiliz olmak üzere iki adet klasik var. Bir tane on ve üstü yaşlar için olan bir serinin ilk kitabı var. Bunun yanında iki tane Türk yazarın kaleme aldığı kitaplar var. Bunlardan hariç iki tane polisiye olacak ama bu iki kitaptan birisine henüz karar veremedim. Ona da yazarken karar vereceğim artık. O zaman lafı daha fazla uzatmadan ilk kitabımızla başlayalım mı, ne dersiniz?


İKNA - JANE AUSTEN

Jane AUSTEN
Jane Austen benim en sevdiğim klasik yazarlardan birisidir. Kendisine hayranlığım aşırı bir seviyededir, diyebilirim. İkna kitabı ise, Gurur ve Önyargı'dan sonra en sevdiğim ikinci kitabı sayılabilir. Yüzbaşı Wentworth'u sevmeyen olamaz diye düşünüyorum, tabi ki Anne'i de... Alıntılara geçmeden önce son bir şey daha diyeceğim; o da bu kitapta çok fazla alıntı  (yirmi bir) beğendiğim için hepsini değil de, aralarından seçtiklerimi sizinle paylaşacağım. O zaman buyrun alıntıların keyfini çıkarın...

  • Anne, yüzünün kızaracağı yaşları geride bıraktığını umuyordu ama heyecanlanma yaşını kesinlikle geride bırakmamıştı.
  • Birbirleriyle hiç sohbet etmediler, aralarında en sıradan nezaketin gerektirdiğinin ötesinde bir konuşma geçmedi. Bir zamanlar birbirlerinin her şeyiydiler! Şimdiyse hiçbir şeyi! Eskiden olsa, şu anda Uppercross'taki salonu dolduran bu kalabalık topluluğun içinde, birbirleriyle konuşmadan duramayanlar onlar olurdu. Başka kimselerde onlarınki kadar temiz iki kalp, bu kadar benzer zevkler, bu denli uyumlu duygular, bu kadar sevilen çehreler olamazdı, belki yalnızca birbirlerine çok bağlı ve mutlu görünen Amiral ile Mrs. Croft'un dışında. (Anne evli çiftler arasında bile istisna sayabileceği kimseyi göremiyordu.) Şimdiyse iki yabancı gibiydiler, hayır, bu yabancı olmaktan da beterdi, çünkü asla yeniden tanışamazlardı. Sonsuza dek sürecek bir yabancılıktı bu.
  •  "İki kişinin farklı seçimlerinden biri, diğerinden daha iyi olmayabilir ama hepimiz kendi seçimlerimizin daha doğru olduklarını düşünürüz..."
  • Dürüst, açık yürekli ve ateşli kişilik yapısına her şeyden çok değer veriyordu. İçtenlik ve coşku onu hala büyülüyordu. Arada sırada düşüncesizce bir şey yapan ya da söyleyen birine soğukkanlılığını hiç kaybetmeyen, dili hiç sürçmeyen birinden çok daha fazla güvenebileceğine inanıyordu.
  • Genç kadın bu beklenmedik karşılaşmanın uyandırdığı bütün güçlü, köreltici, sersemletici ilk duyguları yaşayıp atlatmıştı. Yine de, hala bır duygu fırtınası yaşıyordu! Heyecan, acı, haz, sevinmekle acı çekmek arası bir şeyler.
  • Anne, genç adamın son sözlerini söylerkenki heyecanlı ses tonuna ve salondaki aralıksız gürültüye, neredeyse hiç durmadan çarpan kapıya, içeriye girenlerin çıkardığı dinmeyen uğultuya rağmen onun söylediği her kelimeyi duymuş, şaşırmış, memnun olmuş, kafası karışmış, solukları hızlanmaya başlamıştı, bir duygu karmaşası içindeydi.
  • "Doğrusu böyle dolaylı bir yoldan öğrendiklerimizin doğru olmalarını beklememeliyiz. Gerçekler ve haberler ağızdan ağıza yayılırken birinin aptallığı, öbürünün bilgisizliği yüzünden yanlış anlaşılır, sonunda da geriye doğrulardan pek eser kalmaz."
  •  "Daha fazla sessiz kalamam. Şu anda elimde olan imkanı kullanarak sizinle konuşmam gerek. Ruhumu delip geçiyorsunuz. Bir yanım acı çekiyor, öbür yarımsa umut dolu. Bana çok geç kalmadığımı, böylesine değerli duyguların sonsuza dek yitip gitmediklerini söyleyin. Sekiz buçuk yıl önce adeta paramparça ettiğiniz günlerden çok daha fazla sizin olan kalbimle kendimi yine size sunuyorum. Erkeklerin kadınlardan daha çabuk unuttuklarını, onların aşklarının daha çabuk söndüğünü söylemeyin sakın. Sizden başka kimseyi sevmedim ben. Haksızlık etmiş olabilirim, zayıflık gösterdim, güceniktim ama hiçbir zaman vefasız olmadım. Bath'e yalnızca sizin için geldim. Yalnız sizi düşünüyor, yalnız sizin için planlar yapıyorum. Bunu görmüyor musunuz? Arzularımı hissetmemiş olabilir misiniz? Sizin benimkileri anladığınızı düşündüğüm gibi ben sizin duygularınızı anlamış olsaydım bu on günü bile beklemezdim.
  • Mutluluğu ruhunun güzelliğinden kaynaklanıyordu, tıpkı arkadaşı Anne'in mutluluğunun yüreğindeki sevgiden kaynaklandığı gibi. Anne, şevkat ve sevginin simgesiydi, Yüzbaşı Wentworth'ten de hak ettiği sevgi ve şefkati görüyordu.
İkna - Jane Austen

KABUK ADAM - ASLI ERDOĞAN

Aslı ERDOĞAN
Bu kitap, benim Aslı Erdoğan'ın okuduğum ilk kitabıydı. Diline alışmak başta biraz zorladı ama alıştıkça kitaptan aldığım zevk artmaya başladı. Alıntılardan da belli zaten, toplamda on dört tane alıntı var ve bir önceki kitapta olduğu gibi bu alıntılardan da hepsini değil, aralarından seçtiğim bir kaç tane alıntıyı sizinle paylaşacağım. O zaman alıntılar gelsin...

  • Tropiklerde, o gözden ırak adada öğrendim ki, cennetle cehennem iç içedir, ancak bir katil bir peygamber olabilir ve insan bir başkasına, aynı karabüyü ayinlerindeki gibi, dönüşebilir, çünkü insanın tam zıddı gene kendisidir.
  • "Ama," dedi birdenbire, "bir kitabın kapağına bakarak içindekileri anlayamazsın."
  • "Bir insanı da sadece yüzüne bakarak anlayamadığın gibi."
  • Zekamı kanıtlamak için söylediğim nice laf gibi gereksiz ve boştu, ruhun kendisinden gelmediği için de yapaydı.
  • Hayatı boyunca paradan başka bir şeyi yüceltmemiş, bir yere, insana ya da ideale bağlanmamış kayıp ruhlardan biriydi.
  • Yalnızlığa öyle alışmıştım ki bir başkasının ilgisini ancak bir tehdit olarak algılayabiliyorum. Yabani bir hayvanın insan karşısında tedirginliğine benzeyen bir duyguydu bu. İçimdeki ceset uyandırılmaktan korkuyordu.
  • Akılcı, mantıklı yaklaşımlardan, ucuz sevgi sözcükleri kadar iğrenirim; yeryüzü, zekalarından başka bir şeyi olmayan insanlarla yeterince dolu zaten.
  • "...Umutsuzluk değil seninki, sadece bıkkınlık. Yaşayan herkesin umudu vardır."
  • Yalnızca kötülüğün en dibine inenler, erdemin doruklarına varabilirler.
  • Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı ilk fırsatta katlederiz. Sonra da ömür boyu, bu asla bağışlanmayan günahın lanetini sırtımızda taşırız.
    Kabuk Adam - Aslı Erdoğan

İNSAN NE İLE YAŞAR? - LEV NİKOLAYEVİÇ TOLSTOY

Lev Nikolayeviç TOLSTOY
İşte bana çok şey katan bir kitap daha... Bu kitap gerçekten hayat felsefem üzerine yazılmış bir kitao gibiydi adeta. Yani hayat felsefem bir kitap olsaydı, işte bu kitap olurdu diyorum. O zaman gelin bakalım, alıntılarımıza...
  • Sevgi Tanrı'dandır, içinde sevgi olan herkes Tanrı'dan doğmuştur ve Tanrı'yı bilir.
İçinde sevgi olmayan kişi Tanrı'yı tanımıyor demektir. Çünkü Tanrı sevgidir.
Tanrı'yı görebilmiş kimse yoktur, ancak biz birbirimizi sevdiğimiz sürece Tanrı içimizdedir.
Tanrı sevgidir, severek yaşayan Tanrı'yı yaşıyor demektir, Tanrı da onun içinde yaşar.
Tanrı'yı sevdiğini söyleyip kendi kardeşinden nefret eden varsa; o bir yalancıdır. Görüp tanıdığı kardeşini sevemeyen, göremediği Tanrı'yı hiç sevemez.
  • İnsan kendini kolladığı için değil, içinde sevgi olduğu için hayatta kalır.
  • "İnsan sadece kendi hayatı için endişe eder, bunun için yaşar sanırdım. Oysa yaşamasına sebep olan tek şey aslında sevgiymiş. İçinde sevgi olan insan, aslında içinde Tanrı'yı taşıyor demekmiş. Çünkü aslında Tanrı sevginin ta kendisiymiş..."
  • "...Tanrı herkesin ihtiyacını verir. Biri size kötü sözler söylüyorsa, üzülmeyin, doğru yolu gösterin onlara. Kavga ettiniz, günah işlediniz, herkes yapabilir. Ama haydi, af dileyin birbirinizden, öfkenize yenilmeyin."
  • Başkalarının hatalarını görüyor fakat kendi büyük hatalarını göremiyorsun. "Kötülük yapan o!" diyorsun. Eğer kötülüğü yapan yalnız o olsaydı, ortada kötülük falan kalmazdı. İnsanlar arasında kötülük tek bir kişinin başının altından mı çıkar sanıyorsun. Her ikiniz de suçlusunuz. Tek kötü o olsaydı, sen de iyi biri olsaydın bütün bunlar olur muydu?
  • Kalbine bir sor, böyle yaşanır mı hiç? Sen ona bir küfret o sana iki, o sana bir yumruk atsın sen ona iki yumruk. Böyle hayat mı olur?
  • Ona birisi kötülük etse bile, intikam almaya değil affetmeye, durumu iyileştirmeye çalışır; birisi ona kötü sözler söylese, öfkelenip karşılığını vermez, karşısındaki adama durumun çirkinliğini anlatırdı.
  • "Dünyada barış olmalı, insanda da iyi niyet..."
    İnsan Ne İle Yaşar? - Lev Nikolayeviç Tolstoy

BİR FİLİZ VARDI - ORHAN KEMAL

Orhan KEMAL
Bu kitap hakkında aslında söylenecek çok şeyim var ve size kısa bir özet de geçemem. Ama kesinlikle söylemeden geçemeyeceğim şey; Orhan Kemal hayranı olduğumdur. Bunu söylemeden duramazdım ve ayrıca bu kitapla ilgili söyleyeceklerimi merak edenler bu bağlantıya tıklayarak intagram hesabımda bu kitap hakkında yazdıklarımı okuyabilirler. Bu açıklamalardan sonra, alıntılar...
  • "Bir kızı, kadını hiç kimse zorla baştan çıkaramaz. Yeter ki kendi fiilinden olmasın. Kancık köpek, kuruğunu sallamazsa erkek köpek ardından gitmez anladın mı?"
  • Onun sevebileceği insan. Ne para, ne hususi araba, ne apartman... Onun sevebileceği, nedenini bilmeden sevdirsindi kendini Filiz'e. Ensesine yıkılı kasketini sever, yenleri patlak postallarını sever, başkaldıran, dikilen, laf yemeyen hallerini seçerdi.
  • "Gerçekçilik, içinde yaşadığın topluma yer yer ayna tutmaktan ibaret değil ki. Asıl gerçekçilik, asıl yurtseverlik, içinde yaşadığın toplumun bozuk düzenini görmek, bozukluğun nereden geldiğine akıl erdirmek, sonra da bu bozuklukları ortadan kaldırmaya çalışmak. Yurtseverlik, yurdunun insanlarını sevmek yani, insan gibi yaşamalarını sağlamaya çalışmak, buna engel olanlarla savaşmak..."
    Bir Filiz Vardı - Orhan Kemal

KARANLIK GÖLGELER EVİ - ROBERT LİPARULO

Robert LİPARULO
Bu kitap Hayalevi Kralları kitap serisinin ilk kitabı ve bu kitapla ilgili açıklamayı da yine bu bağlantıya tıklayarak instagram hesabımdan okuyabilirsiniz. O yüzden fazla açıklamaya girmeden alıntılara başlıyorum.
  • "Fazla endişeleniyorsun. Sadece garip bir şey olacak mı, diye gözünü açık tut. Hayal gücünün senin önüne geçmesine izin verme."
  • Ayağa kalkıp tekrar koşmaya başladı. Utanılacak bir şey yoktu bunda. Hayatta kalmak için oradaydı; Sezar'ı veya bu barbarca oyunu ve hatta kendisini bile onurlandırmak için değil. Çarpışmayı ve silah kullanmayı tam anlamıyla ayaküstü öğrenmekte olduğundan, sıvışmak bir korkaklık göstergesi değil bir stratejiydi.
  • Kıl payı kurtuluşlar, yaklaşmakta olan ölümün korkusu ve fırsat yetersizlikleri de savaşçıları yere indirebilecek önemli faktörlerdi.
  • Ne yapılması gerektiğini biliyordu. Sadece bunu yapması için gereken -zihinsel ve fiziki- güce sahip değildi. Sevdiğiniz birini her an patlayabilecek yanan bir arabanın altında sıkışmış görmek gibiydi. Adrenalinin sebep olduğu insanüstü güçlerle ilgili hikayeleri herkes duymuştu; ama gerçekte şu vardı ki insan kasları iki ton sac metalle baş edemezdi.
  • Sevdikleriniz ölür. Hayatın gerçeğidir bu.
  • Tabiatta yolunu kaybeden insanlar da böyle hissediyor olmalıydılar. İçinizdeki enerjiyi son damlasına kadar kullandıktan sonra bile tam olarak nerede her şeye rağmen devam edecek gücü topluyordunuz? Yenilgiyi ne zaman kabul edip kendinizi ölüme bırakıyordunuz?
  • Başka bir gün savaşmak için sağ kalmak deyimi bugün savaşa devam etmezseniz ölecek olan sevdiklerinizi hiç hesaba katmadan söylenmiş olmalıydı.
    Karanlık Gölgeler Evi - Robert Liparulo

BATAKLIK KRALI'NIN KIZI - KAREN DİONNE

Karen DİONNE
Hikayesi ve dili değişik olan kitaplardandı. İlk olarak kitabın konusunu anlatayım. Yıllar önce bir genç kızı kaçırıp onunla beraber bir aile kuran bir adam var. Bu adamın, tutsak ettiği bu genç kızdan yıllar içinde bir kızı oluyor ve beraber bir bataklıktaki kulübede, tıpkı bir aile gibi yaşıyorlar. Ama yıllar sonra bataklıkta büyüyen bu küçük kızın kendi ailesi ve çockları oluyor. İşte tam bu zamanlar, yıllar önce annesini kaçırmaktan tutuklanan babası hapisten kaçıyor ve kızının peşine düşüyor. Tabi ki kızı da bu durumu öğrenir öğrenmez ondan bir adım önde olmak için, o da babasının peşine düşüyor. Kitabın kabaca konusu bu şekilde. Ayrıca bir de kitabın dili şu ana kadar okuduğum kitaplardan biraz farklıydı. Bu da zaman kullanımından kaynaklanıyordu. Biliyorsunuz kitaplarda genelde görünen geçmiş zaman kullanılır ama bu kitapta şimdiki zaman kullanılıyordu. Bu da kitaba garip bir etki vermiş. Okurken ilk başlarda biraz yadırgamıştım ama sonralarda alışınca hoşuma gitmeye başladı. Ooooo, bu kitap hakkında bayağı bir konuşmuşuz. Daha fazla konuşmadan bence alıntılara geçelim...
  • İyi bir hayattı, artık iyi bir hayat olmayana kadar.
  • Başardığım şeyin büyüklüğü gerçekten ayaklarımın yerden kesilmesini sağlamıştı. Korkuyordum ama korkum yapmak istediğim şeyi yapmamı engellememişti.
  • Babamın en sevdiği sözlerden biri, "Ancak en son ağaç öldükten, en son ırmak zehirlendikten ve en son balık tutulduktan sonra insanoğlu para yiyemeyeceğinin ayrımına varacak," idi. "Dünya bize atalarımızdan miras kalmadı, biz dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldık," derdi bir de. Hep bunların onun özgün sözleri olduğunu sanırdım ama artık bunların Kuzey Amerika yerlileri tarafından söylenmiş ünlü atasözleri olduğunu biliyorum.
  • Ne var ki sonuç beklediği gibi olmasa da, insan aldığı kararların sorumluluğunu taşımak zorunda.
  • Kötü şeyler hep olur. Uçaklar düşer, insanlar sellerde, depremlerde ve kasırgalarda yaşamlarını yitirir. Kar motosikletleri  yollarını kaybeder. Köpekler vurulur. Ve genç kızlar kaçırılır.
    Bataklık Kralı'nın Kızı - Karen Dionne

DERSİMİZ CİNAYET - AGATHA CHRİSTİE

Agatha CHRİSTİE
Evet, son ve sonradan karar verdiğim polisiye kitaba geldi sıra. Bu kitapla ilgili yorumumu da yine buraya bıraktığım bu bağlantıdan instagram adresime gidip okuyabilirsiniz. Lafı uzatmadan buyrun alıntılar...
  • "Bazı kanlı katillerin melek gibi yüzleri olur. Masum bir yüz ve kötü bir şekilde gelişmiş gri hücreler."
  • "Çok doğru. Ama seven bir kadın kali birçok darbeyi affeder..."
  • "Size görebir kadın fare görünce iskemlenin  üzerine sıçrayarak avaz avaz bağırmalıdır. Öyle değil mi? Modası geçmiş düşünceler bunlar! Haydi, ne olur?"
  • "Ben çocuk değilim, mösyö. Cesaretle davranır ve gerçekleri de olduğu gibi kabul ederim..."
  • "...Bir kadın kimin için yalan söyler? Bazen kendisi için. Çoğu zaman sevdiği biri uğruna. Ve her zaman çocukları için..."
    Dersimiz Cinayet - Agatha Christie

"BİTSİN ARTIK !" DEDİĞİNİZİ DUYAR GİBİYİM

Tamam, haklısınız. Bence de bitirelim artık. Yeterince uzun bir yazı oldu bu da... O yüzden bu bitiş konuşmasını da fazla uzatmadan kısacık geçiyorum. Ama son bir şey söyleyeyim. Bu kitap alıntıları fikri hoşunuza gittiyse yorum atın ki, ayda bir böyle bir yazı hazırlayayım. Hoşunuza gitmediyse de yorum atın, o zaman da bir daha böyle bir yazı hazırlamayayım. 😉
Bir daha ki sefere görüşmek üzere millet... Kendinize ve sevdiklerinize çok iyi bakın. Seviliyorsunuz.
😘😘😘

14 Mayıs 2019 Salı

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -1-

HİKAYE Mİ VARMIŞ BUGÜN?

Merhabalar Canlar..
Sendromlu bir pazartesi günü daha bitti gibi ha? Peki bugününüz gerçekten sendromlu muydu? Yoksa; "Aman! Alıştık artık," modunda mıydı? Haydi cevapları bir görelim bakalım. Ama yine de bu cevaplarla pek işimiz yok artık, ne de olsa bugünü de atlattık geçti ve ne var biliyor musunuz? Bugünü sizin için daha da iyi yapmaya çalışacağım ve bu yüzden bugün sizinle yazdığım romantik bir hikayeyi paylaşacağım. Aslında yazdığım değil, yazacağım bir hikaye olacak. Çünkü direkt bugünün konusu altında bu yazıda yazacağım hikayeyi... O yüzden sizi daha fazla bekletmeden geçelim mi hikayemize..

ÇAYIMIN ŞEKERİ


En son ne zaman bu kadar heyecanlandım? Hatırlamıyorum. Bugün öğleden beri kafamı yokluyorum ama yok. Belki de erkek arkadaşlarım haklıdırlar; hayatımızda en çok  ve en uzun heyecanı sevdiğimiz kadına evlilik teklifi yapacağımız gün yaşıyoruzdur. Sanırım siz de olayı anladınız. Ben bugün sevdiğim kadına evlilik teklifi edeceğim ve bunun için dünden beri düşünüp hazırlıklar yapıyorum. İyi ki yanımda Bilge var da bana her konuda yardımcı oluyor. O olmasaydı, ne yapardım? Hiç bilmiyorum. Sonuçta bu kız liseden beri hayatımda ve o andan itibaren hep yanımdaydı. Nerden baksam bu da on yılı aşkın bir süre demek oluyor ve benim bu heyecanlı günümde de beni yalnız bırakmadı.

Akşamüzeri sevgilime evlilik teklifi edeceğim yere varır varmaz, Bilge'nin çoktan oraya geldiğini gördüm ve neredeyse bütün her şeyi hazırlamıştı bile.
"Ah! Sonunda gelebildin şaşkın damat."
"Daha dur be kızım. Henüz damat olmadık."
"Ama bu geceden sonra olacaksın!"
"Umarım..."
"Ne o? Yoksa kabul etmeyeceğini mi düşünüyorsun?"
"Öyle bir ihtimal de söz konusu değil mi? Ya kabul etmezse, Bilge? Ben ne yaparım o zaman?"
"Çok fazla düşünüyorsun. Takılma bu kadar. Kabul etmezse, benimle evlenirsin olur biter. Seni ortada bırakmayız, arkadaşım."
"Hahahaha, çok komiksin bugün. Neyse bunu boşver de şimdi, neler yaptın? Hazırlıklar tamam mı? Anlatsana haydi!"

Bilge, benden yarım saat önce falan dün akşam arayıp durumu anlattığım restoranda gelmişti ve gelir gelmez de her şeyi ayarlamaya başlamıştı. Evlilik teklifini, deniz kıyısında masaları olan bir restoranda yapacaktım çünkü Sevgi buraya bayılır. Onun en çok sevdiği masayı -tam denizin kıyında olan ve ayaklarınıza suyun değdiği masa- ayarladım. Masanın süslemesi için de garsonlara Bilge yardımcı olmuş ve şu an masamız mumlarla dolu. Güneş batınca da ışıl ışıl olacak. Ayrıca Bilge bana bir kıyak daha geçmiş ve restorandın bugün gelen bütün müşterileri iç tarafa almaları için ikna etmiş. Yani sahilde sadece Sevgi ve ben olacağız. Bu hazırlıklardan hariç bir de akşam için çalmalarını istediğim müziği de ayarlamışlar. Ne zaman çalacaklarını onlara ben çaktırmadan yapacağım bir el hareketiyle haber vereceğim.

"Nasıl Bilge? Müzik seçimi iyi mi?"
"Ben romantik biri değilim. Bu soruyu bana mı soruyorsun?"
"Evet. Hadi söyle!"
"Güzel. Ben sevdim. Bu ortama uygun bir şarkı ve ayrıca sözleri de anlamlı... Sadece bu şarkıyla beraber dans etmelisiniz ve ayrıca şarkıya sen de eşlik et, tamam mı? Bu daha güzel olur."
"Tamamdır. Bütün tavsiyelerini tutacağım."
"Bu arada yüzük nerede? Bir bakayım, görmek istiyorum onu."
"Dur bir dakika, cebimde çıkarayım. İşte al."
"Ne yani tektaş mı aldın?"
"Ne almam gerekiyordu ki?"
"Tamam neyse. Ben daha çok tamtur seviyorum da, o yüzden dedim. Ama Sevgi beğenir, seçimin güzel olmuş."
"Merak etme onu ben de düşündüm ama evlilik yüzüğü olarak tamtur almaya karar verdim. Böylelikle hem tektaşı olacak hem de tamtur pırlanta yüzüğü... Nasıl fikir?"
"Harika! Seni düşünceli adam, seni... İkiniz de çok şanslısınız."
"Yapma ama böyle Bilge. Sen de kafana uyan, seveceğin birisini illa ki bulacaksın."
"Sanmıyorum. Beni ilerde kedilerimle beraber yaşlanacağım bir hayat bekliyor. Belki münzevi birisi bile olurum."
"Ya da?"
"Ya da, ne?"
"Biz evlenince bizim yanımıza taşınırsın. Evimizin bir odasını sana veririz. Hep beraber yaşarız, ne olacak ki?"
"Siz bir evlenin de bakalım."

Biz böyle sohbet ederken Sevgi'nin gelmesine de az bir zaman kalmıştı artık. Tam ben kıyafetim için Bilge'den fikir alacakken bir adam Bilge'ye yaklaştı ve ona selam verdi. Ama bizim kız bu adamı tanımışa pek benzemiyordu bile.

"Merhaba, sen Bilge'sin değil mi?"
"Evet. Ama sizi tanıyamadım. Tanışıyor muyuz?"
"Evet. Bir hafta önce bir arkadaşın doğum gününde karşılaşmıştık. Sohbet etmiştik biraz. Hatırladınız mı?"
"Tamam, evet, şimdi hatırladım. Kerim'di, değil mi?"
"Evet. Nasılsın? O günden sonra bir daha senden haber alamadım."
"İyiyim. Teşekkür ederim. Bu aralar biraz yoğunum. İşler güçler, anlıyorsun ya?"
"Anlıyorum. Belki daha sonra yine karşılaşırız. Belki beraber yemek falan yeriz, ne dersin?"
"Olabilir. Neden olmasın?"
"O zaman daha sonra görüşürüz diyelim mi?"
"Tamamdır. Görüşürüz..."

Bilge ve adını sonradan öğrendiğim Kerim denen adamın bu ufak konuşmalarına durduğum yerden kulak kabartmıştım. Çünkü Bilge'nin tanımadığı bir adamla konuşması çok ender bir durumdu. Bu yüzden de onların bu karşılıklı konuşmaları dikkatimi çekmişti. Ama konuşma biter bitmez, Bilge adamı unutup benim yanıma geldi. Ben de daha fazla dayanamadan, olayı tam olarak anlamak için Bilge'ye sordum.
"O kimdi? Nerden tanışıyorsunuz?"
"O mu? Biraz önce konuştuğum kişi mi? O geçen gün, Naz'ın doğum günü partisinde tanıştığım birisi."
"Senden hoşlanmışa benziyor."
"Ama ben ondan hoşlanmadım."
"Bu adamın nesi var, Bilge? Gözünün üstünde kaşı mı var?"
"Evet. Doğru tahmin, bütün ödüller Serdar'a... Doğru bildin arkadaşım."
"İşi espriye vurdurup benden öyle kolay kaçamazsın. Bu adamın nesi vardı? Söyle bakalım..."
"Boş ver şimdi onu. Bugün, senin günün... Bugün benden konuşmayacağız. Bak birazdan Sevgi gelecek zaten."
"Sevgi'nin gelmesine daha var ve bugün benim günüm de olsa, sana ayıramayacağım hiç bir anımın olmadığını biliyorsun. O yüzden fazla uzatma da dökül bir an önce. Yoksa benden kurtulamazsın. Bak sırf bu yüzden teklifi iptal ederim, o kadar uğraştığın teklifi!"
"Tamam peki...Hoşlanmadım çünkü onunla hiç bir ortak noktamız yok. Kıyafetini görmedin mi? Takım elbise giymiş, sanki düğüne gidiyor. Bir de bana bak bir kot pantolon, parmak arası bir terlik ve bir beden büyük bir tişört... Anladın mı? İkimizi yan yana görünce bile, birbirimizden farklı olduğumuzu anlıyorsun."
"Hey, takım elbise giyenleri yargılama! Bak ben de bugün takım elbise giymeyi düşündüm."
"Sakın! Nerde kıyafetlerin? Hemen bir bakayım."
"Restoranın bana ayırdığı şu küçük odada gel."

"Olmaz, olmaz, olmaz. Bunlar olmaz, Serdar! Takım elbise ve papyon mu? Cidden mi? Hayır, bu resmi bir tören değil. Bu kadar abartma ve ayrıca bu ortama bu kıyafetler olmaz. Ne yani ayağına deniz suları çarparken o masada kumaş pantolonla mı oturacaksın? Hayır!"
"O zaman ne yapacağız?"
"Şu an üzerindeki kot pantolon iyi. Takım elbisenin beyaz gömleğini de üzerine giyersin ve üsten iki düğmeyi de açıp bir de gömleğin kollarını da sıvadın mı, bu iş tamam olur."
"Sağ ol Bilge! Sen olmasan ne yapardım ben?"
"Evlenemezdin sadece, o kadar. Haydi, giyin bir an önce. Az kaldı, Sevgi gelecek."
"Tamam. Hemen giyinip geliyorum."

Odada yanlız başıma kalınca hemen üstümü değiştirdim ve gömleği giydim. Gömleği giydikten sonra Bilge'nin dediği gibi üsten iki düğmeyi açtım ve kollarımı da sıvadıktan sonra odadan çıktım.
Bilge'yi sahildeki masalara bakan terasta buldum ve ona nasıl göründüğümü sordum.
"Olmuş ama kollarını düzgün yapamamışsın. Ver bakayım, düzelivereyim hemen. Tamam, işte şimdi oldu. Ne kadar kaldı Sevgi'nin gelmesine?"
"Beş, altı dakika falan."
"Tamam, sen masaya geç artık. Bir de yüzük yanında değil mi?"
"Evet, kotumun cebinde duruyor. Bak işte, burada."
"Tamamdır. Haydi bakalım, Serdar!"
"Bu arada sen burada olacaksın değil mi? Nerde bekleyeceksin?"
"Şurada karanlık bir yer var ya, çalışanlar bana orayı ayarladılar. Sen müzik için işaret verdiğinde ben de orada olacağım."
"Peki ya video ve fotoğraflar?"
"Onlar da ayarlandı. Çalışanlar video için bir kamera şuraya kurdular. Sevgi geldiği an kamera çekime başlayacak. Fotoğraf içinde birisini ayarladık. O da müzikle beraber ortaya çıkacak."
"Ah, tamam. Her şey hazır yani..."
"Evet, her şey hazır... Hadi artık sen masana geç!"
"Tamam, gidiyorum. Bana şans dile."
"Tabi ki. Umarım bu gecenin sonunda sevdiğin kadınla beraber mutlulukla dolu bir ömür senin olur, arkadaşım."

Bilge'nin bu dileğiyle beraber batan güneşin oluşturduğu manzarayla masama doğru yürüdüm ve uzun süren heyecanımın yatışmasını bekledim. Güneş tam batmıştı ki Sevgi geldi ve klasik soru cevap olayını hemencecik atlattık ve ben siparişlerimizi söyledim.
Siparişlerimiz geldikten sonra bir yandan yemeklerimiz yerken bir yandan da ben heyecanımı yatıştırmak için aklımı meşgul etmeye çalışıyordum. O sıra yemekte Bilge'yi düşündüm. Onun benim için yaptıklarını, benim onun için yaptıklarımı... Her sıkıntımızda, mutluluğumuzda birbirimizin yanında oluşumuzu... Onun hakkını hiç bir zaman ödeyemeyeceğimi biliyordum ve bir gün onunda mutlu olmasını istememe rağmen ona layık olabilecek hiç bir erkeğin bu dünyada olamayacağını düşünüyorum. Bu düşüncelere kendimi kaptırdığımı, Sevgi bana bir şeyler söyleyince fark ettim.
"Efendim aşkım, bir şey mi dedin?"
"Diyorum ki, bugün nöbetim var. Yemeği yedikten sonra hemen hastaneye gitmem lazım."
"Pardon aşkım! Bugün nöbetin olduğunu bilmiyordum."
"Sormadın ki hiç?"
Evet, sormamıştım. Evlilik teklifine o kadar kafamı takmıştım ki bu ihtimal aklıma bile gelmemişti. Yapacak bir şey yoktu. Sevgiliniz hemşireyse bu duruma alışmanız gerekiyordu. Ama Sevgi'yle ilişkimiz iki yıldır sürmesine rağmen ben henüz buna alışamamıştım. Bu da demek oluyordu ki, evlilik teklifini bir an önce yapmalıydım yoksa hiç yapamayacaktım. Hemen müzik için olan işaretimi verdim ve aradan bir dakika bile geçmeden şarkı çalmaya başladı. Şarkı çalar çalmaz ben de Sevgi'yi dansa için kaldırdım ve beraber dans etmeye başladık.


Dans ederken Bilge'nin söyledikleri aklıma geldi ve ben de şarkıya eşlik etmeye çalıştım. Karşımdaki kadının gözlerine bakarak şarkının nakaratını ona hitaben söylemeye başladım.
"Çayımın şekeri, gitarımın teli; yazımın sıcağı, kışımın ocağı; denizimin sesi, melodimin esi..."
"Dur, Serdar. Bir dakika bu ne demek oluyor?"
"Ne, ne demek oluyor aşkım?"
"Sen bana şarkı söylemezsin. Hiç söylemedin. Başka bir şey var."
"Aslında evet. Var," dedim ve ondan uzaklaşıp önünde diz çöktüm tam yüzüğü cebimden çıkartacakken Sevgi elimi tutup beni durdurdu.
 "Yapma! Bunu yapma Serdar."
"Ne yapacağımı nerden biliyorsun ki de yapma diyorsun? Ne oluyor Sevgi?"
"Evlilik teklifi etmeyecek misin?"
"Bunu nasıl bildin?"
"Biz kadınlar bunu anlarız ama önemli olan şimdi bu değil. Önemli olan bu teklifi yanlış kişiye yapıyor olman!"
"Bu ne demek?"
"Bırak şimdi yüzüğü yerinde dursun. Müziği de kapattır. Gel biraz daha şu masada oturup konuşalım seninle..."
Sevgi bana bunları söyledikten sonra hiç bir şey anlamadan yerimden kalktım ve müziği kapatmaları için işaret verdim. O sırada fotoğraflarımızı çekecek olan fotoğrafçı da geldiği gibi gerisin geri gitmeye başlamıştı ve ben tekrar masama oturdum. Sevgi'den bir açıklama beklemek üzere bütün dikkatimi ona verdim.
"Serdar, daha fazla buna katlanamam artık. Bu yanlış! Seni ne kadar sevsem de seninle evlenemem. Çünkü bu evliliğin sürmeyeceğini adım gibi biliyorum. Sadece belki bir gün gerçekten beni seversin diye bekliyordum. Ama bugün anladım ki o gün hiç bir zaman gelmeyecek. Çünkü daha sen kendin bile farkında değilsin!"
"Anlamıyorum Sevgi, ne diyorsun sen? Ben seni nasıl sevmem?"
"Bilge'yi sevdiğin kadar en azından beni sevmiyorsun ve beraber olduğumuz zamandan beri hep onu sevdiğini biliyordum. Ama bir gün gerçekten beni seversin diye beklemiştim. Ama artık buna dayanamam. Onu sevdiğini bile bile seninle evlenemem. Sen farkında değilsin şu an ama bir düşün. En mutlu olduğun an ne zamandı? Ya da en huzurlu olduğun an ya da ne bileyim işte yaşamaktan en çok keyif aldığın an? En çok üzüldüğün an, mesela? Bunları bir düşün lütfen şu an!"
Düşündüm, gerçekten düşündüm. Mesela en çok mutlu olduğum an, Bilge'nin hayatıma girdiği lise dönemlerimdi. Onunla yaşadığım her andan keyif alıyordum ve hala alıyorum. Bilge'yle ilk kez sarhoş olduğumuz zaman aklıma geldi sonra. İkimizde o gece sarhoş olmuştuk ama Bilge benden daha fazla kaçırmıştı içkiyi ve bu yüzden ben sabaha kadar onun yanında kalmıştım. Sabah kalkınca onun o gülen yüzünü gördüğümde bütün her şeyden daha çok bir huzur içime doğmuştu ve ilk kez sarhoş olduğumuz o gece hayatımın en keyifli zamanlarından biriydi ve hayatımın diğer keyifli zamanları da yine Bilge'yle beraber olan zamanlardı. En çok üzüldüğüm anda da yine Bilge vardı. O zaman ki derdim ise, onunla aynı üniversiteye gidememekti. Ama şanslıydık ki ikimizde aynı yeri kazanmıştık ve onunla olduğum her vakit bana yaşanılası geliyordu. Sonra farklı bir şey düşündüm o hayatımda olmasaydı ya da o hayatımdan şu anda tamamen çıksaydı, işte o zaman ne olurdu? Hayır, bunu düşünmek bile istemiyordum.
"Düşündün mü? Düşündüğünü ve artık gerçekleri gördüğünü görebiliyorum Serdar. Bilge buralarda değil mi? Eminim ben gelmeden ona bizim yanımıza taşınmasını da söylemişsindir. Hep beraber aynı evde, ne güzel değil mi? Bunu niye söylediğini biliyor musun ona? Çünkü..."
"Onsuz yapamayacağımı biliyordum. Sadece kendime bunu itiraf edememiştim. Ama Sevgi o benim arkadaşım. Ona farklı bir gözle bakıyor olmam, onun da bana öyle baktığı anlamına gelmez."
"O da seni seviyor. Siz erkekler bunu anlamazsınız ama biz kadınlar anlayabiliyoruz. Şu anda yanlış kişiyle konuşuyorsun. Bilge nerde? Bana yerini söyle, lütfen!"
"Şu ileride, gölgeli olan yerde... Bir dakika, nereye gidiyorsun?"
"Bekle geliyorum şimdi. Sen biraz daha düşün bu sürede..."
O böyle dedikten sonra ben yeniden düşünmeye başladım ve evet, yeniden Sevgi'ye hak verdim. Az kalsın yanlış bir hata yapıyordum. Sevgi'yi sevsem de ona aşık değildim. Çünkü şu ana kadar ben bir kıza aşık olmuştum ve zaten o da bütün bir hayatımı kapsamıştı. Hayatımdaki bütün her şeyi onunla yapmış, yapamadıysam bile ilk onunla paylaşmıştım. Hep ilk önceliğim o olmuştu. Her zaman önemsediğim ilk kişi de oydu ve ben bunu hiç fark etmemiştim, ta ki bu zamana kadar. Nasıl bu kadar salak olabildim? Hayatımın çoğunu birlikte geçirdiğim ve geri kalan hayatımı da birlikte geçirmek istediğim tek kız oydu. Bunu arık biliyordum ama ya o? O ne düşünecekti?
"Serdar, iyi misin? Sevgi biraz önce gitti."
"Ne? Sevgi gitti mi?"
"Evet ve beni, senin yanına gönderdi. Ne oldu?"
Ona hiç bir şey demedim, sadece elimi kaldırdım ve içerideki garsonlara müziği çalmaları için işaret verdim. Ardından müzik aramızda yayılmaya başlarken onu elinden tuttum ve dans etmeye başladık.



Bilge benimle dans etmeye başladıktan sonra bir şeylerin farkına vardı. Ama yine de benden uzaklaşmadı. Sadece bana ne yaptığımı sordu.
"Sevdiğim kadınla dans ediyorum."
"Serdar..."
"Beni seviyor musun, Bilge?"
"Sevdiğimi biliyorsun zaten. Bu nasıl bir s.."
"O şekilde demediğimi çok iyi biliyorsun. Kaçamak cevap verme yine! Beni seviyor musun?"
"Evet."
"Ne zamandır?"
"İlk tanıştığımızdan beri... Ohhhh! Bunu sana hiç bir zaman söyleyemeyeceğimi düşünmüştüm. Onca yıl bunu içinde saklamak nasıldı biliyor musun?"
"İlk tanıştığımızdan beri mi?"
"Evet. Seninle ilk karşılaştığım an senden hoşlanmıştım ama  sonra nasıl olduysa arkadaş oluverdik ve ben sana olan duygularımı bastırmaya çalıştım. Ama yine de bu duygular hiç bir zaman sönmedi."
"Az kalsın ben başkasıyla evleniyordum, hem de senin gözünün önünde ve senin yardımlarınla?"
"Biliyorum. Ama benim için önemli olan senin mutluluğundu."
"Bu şekilde mutlu olacağımı düşünüyordun değil mi?"
"Evet."
"Ama bu sefer yanıldınız, Bilge Hanım..."
Bu son sözle beraber şarkının nakarat kısmı başlamıştı ve ben de Bilge'nin gözlerinin içine bakarak şarkıya eşlik ettim.
"Çayımın şekeri, gitarımın teli; yazımın sıcağı, kışımın ocağı; denizimin sesi, melodimin esi; her şeyimsin sen... Ana, baba, bacı, acımın ilacı; evimin huzuru, aşkımın muzuru; bilgimin kusuru, sular gibi duru; her şeyimsin sen..."
Bilge bunun üzerine gülmeye başladı ve ben de kendimi daha fazla tutamadan gülümsedim ve ondan uzaklaşıp dizlerimin üstüne çöktüm ve nihayet bu sefer gerçekten sevdiğim kadına evlilik teklifi edecektim.
"Hayır!"
"Ama bu akşam bütün kadınlar bana hayır demek zorunda mı?"
"O yüzden demedim. Bütün bu olacakların hepsini biliyorum ve şu halime bak! Bu kıyafetlerle evlilik teklifi almak çok iğrenç!"
"Saçmalama, esas doğru olan kıyafet bu. Çünkü ben seni hep bu hallerinle sevdim ve şimdi izin verirsen artık yüzüğü çıkaracağım. Gerçi elimde tektaş var ve sen tektaş sevmiyorsun ama ne yapalım? Kısmet!"
"Et artık şu teklifi bekliyorum ve ayrıca nasıl olsa evlilik yüzüğümüz tamtur olacağı için sorun yok!"
"Bütün hayatım boyunca yanımda oldun ve bunu artık bütün ömür yapmak istiyorum, Bilge. Benimle evlenip bana bu dileğimi gerçekleştirmekte yardımcı olur musun?"
 "Evet!"
"Seni seviyorum kızım!"
"Ben de seni seviyorum..."
Ve sonra ilk defa Bilge'yi dudağından öptüm. Bütün hayatımı bir kızla paylaşıp onunla bir kez bile öpüşmeden nasıl geçirdiğimi hiç bilmiyorum. Ama artık bunun olmayacağını biliyorum. Sonuçta Bilge'nin bu gece benim için dilediği şey gerçek oldu; gecenin sonunda sevdiğim kadınla beraber mutluluk dolu bir ömür benim oldu.

BİTTİ...

Bitiş faslını uzatmayacağım. Siz hikayemin eksik ya da fazla yönlerini bana söyleyin yeter. Yorumlarınızı bekliyor, sizleri seviyorum. Kendinize ve sevdiklerinize çok iyi bakın canlar...😘😘😘

Ufak Bir Hikaye...

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -2-

BİR AİLE MESELESİ 16.08.2025/17.08.2025 7   Ben masada oturmuş sadece konuşulanları düşünmeye başlamıştım. Çevremdeki üç insan da ko...