Hakkımda

Fotoğrafım
Çaylarınızı kapıp gelin ve sizinle güzelce bir muhabbet kuralım. Hayattan birazcık kopmaya hakkınız olsun değil mi? Bakmayın sayfamda çok aktif olamadığıma ama siz gelirseniz eğer, bu sayfamda daha çok aktif olmamı gereltirecek ve işte o zaman beraberce bir şeyler başarmış olacağız. Dikkat edin; biz diyorum, ben değil! Çünkü bu sayfayı ben oluştursam bile sizsiz hiç bir şey başarılı olamaz. Unutmayın ki, ilk başta ben bu sayfayı kendim için kurmuş olsam da, daha sonra paylaşacak kimsem olmadığı için bana hiç bir yararı olmadı. Bu yüzden size ve paylaşacaklarımıza ihtiyacım var. Haydi o zaman, daha ne bekliyorsunuz! Bir çay koyup gelin yanıma, daha paylaşacak bir çok şeyimiz var. :)
sohbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sohbet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2026 Pazar

PLANLI BİR ÇAY SOHBETİ

Müzİk ve Hayatım(ız)dakİ Yerİ


    Merhabalar dostlar...
    Diyorum ki bugün sizle bir çay sohbeti yapalım. Malum uzun zaman oldu sayılır çay sohbeti yapmayalı. O zaman yine size biraz müddet tanıyorum ki, çaylar hazırlansın. Ben de çayımı tazeleyeyim bu vesileyle.
    Geldiniz mi? Başlayalım mı sohbetimize?

    Bugün sohbetimizin bir konusu var aslında. Geçen gün fark ettiğim bir durumum üzerine düşünmüştüm biraz ve sizle bu konuda sohbet etmek istedim. Bence size de uygun olur bu sohbet konusu. Yani anlayacağınız bu sefer bu planlı bir çay sohbeti konusu ile geldim.
    Biraz uzun sayılabilecek bir zamandır ben sezonluk ev hanımı modundayım. Malum evde olunca işler güçler gittikçe artıyormuş gibi hissettiriyor çoğu zaman. Bir yük gibi bunaltıyor ve yapmak istemiyorum bazen. Ama yapılması da gerekiyor. Ortalık darmaduman olduğunda için için rahatsız da oluyorum sonuçta. Dolayısıyla bozuk olan ruh halim daha da bozuluyor. Eminim ki siz de bu durumları yaşıyorsunuz. Bence hepimiz yaşıyoruz zaman zaman. İşte böyle durumlarda beni düzelttiğini fark ettiğim bir şey oldu, müzik...
    Ben aslında çalışırken de müziksiz yapamayan, sürekli şarkı dinleyerek işine odaklanan biriyim ve gerçekten çoğu zaman benim itici gücüm olmuştur iş hayatında, müzik. Ve aynı şey ev işlerinde de geçerliymiş benim için onu anladım. Sabah kahvaltıdan sonra mutfağı toparlamaya geldiğinde ilk iş, (tabi öncesinde biraz çay keyfi yapmadan işlere başlayamıyorum maalesef!) müziğimi açmak oluyor. Spotify uygulamasında bazı diyeceğim ama aslında bazı olmayan, aksi gibi çok fazla olan listelerimden birini seçiyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki özenle hazırladığım üç dört tane listemden vazgeçemiyorum çoğu zaman ve genelde de bu listelerimden çalıyorum. Listemden müzikler sırasıyla akarken ben de yavaş yavaş hareketleniyorum ve şarkılar beni gaza getirirken ben de bir yandan işe başlamış bulunuyorum. Ve yorulsam da sıkılmadan işlerin üstesinden geldiğimi fark ediyorum. Ayrıca beni gün içinde daha dinç, daha aktif ve daha bir rahatlamış bir tuh haline sürklüyor. Yani kısaca müziğin benim üzerimde böyle bir etkisi var. Sadece evi süpürürken aşırı zorlanıyorum çünkü makinenin gürültüsü şarkıları bastırıyor!!! 😄
    Ya işte böyle böyle kendi kendini gaza getiren bir insanım ben de. Ki düşünüyorum da gerçekten müziksiz yapamazmışım. Çoğu şeye katlanamazmışım. Çünkü ruh halimi düzetmesinden önce benim dikkatimi toplamımı sağlıyor. Çalışırken bu benim için gerçekten can damarı gibi bir şey. Ben muhasebeciyim dostlar ve yaptığım işte, her zaman olmasa da belli dönemler de aşırı odaklanma gereken yoğun süreçler yaşanıyor. Bu süreçleri atlatabilmem için de benim müziğe ihtiyacım var. Özellikle rock ve metal müziğine... Müzik tarzım rock diyebilirim ama her türlü şarkıyı dinliyorum. Sevmediğim tür hemen hemen yok. Kulağıma hoş gelen her şeyi dinleyen birisiyim. Rock ve metal müziğinin ön planda olması ise tamamen beni gaza getirmesinden ve yaptığım işe daha çok odaklamasından. Hem isyan edip hem de "Yapamayacağım şey yok. Hepsinin üstesinden kalkarım ben," moduna sokmasındandır.  Metal ve rock müzik eşliğinde işlerimi yapıyorsam, tam olarak kendimi böyle hissediyorum. Yürürken ama el kol hareketlerimi kısıtlamak için rocktan çok pop dinlerim mesela. Çünkü rock dinlerken kendime çok hakim olduğum söylenemez. Sözlerini anlamasam dahi müziğin gazına gelmeye çok müsait oluyorum. Beni sürekli isyanda girebilirsiniz bu durumda! 👿 Pop şarkıların da ise bir 90'lar çocuğu olarak tabi ki 90'lar benim için efsane yerini korur.
    Yukardaki anlattığım şarkı ve benim hayatımdaki yeri yani kısaca, şarıkılar ve benim ilişkim. Sizde de var mı peki? Yani hangi tarz size ne zaman, ne şekilde iyi geliyor ya da gelmiyor ya da hoşunuza gidiyor? Belli tarzınız var mı? Hiç düşündünüz mü bu konuyu? Bence bir düşünüp kendinizi yoklayın. Hem hissediyorum ki uzun zamandır kendinizle baş başa kalmadınız. Hadi bugün bu sohbetten sonra biraz kendinize yönelin.

    Az da olsa, bir beş dakika bile kendinizle konuşun. İletişim kurun yeniden. İyi gelecek. Kimseye çaktırmadan evde balkona kaçıverin, onlar sizi bulasıya kadar en azından bir iki kelam etmiş olursunuz kendinizle. Vakti olanlar çaylarını alıp öyle de devam edebilirler tabi ki...
    Ben mi? Ben dediğim gibi daha yakında yaptım bu sohbeti. O yüzden bugün kendimi es geçiyorum. Bekleyen ve yine elimde sürünen bir kitabi okuyacağım ben bu sohbetten sonra. Ama sizler az biraz kendinizle olunuz dostlar, ara verdiyseniz kendinizle olan dostluğa şimdi bir tazeleme yapın. Hazır bahar da geliyorken...


9 Nisan 2026 Perşembe

ŞEFFAF - STEPHEN KİNG

BİR 'KİNG' ESERİ

        Bugün biraz uzun bir okumanın ardından sizinle sohbet edeceğimiz kitap, Şeffaf ve onun ünlü gerilim yazarı Stephen King. Aslında yazardan çok bahsetmeyeceğim bugün. Ona ayrı ve uzun bir yazı gerekir. Sadece naçizane ben bir kaç kitabını okudum ve hala okuyorum. Çünkü öyle bir yazar ki kendisi okumakla bitmiyor. Bitmeyecek gibi de duruyor. O yüzden bugün Şeffaf'la başlıyoruz sohbetimize...
    Şeffaf esas olarak üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Bobbi Anderson ve Jim Gardener'ı ayrıntılı bir şeklide tanıyoruz. Kitap; Bobbi Anderson'un çiftliğinin arkasında bulunan ormanda, ayağının bir şeye takılmasıyla başlıyor. Ayağının takıldığı şey ise bir 'ufoya' çok benziyor. Bobbi ayağının takıldığı bu şeyi kimseye haber vermeden kazıp çıkarma derdine düşüyor. Ama tek başına bunun üstünden kalkamayacağını anlayınca telepati yoluyla yakın arkadaşı ve belki de sevgilisi olan Gard'a yani Jim Gardener'a sesleniyor. Onu yanına çağırıyor. Gard da o sıra, o kadar kötü bir dönemden geçiyor ki intiharı düşündüğü bir zamana denk geliyor, Bobbi'nin ona seslenmesi.
    Kitabın ikinci bölümünde ise, işte Bobbi ve Gard'ın ortaya çıkarmaya çalıştığı şeyin kasabada yaşayan diğer insanlar üzerindeki etkisini okuyoruz. Çıkarmaya çalıştıklarının artık kesinlikle bir 'ufo' olduğu ortaya çıkıyor ve bu şey kasabadaki insanları değiştirmeye başlıyor, öncelikle duygu ve düşünce olarak... ve yavaş yavaş ortalık karışıyor.
    Üçüncü bölümde ise artık her şeyin çığırından çıkmaya başladığı olayları okumaya başlıyoruz ve sayfa 714'e geldiğimiz de olaylar doruk noktasına doğru bizi iyice heyecanlandırıyor ve geri kalan 100'ü geçkin sayfayı bir solukta okumaya sevk ediyor sizi kitap!
Kitabın özeti bu şekilde... 

    Gerilim dolu yüksek bir King bilimkurgu eseri... Bu kitapta King, Çernobil Faciası'nın üzerinden iki yıl sonrasında geçen olayları anlatıyor. Bu yüzden kitapta çok fazla nükleer santraller ve onların yarattığı radyoaktiviteyle gelen insan sağlığını tehdit eden zararları işlemiş. Ama kitabın esas konusu bu değil, tabi ki uzaylılar... Evet bu kitapta karşımıza 'Dünya dışı' varlıklar çıkıyor ve onların insanlar üzerindeki etkilerini okuyoruz.

    Bobbi'nin ormanda dolaşmasıyla başlayan kitap sizi hazırlamadan direkt germeye başlıyor. Sürekli bir diken üstündelik her kelimeye sinmiş durumda, sizi sürekli rahatsız ediyor. Ben kitabı okumaya gece 11:00 gibi başladığım için belki de böyle hissetmiş olabilirim. Ama yine de King'i gece okumanın zevki de bir başka oluyor. Herkes uykuda, etrafta tık ses yok ve sen kurgunun içindesin!!! Tüylerin ürpermesi oraya kadar ulaştı mı?
    İşte bu kitap bana bu hissiyatı sonuna kadar verdi.

    Kitap ilerledikçe yine karakterleri uzun uzun tanımaya başlıyoruz. Bu da King'in sevdiğim bir başka tarzı. Normalde bu kadar uzun anlatımlar beni sıkar ama King bir karakteri öyle eviriyor, çeviriyor ki o karakterin bir an gerçek bir insan olduğunu hissetmeye başlıyorsunuz. Ayrıca yarattığı karakterlerin hemen hemen hiçbiri mükemmel değil. Tam olarak insanlar, iyi ve kötüsüyle... Onun kitaplarında kahraman yok insan var. Karanlıkla, dehşetle ve bazen de esrarengiz olaylarla karşılaşan ve bu durumlarla baş etmeye çalışan insanlar var, onun kurgularında. Ve yine bu kitapta da öyleydi.


    Bobbi bir kahraman gibiydi başlarda ama olmadığı ortaya çıktı. Gard zaten baştan beri bir kahraman sayılmazdı. Bir şeyi başarmış olması onu bir kahraman yapmıyor maalesef. Benim için bu kitap da kahraman diye nitelendirebileceğim kişi Ev Hillman olur. Bu cümleden sonra da bahsettiğim bu üç karaktere biraz değinmek istiyorum.
    Bobbi Anderson ile başlayalım. Bobbi ana karakterdi. En azından ilk bölümde öyleydi. Gerçi kitabın bir çok ana karakteri vardı ve Bobbi en başından beri bu durumda kaldı. Bobbi aslında nazik ve merhametli bir kovboy romanları yazarı. Dayısı ölünce, onun çiftliğine yerleştiğinden beri de kasabanın çok sevilen bir sakini olmuş. Ama ne yazık ki Bobbi bir King karakteri... Ve kaderi belli!
    Gard ise bir alkolik. Ama bunun yanında nükleer enerji karşıtı ve bu santrallerin dünyaya, insanlara verdiği zararları anlatarak insanları bilinçlendirmeye çalışan bir şair. Sırf bu hassaslığından dolayı da kendisinin bir alkol problemi var. Ne yazık ki dünyayı bilinçlendirme çabasını da alkolden dolayı kendinin en kötü versiyonuyla yapıyor. Gard sorumsuz. Ve bu yüzden de yaptığı her şey bir işe yaramıyor. Kitabın sonlarına doğru bir şeyleri becerdi ama bu da Ev Hillman'ın onu zorlaması sayesinde oldu. O yüzden şimdi de torunları için son nefesinde bile çabalayan bir dedeye geliyoruz, Everett Hillman...
    Bence kitaptaki kahramana en benzeyen karakter Ev Hillman'dı. Torunlarının birisini felaketten uzaklaştırabildi. Diğerini de kurtarmak için her şeyini ortaya koydu. Hatta son nefesine kadar bunun için çabaladı desem, doğru olur. Bunlarla kalmadı, olaylarla baş etmesi gerekirken Gard'ı düştüğü çukurdan çıkardı. Onu sürekli destekledi ki kendisi hiç bir işe yaramaz şekildeydi. Ama sonunda çabaları boşa gitmedi ve Gard'ı da kendi gibi bir kahramana çevirebildi sayılır.
    Bu üç kişi hariç bir de Ruth McCausland var, üstüne konuşmak istediğim. Ruth, böyle uzun bir kitaba göre (kitap 822 sayfa) çok az vakit geçirdi bizle. Ev Hillman gibi tam bir kahramandı ama o sonuna kadar direnebilecek bir durumda değildi. Ama kitapta göründüğü süre boyunca elinden geleni yaptı. O yüzden bu sohbette ona da yer vermek istedim.
    Bu karakterlerden hariç bir çok karakter geldi, geçti, devam etti, sonradan gitti, sonradan tekrar girdi. Bol bol karakterli bir kitap, her zaman ki King tarzı...

    Artık son bir kaç cümleye geldim bu kitapla ilgili. Onları da sizle paylaşıp vedamızı edeceğiz bugünlük...
    Kitabın orjinal adı olan, The Tommyknockers... Ben bu adı daha çok beğendim. Adın nerden geldiğini kitabın ilk başında yazar kendisi açıklıyor ayrıca kitabın içeriğinde de bu açıklamalara denk geliyorsunuz. Yani, "Keşke orijinal ismiyle çevrilseymiş," dedim. Şeffaf'ta olmuş, ama...    
    Bir de son olarak; bazı kitaplar, günlük hayattaki bazı şeylerle aklınıza gelebiliyor. Mesela, 'pancar' dendiğinde benim aklıma direkt 'Parfümün Dansı' gelir. '19' dendiğinde de başka King eserleri olan 'Kara Kule' serisi kitapları gelir. Bu kitapta da yine öyle bir şey kazındı hafızama, pil... Bundan sonra nerde 'pil' görsem artık istisnasız Şeffaf aklıma gelecek. Hafızaya kazındı. Bunun nedenini ancak kitabı okursanız öğreneceksiniz. Ben burada anlatmayacağım. Sadece bilin istedim...

    Bugünlük bu kadardı benden. Bir kitap üzerine uzun bir sohbet yaptık bugün. Genelde bu kadar uzun olmazdı sanki kitap sohbetlerimiz ama King konuşturur.
Diyorum ve kaçıyorum...

7 Nisan 2026 Salı

DÜNYACA TANINMIŞ BİR YAZAR SOHBETİ


 Biraz Kitap Çokça Yazar


    Başlıktan anlaşıldığı gibi bugün bir yazardan, Cervantes'ten bahsedeceğiz. Tahmin de ediyorsunuzdur ama ben yine de söyleyeyim, bu aralar yazarın en ünlü eseri olan Don Quijote'u okuyorum. Zaten o yüzden biraz da bugün Cervantes'ten bahsedeceğiz. Ama ondan önce kitabı okuma sürecimden az biraz bahsetmek istiyorum.

    Don Quijote beni biraz zorluyor açıkçası. Çok içine giremiyorum kitabın, odaklanamıyorum. Halbuki dili çok yorucu da değil ama sanırım kitabın yazıldığı dönemle ilgili çok bilgi içermesinden dolayı beni yoruyor olabilir kitap. Bu yüzden de yavaş okuma süreci oluyor benim için. Kitapla ilgili sohbetimiz de dolayısıyla hemen olmayacak gibi. En azından şimdilik yazarla ilgili sohbet edelim dedim ben de bu durumda. Çünkü çağına göre gerçekten farklı bir edebi eser veren bir yazar. Hatta toplumunu çok iyi eleştiren ve toplumunun yanlış yönlerini ironiyle harmanlayarak anlatan bir yazar kendisi. Bazen kendi kendini bile eleştirmiş. Tabi bu gözlemlerimi Don Quijote'tan yola çıkarak söylüyorum. Çünkü yazarın diğer kitaplarını okumadım ve bilmiyorum doğrusu.
    Don Quijote'un okuduğum bu elimdeki basımında çok faydalı bir önsöz de var. Yazarın roman da kullandığı teknik kısımları anlattığı yer özellikle aklımda kalıcı bir yer edindi ve Cervantes'e daha bir hayranlıkla bakmama neden oldu. O kısımları artık kitap sohbetine bırakacağım. Ve şimdi yazarımıza, tam adıyla; Miguel de Cervantes Saavedra'ya yöneleceğim...


Miguel de Cervantes Saavedra 

    Cervantes, 1547 yılında Madrid yakınlarında dünyaya gelmiş. Ailesi kalabalıkmış ve altı tane kardeşi varmış. Babası ise gezgin bir eczacı olduğu için yazarımız gezginliğe aşırı alışık bir şekilde büyümüş ve dolayısıyla düzenli bir eğitim hayatı olamamış. 21 gibi bir yaşta aşık olduğu kadın için düelloya girip karşı tarafı ağır yaraladığı için ceza olarak halk önünde sol elinin kesilmesine ve on yıl sürgün edilmesine karar verilir çünkü o dönem İspanya'sında düello yasaktır maalesef.  Ve işte bu karar Cervantes'in 22 yaşında İtalya'ya kaçmasına neden olur.
    
Cervantes, kaçak hayatı yaşarken o dönemde Osmanlı İmparatorluğu'na karşı kurulacak olan Haçlı ordusuna katılmaya karar verir. 1571 yılında yapılan ve Türk Tarihi'nde de çok iyi bilinen İnebahtı Deniz Savaşı'nı Osmanlı İmparatorluğu kaybeder. Ama bizim konumuz bu değil. Bizim konumuz bu savaşa katılan yazarımız Cervantes... Sol elinin kesilmemesi için ülkesinden kaçan yazarımız işte bu savaş sırasında, ülkesinden çok uzakta, sol elini kullanamayacak şekilde kaybetmiştir. Ama yazarımız bu kaybın arkasından ertesi yıl yine Osmanlı'ya karşı sefere çıkan Haçlı Ordusu'na katılır fakat bu sefer pes eder ve ordudan ayrılıp Napoli üzerinden kendi memleketi İspanya'ya dönmeye çalışır. Ancak Osmanlı saldırısından kurtulamaz ve beş yıl Cezayir'de esir olur.
    Cervantes en son, ülkesine dönmek amacıyla o dönemdeki İspanya Kralı'na yazdığı mektubunda ülkesinde işlediği suçun affını ister. Yazarın bu af ricası kabul edilir ve nihayet memleketine geri kavuşur ve onun için hayatının yeni dönemi açılır, Yazar Cervantes...
    Otuza yakın oyun yazar ilk dönemler ve sonra pastoral romanı La Galatea'yı kaleme alır ama bunu tamamlayamaz. Hatta bu konuda Don Quijote'ta bizzat kendi kendini eleştirir okurlarının gözünden.


"...Peki yanındaki bu kitap ne?"

"Miguel de Cervantes'in La Galatea'sı," dedi berber.

"Cervantes benim çok eski arkadaşımdır; şiirden çok talihsizlikle tecrübeli olduğunu bilirim. Kitabı yenilik bakımından fena sayılmaz; ancak başlangıçta kendine koyduğu hedefe ulaşamamıştır. Yazacağını vaat ettiği ikinci bölümünü beklemek gerek, belki bu düzeltmeyle, şimdilik kendisinden esirgenen hoşgörüyü elde edebilir..."


    Don Quijote'tan yaptığım bu alıntı da kendisine yönelttiği eleştirisini görebilirsiniz. Şimdi yavaş yavaş da bu alıntı yaptığımız eseri yazdığı dönemlere gelelim. O dönemler yazdığı Oviedolu Katalina Sultan isimli tiyatro oyununda İstanbul ve Topkapı Sarayı'ndan sıkça bahseder yazarımız ve bu eser II. Murat'ın yönetimindeki İstanbul'u anlatır. Edebiyat çalışmalarına bu şekilde devam ederken para kazanmak amacıyla da donanmaya katılır ama yine bir talihsizliği devre girer ve görevi sırasında bazı usulsüzlükler tespit edilip suçlu bulunur, hapse girer. İşte bu hapis döneminde kendisinin en ünlü eseri olan Don Quijote'u yazmaya başlar ve kitabın 1605 yılında basımı tamamlanır. Basılır basılmaz da en çok okunan kitap olur ve hatta korsan yayıncılığın da öncüsü sayılabilecek şekilde çoğaltılmıştır. Böyle aşırı bir okur kitlesi oluşunca da yazarımız Cervantes, eserin devam kitabını yazmaya karar verir.
    Don Quijote'tan da bahsettiğimize göre artık yazar sohbetimizin sonlarına doğru geldik sayılır. Son cümleler olarak Cervantes, 1616'da 69 yaşında hayata veda eder. Arkasında döneminin eleştirisini yapan ve o dönemdeki tabuları yıkan bir eser bırakır ki hala daha dünyaca okunan bir eserdir bu.
    Yazara saygıyla...

2 Nisan 2026 Perşembe

BÜTÜN HİKAYELERİ - H. P. LOVECRAFT

DEĞİŞİK BİR YAZAR VE ONUN DEĞİŞİK HİKAYELERİ

  
    Merhabalar...
    Ocak ayında başladığım Lovecraft’ın Bütün Hikayeleri’ni okuma serüvenimi mart ayının sonunda tamamladım nihayet ve sizinle hem yazarla hem de hikayeleriyle ilgili sohbet etmek için geldim hemen. Ama itiraf etmem gerekir ki şubat ayında bayağı bir ara verdim kitaba. Esas ocak ve mart ayında okudum kitabı.
    Şöyle az az biraz yazardan biraz da kitap ve hikayelerden bahsedelim.
    Öncelikle yazarın kafasının içimdeki dünyaya hayranım. Bu dünyayla nasıl yaşamış bu adam? Eminim yazıya döktüklerinden daha fazlası kafasının içinde kurgu olarak dolaşmıştır sürekli ve o kafayla yaşamak da ayrı bir meziyet bence.
    Yazarın; gotik-karanlık edebiyatın bilimkurgu ve fantastikle iç içe geçen eserleri, çoğu zaman öyle sağlam bir şekilde sunuluyor ki size, okurken eserin kurgu olmadığından şüpheye düşüyorsunuz. Yazarın bu tarzına adapte olduğunuz anda artık önünüze ne çıkacak biliyorsunuz ama nasıl çıkacak kısmı sizi daha çok okumaya teşvik ediyor Lovecraft’ı.


Lovecraft Evreni

    Lovecraft’ın belli temaları, belli mekanları ve şehirleri, belli kurguları ve belli ama farklı canavarları var. Kendine ait bir dünyası, galaksisi hatta evreni var resmen yazarın. Hepsini özümsemek çok zor… Ama yazarın hikayelerinin çoğu da kendi oluşturduğu bu evrende geçiyor ve bu hikayeler birbirine bir yerlerden bağlanıyor. Bu bağlantılar bazen ayrıntı da bazense gözünüzün önünde oluyor. Hepsini birbirine bağlamak çok zor gerçekten. Resmen tekrar tekrar okutmak istiyor kendini bu eserler.
    Burada araya gireceğim ve beni düşündüren bir şeyden bahsedeceğim, yazarın dili… Aslında yazarın dili konusunda biraz kafam karıştı. Bazen çok akıcı ilerlerken yazdıkları bazen ise akmadı. Kurgu ne kadar iyi olsa da bazen çok zorladı. Ama bazen de dediğim gibi tam tersi oldu. Bir anda başladım hikayeye ve bir anda da bitiverdi hikaye. Böyle hisseden bir ben miyim Lovecraft konusunda? Ki genelde uzun hikayelerini daha çok sevdiğimi fark ettim. Onların dili beni daha çabuk içine çekti.



Hikayeler Hakkında

    Ben yazarın bu kitaptaki bazı hikayelerini daha önce de okumuştum ve tekrar okumak daha çok hoşuma gitti. Çünkü hepsini bir arada okuyunca hikayeler arasında kaçırdığım bağlantıları gördüm, fark ettim. Özellikle yazardan okuduğum ilk eser olan Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam hikayesinin içeriğini ilk okuduğumda tam olarak anlamasam da hoşuma gitmişti. Şimdi bu kitapta, bu sefer içeriğindeki küçük küçük detayları yakalayarak okuduğumda bir kez daha hayran kaldım. Hatta bu kitapta da en sevdiğim hikaye yine Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam oldu. Benim için Lovecraft dendiğinde, çoğu kişi gibi Cthulhu’nun Çağrısı değil de Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam aklıma gelecek. Bu hikayenin kurgusunu, gelişimini ve hikayenin her tarafına sinmiş o şüpheciliği, iki arada bir derede kalma durumuna bayıldım. Yani tamamen tekinsiz bir eserdi. Nerden baksan sonuna kadar şüpheyle yoğurulmuş bir hikaye. Kitaptaki ve Lovecraft'ın eserlerinden favorim kesinlikle bu hikayedir.
Ama tabi ki de kitapta beğendiğim tek hikaye bu değil. Birçok hikaye var beğendiğim. Bu hikayeler birbirinin tarz olarak aynısı olsa da beğendiklerim genelde ayrı ayrı sebeplerden oldu.
    Sevdiğim hikayelerine gelirsek... Öncelikle şunu söyleyeyim. Bu kitap üç bölüme ayrılmış ve benim en çok sevdiğim hikayeler genelde son bölüm olan Dunwich Dehşeti'nde toplanmış bulunuyor. Ve bu üç bölümdeki hikayeler de aslında içerik bakımından falan biraz birbirinden faklı olduğu için ben de bölümlerin kendi içerisinde beğendiğim hikayeleri yazacağım. Bir sıralama yapmadan yazıyorum çünkü sıralama yapamıyorum.


    Not: Burada hikayelerin içeriğini vermeyeceğim. Çünkü buna kalkışırsam bu sohbet bitmez ve yazarın kafasındaki evrende kayboluruz, hep birlikte... Sadece bir kaç hikayede kısa kısa bir iki şey yazacağım. Yandaki fotoğrafta kitabın 'içindekiler' bölümünü ne kadar karaladığımı görebilirsiniz. Aslında temiz tutmaya çalışırım kitaplarımı ama bunun gibi derleme eserler okurken bu şeklide karalamalar yapıyorum maalesef. Oradaki karalamaları da dikkate almayın. Çünkü onlar ilk izlenimler. Hikayeler üzerine daha sonra kafa yordukça düşüncelerimin değiştiği oldu.

   Şimdi birinci bölüm olan Herbert West: Diriltici ile başlayalım...

  • Simyacı
  • Mezar
  • Dagon
  • Uyku Duvarının Ötesi
  • Beyaz Gemi
  • O Sokak
  • Sarnath'ın Ölüm Hükmü
  • Ağaç "Fata viam invenient"
  • Ulthar'ın Kedileri
  • Tapınak
  • Müteveffa Arthur ermyn ve Ailesiyle İlgili Gerçekler: Bu hikaye en sevdiklerimden biri oldu.
  • Adsız Kent
  • İranon'un Arayışı
  • Herbert West: Diriltici: Ve bu bölümde en sevdiğim hikaye de bu oldu.

    İkinci bölüm Cthulhu'nun Çağrısı...

  • Piramitlerin Altında
  • Lanetli Ev
  • Red Hook'da Dehşet: Hikayenin sonunda nasıl bağlandığına hayran kaldım.
  • Cthulhu'nun Çağrısı
  • Pickman'in Modeli
  • Sisler İçinde Uçurumun Kıyısında Duran Tuhaf Ev: Yine çok güzel bir kurguydu.
  • Uzaydan Düşen Renk: Bölümdeki en sevdiğim hikaye bu olabilir. 

    Üçüncü ve son bölüm Dunwıch Dehşeti

  • Dunwich Dehşeti: Yine sonuna bayıldığım bir hikaye oldu.
  • Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam:
  • Cadı Evindeki Düşler
  • Gümüş Anahtarın Açtığı Kapıların Ötesi: Beğendim ama bazı kısımları çok uzatmış gibi geldi. Oraları okurken kurgudan koptum. Ama sonra tekrar toparladı ve ilk kısımdan bile harika devam edip sona ulaştı.
  • Eşikteki Şey: Innsmouth'a gönderi olan bir hikaye. Ben Innsmouth'un Üzerindeki Gölge'yi de okumuştum ve yine kurgusuna bayılmıştım. O yüzden bu hikayeyi de sevdim.
  • Karanlığın Hayaleti
  • Açılan Mezar
  • Eryx'in Duvarları İçinde: Kitaptaki en bilimkurgu hikaye buydu. Biraz farklı bir tat bıraktı bende.

      Sohbetimizi bitirmeden daha önce Lovecraft'tan okuduğum ve üzerine konuştuğum instagram gönderilerimi de aşağıya bağlantı olarak bırakıyorum, merak edenler için...

              Nyarlathotep

    Bugünlük yine sohbetimizin sonuna geldik. Bu kitap ve yazarla ilgili son cümleler olarak da şunları söyleyeceğim... İyi ki okudum. Bu kitaptan sonra yazarı kesinlikle daha iyi tanıdığımı hissediyorum. Tabi onun gibi bir yazar ne kadar tanınabilirse. Onu tanımak için onun beyninin içinde yaşamanız gerekiyordu.

24 Mart 2026 Salı

SAATLİK PAYLAŞIM '0'

 Saatle İlerleyen Bir Yazı


    Merhabalar, ben geldim. Bu yazıya başlarken saat şu an 23:51.

    Bu saatte burada ne işim var benim? Aslında şu an kitap okuyor olmalıydım. Ama sonra dedim ki neden olmasın. Yerimden kalktım ve bilgisayarımı açtım, gördüğünüz gibi ya da okuyacağınız gibi şu an yazmaya başladım.

    Dün yeni başladığım kitap, Stephen King'in bir eseri olan Şeffaf isimli kitap. Kitap sizi direkt içine çekiyor ve ben öyle bir kitabı bırakıp buraya geliyorum. Kitapla ilgili en önemli şeyi de söylemeyi unuttum! Kitap 800 sayfa ve benim bu kitabı bu ay içinde bitirmek gibi bir planım var. Ama gelin görün ki hedefim beni aşırı zorluyor. Neden mi? Mesela bugün uzun zamandır doldurmadığım Kitap Ajandamı toparladım. Kendi zevkime göre kişisel bir okuma ajandası bu. Her yılın sonunda bir dahaki yıl kullanmak için kendim hazırlıyorum, ihtiyacıma, zevkime göre. Yarın odamı toparlamam lazım ve tığdan yaptığım işi de bir an önce bitirmeliyim. Çünkü bu pazar kitap kulübümüzün buluşması var ve eğer uygun olursa yaptığım yeleği giymeyi düşünüyorum. Yani pazar günü de oradayım. Cumartesi kitapla ilgili notlarımı toparlarım. E bir de H. P. Lovecraft'ın Bütün Hikayeleri'ni de okuyorum bir yandan. Onu da bu ay bitirirsem çok iyi olacak. Scrapbook sayfalarımdan da biraz yapmıştım bir kaç gün önce ama hala bekleyenler de var. Perşembe milli takımımızın maçı var, kesinlikle izlenecek! Yani çok fazla şeylerim var yine...

    Ve diyorsunuz, "Kitap okumayı bırakıp buraya gelmişsin, gidip kitap okusana!" Haklısınız ama böyle aniden bir şey planlamadan günlük gibi bir yazı olsun istedim, blogda. Çay Sohbeti diyemedim bu yazıya çünkü çayım yok. Akşam da içmedim, sadece kahvaltı da içmiştim bugün. 

    Saat 00:05 oldu. Artık bir gece okuması yaparız bugün. Yapacak bir şey yok. Hem bu saatte çay demlemek için de bir bahane olur. Çay, kitap, sessizlik, gece ve Stephen King... Kendime zorum varmış gibi hissettim şu an.


    Yeni paylaşım perşembe günü olacak bu arada, onu da söyleyeyim. Kitap sohbeti yapacağız.

    Tabi aslına bakarsanız burada sizle paylaştığım sohbetlere de emek harcıyorum. Yani yazarken değil de çünkü yazma kısmı çok zorlamıyor aslında ama düzenlemek kısmı biraz uğraştırıyor. Yazma kısmı zaman alıyor ama akıp gidiyor. Düzenleme kısmı çok bir zamanımı almasa da ayrıntılı küçük küçük şeylerle uğraşmak benim için daha yorucu geliyor.

    00:12 saatimiz ve ben bu yazıya başlarken kısa bir yazı olsun diyerek başladım. Biraz günlük - aslında bu durumda saatlik- gibi olsun ve kısa olsun dedim. Belki böyle bir seri de başlatabilirim, devamını getirirsem eğer. Güzel olabilir. Sizden gelecek etkileşimlere bakarak karar vereceğim daha çok. Şimdilik sayfamda bir kategoriye ait olmayacak. Ya da en alta bir tane küçük kategori oluştururum ve devam etmeye karar verirsem orası da hazır olmuş olur.

    Ve zaman akıyor, 00:15 olmuş saat. Ben de sizinle bu paylaşımımın sonuna geldim zaten. Şimdi bu içeriği düzenlemeye geçiyorum, saat 00:16.

    Not: Düzenlemeyle birlikte yazının tam yayınlandığı saat 00:30...

22 Mart 2026 Pazar

AZ AZ DÖRT GÜNÜM


Çok Maceralı Olmasa Da Geçirdiğim Dört Gün


    Bayram da neler yaptığımı anlatacağım sizlere bugün. Arife yani perşembe gününden başlayıp pazar gününe kadar gün gün ilerlemeyi düşünüyorum. Öyle çok hareketli bir yazı beklemeyin. Normalde bile sosyalleşmeyi pek sevmeyen biri olarak benim günlerim rutin geçer genelde. Bayram da biraz rutinin dışına çıkıp biraz daha aktif günler geçiyorum sadece... Şimdi ilk günden başlayalım.

1. Gün: Perşembe

    Arife günü biraz yorucu ve hareketli geçti benim için. Öncelikle evi topladık, temizledik; bayram temizliği olmasa da iyi bir temizlik yaptık. Sonra ben kitaplığımda Harry Potter rafımı düzenledim. Malum doğum günü hediyesi olarak o rafa bir kitap daha eklenmişti.

    Rafın yeni hali daha çok hoşuma gitti açıkçası ve "İyi ki de yeni bir düzen kurmuşum," dedim kendi kendime. Yaptığım şeyden memnun kalınca, bu sefer de odama geçtim. Odam biraz dağınıktı ve orayı topladım. Hatta örgü iplerimi ve malzemelerimi düzenledim. Karışmıştı iyice...
    Geçen çay sohbetinde bahsetmiştim ya size; yeni bir proje aklımda var ama ilk önce ip beğenip almalıyım diye. İpimi seçtim ve aldım. Kısa bir sürede de teslim edildi. İstediğim gibi de gelince o şevkle ben de başladım az az yapmaya. Ama bu diğeri kadar boşluklu olmayacağı için yapmam ona göre biraz daha vaktimi alacak. Çok acele de etmiyorum zaten. Bazen parmaklarım çok ağrıyor ve kasılıyor. O yüzden yavaş yavaş ilerleyeceğim.
    Aaaa biz perşembe günü ne yaptığımdan bahsediyorduk değil mi? Tığ, örgü işlerinden değil... Hemen geri asıl mevzuya dönüyorum.
    O gün bu işlerimi yaptıktan sonra müzik açıp biraz kendimce eğlendim ve akşamı da bol bol kitap okuyarak geçirdim. Çay da yaptım kendime tabi ki. Çay ve kitap ikilisine bayılıyorum! Benim için günün rahatlama anı bu oluyor. Çayım hazır, kitabım elimde ve ben dünyadan uzaklaşıp başka diyarlara gidiyorum.
    Arife günü işte böyle bir rahatlama anıyla bitti.

2. Gün: Cuma

    Şimdi geldik cuma gününe, bayramın ilk gününe... Sabahtan ilk önce bahçeye uğrayıp halamı aldık. Onun kızı olan Melek Abla ve onun oğlu Zeynel'in işlettiği Laren'de Kahvaltı'ya gittik. Bayramlaştık ve hep beraber kahvaltı yaptık orada. Hava soğuktu ama odun ateşi içeriyi sımsıcak yapmıştı. Hep beraber sohbet ettik, kahvaltının üzerine kahvelerimizi de içtik. Melek abla yakın zamanda bir kitap anlaşması imzaladı. Yakında kitabı çıkacak. Bu linkten küçük tanıtımına ulaşabilirsiniz... Kitabın adı, Bir Kız Vardı... kendi hayat hikayesini yazdığı kısa ama ilham verici bir kitap oldu, diyorum. Çünkü redaksiyonu ve editörlüğü bana ait. Evet, kitabın hemen hemen her aşamasında vardım. İçinde yazanları biliyorum ama yine de alıp okumayı bir an önce bekliyorum.
    Bu sohbetlerden sonra halamı da tekrar alarak bahçeye geri döndük. Hava soğuk olduğu için çok dışarı çıkamadım, evin içinde kuzinenin başında sıcacık biraz oturdum. Gelirken uğradığımız, halama süt aldığımız komşunun kaktüslerinden ben de aldım. Onları dikmek için dışarı çıktım bir ara ama babam bana bırakmadan dikmiş. Bu sene onlara bitki besini almayı düşünüyorum. Daha önce hiç vermemiştim. Pazartesi bunun için ufak bir alışveriş yaparım sanırım.
    Sonra akşam eve geldik. Tığ işiyle uğraştım biraz. Yemek falan yedik. Sonra da buraya Ernest Hemingway ile ilgili yazımı paylaştım ve size çok teşekkür ettim. O yazıya da buradan ulaşabilirsiniz. Sonra da biraz kitap okuyup yattım.

3. Gün: Cumartesi

    Yine erken kalktığımız bir gün oldu. Aydın - Germencik'e çorba içmeye gittik. Kahvaltımız Kelle Paça Çorbası oldu. Oradan arabayla köylerden orman yollarından Şirince'ye geçtik. Şirince her zaman ki gibi kalabalıktı. Orda da durmadan yine bahçeye geldik. Burada kitap okudum tabi ki çay eşliğinde... 
    Hava yine soğuk olduğu için yine içerde kuzinenin yanında sıcacık takıldım. Zaten çok fazla durmadık ve eve erken geldik.
    Eve gelince biraz daha kitap okudum. Sonra sosyal medyada vakit geçirirken karşıma bir tığ motifi daha çıktı ve yapması aşırı kolaydı. Aklıma hemen fikirler gelmeye başladı. Gördüğüm modelin örneğini hemen çıkardım ve şu anda yaptığım yelekten vazgeçip bunu yelek olarak yapmaya karar verdim. Çünkü bu yelek olarak daha güzel duracaktı. Ama hazır yapmaya başladığıma da kıyamadım. Hem ilerlemiştim hem de o model de çok hoşuma gitmişti. Ben de onu farklı bir şekilde değerlendirmeye karar verdim ve anında planlar değişiverdi. İşte ben, aklıma esince her şeyi değiştiriyorum. Neyse sonuçta ikisini de yapmaya karar verdim. Şimdi önceliğim başladığım işi bitirmek tabi ki. O yüzden akşamın geri kalanını tığla uğraşarak geçirdim. Tabi ki ilk önce çay koydum ve o demleyesiye kadar biraz kitap okudum. Sonra da ellerim ağrıyasıya kadar sesli kitap eşliğinde örgüme devam ettim.

4. Gün: Pazar

    Ve bugün dört günün sonuncusu. Hareketliliğinde en az olduğu gün sanırım. Sabah kalktım ve kahvaltı yaptık. Kahvaltıdan sonra çayımı akıp odama geçtim ve günlük on beş sayfa kitap okuma hedefimi yaptım. Bir bardak daha çay içtikten sonra evde günlük yapılacak işleri yaptım.
    Ufak bir yürüyüş yaptım. Yine onda da bir günlük hedefim var ve bu yürüyüşü yaparken de kitabıma devam ettim. İlerledikçe açılıyor kitap ve anlamlaşıyor. Nasıl bitecek, neler olacak, merak ediyorum yani. 
    Yürüyüşü bitirdikten sonra sesli kitabımı açtım ve tığ işime biraz daha zaman ayırdım. Bir an önce bitirmek istiyorum artık ama daha var. Yine az biraz çay demledim kendime çünkü sabah çok içememiştim. 
    Sonra da bu sohbet yazısını düzenlemeye başladım. Bunu düzenlemem bitince büyük ihtimal scrapbook olarak tuttuğum defterimin eksik günlerini yapmaya başlayacağım. Ondan sonra ya da önce belki kitaptan biraz daha okurum ki kitabı da bugün bitirmek istiyorum aslında. Bakalım... neye karar vereceğim. Şimdilik bu kadar olsun bu sohbetimiz. Bir kaç gün sonra yine görüşürüz illa ki, sevgiler...

19 Mart 2026 Perşembe

KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI - WALTER MOERS



ABSÜRT BİR KİTAP

Merhabalar dostlar...

Bugün kitap sohbeti yapacağız sizlerle. Kitabı yine birkaç gün önce okuyup bitirdim. İnstagram hesabımda da bir gönderi paylaştım ama esas sohbet burada olacak. Kitabın aslında çok abartılacak bir yanı yok. Sadece ben  böyle kitapların da hastası olduğum için biraz fazla konuşabilme ihtimalimi göz önünde bulundurdum.

Kitaba geçmeden önce, hepinizin bayramını en içten dileklerimle kutlarım. Her şey bu bayramda istediğinizce, gönlünüzce olsun...


KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI


Önsöz 

Bir mavi ayının yirmi yedi hayatı vardır. Bu kitapta on üç buçuğunu anlatıp geri kalanlarına değinmeyeceğim. Ne de olsa, bir ayının sırları olmalıdır; bunlar onu daha çekici ve gizemli kılar. 

İnsanlar bana sık sık geçmişte nasıl olduğunu soruyorlar. Yanıtım şu: Eskiden her şey daha boldu. Evet, eskiden gizemli adalar, krallıklar ve artık var olmayan kocaman kıtalar vardı. Şimdi uçsuz bucaksız okyanusun dalgaları altında yatıyorlar, çünkü su yavaş ve merhametsizce yükselmeye devam ediyor ve günün birinde gezegenimiz tamamen sular altında kalacak. Bu yüzden artık deniz seviyesinin çok üzerindeki bir uçuruma konan, denize açılmaya elverişli bir gemide yaşıyorum. Size az önce bahsettiğim sular altında kalan adaları ve ülkeleri, onlarla birlikte dalgaların altına batan yaratıkları ve harikaları anlatmayı teklif ediyorum.

İlk on üç buçuk hayatımın olaysız olduğunu söylersem yalan söylemiş olurum (ve herkes benim bir yalancı olmadığımı bilir). Peki ya Minik Korsanlar? Muzip Periler, Örümcek Cadı, Geveze Dalgalar, Mağara Cüceleri, Dağ Kurdu? Alp Canavarı,  Başsız Bollog, Bollogsuz Baş, Göçebe Mugglar, Tutsak Serap, Yetiler ve Bluddumlar, Sonsuz Hortum, Rickshaw İblisleri?

...



KİTAPLA İLGİLİ AZ AZ DÜŞÜNCELER


    Kitapla ilgili konuşmaya, onun önsözünden alınma birkaç cümleyle başlamak istedim. Hoşuma giden önsözlerden olmuştu ve bu önsözün Kaptan Mavi Ayı'nın kendi ağzından yazılan bir önsöz olması da beni cezbetti açıkçası. Kitap absürt denebilecek eğlenceli bir macera kitabı. Aslında çocuk kitabı olarak geçiyor ama bence çok çocuk kitabı da sayılmaz sanki. Çocuklar için biraz fazla kaçan yerleri olmuş. Ama dili gayet akıcı ve basit. Ama kitapta bahsedilen şeyleri beyniniz de canlandırmaya gelince ne basit dil ne de akıcılık çözüm oluyor.

    Yazarımız; Walter Moers ki aslında kendisi yazardan çok karikatürist ve bu yüzden kitap da hayal gücünü bir hayli zorladığı için okuyucuya ipucu olsun diye araya çizimler eklemiş. Ben kitabın bu havasını da sevdim. Her sayfa size yeni bir şeyler vaat ediyor. Bunu okudukça hissediyorsunuz. Aslında kitabın kapağından da bunu hissetmemek elde değil.

    Kitap edebi anlamda size bir şey katmayacak, bunu bilin. Sadece eğlenceli bir zaman vaat ediyor ki bu zaman 700 sayfalık, bol bol macera içeren, kurgusal bir otobiyografi olarak karşınıza çıkıyor.

    Mavi Ayı, kendisinin nasıl doğduğunu ve ebeveynleri varsa kimler olduğunu bilmiyor. Bir zaman kendini Zamonia Denizi’nin ortasında bir ceviz kabuğunun içinde buluyor. Ve böylelikle hayatlarını yaşamaya başlıyor. Zamonia, dünyada bulunan kurgusal bir kıta ve Mavi Ayı'nın maceraları bu kıtada geçiyor. Bu kıtada o kadar değişik canavarlar, yaşam formları var ki… anlatamam. Hele bir Profesör Nightingale var ki… kendisi bir ansiklopedi yazıyor ve bu ansiklopedi bulaşıcı bakteriler sayesinde Profesör'ün beyinlerinden Mavi Ayı'nın beynine bulaşıyor. Bu ansiklopedi karşımıza çıkan her şeyle ilgili bizi anında bilgilendiriyor. Çoğu zamanda iş işten geçtikten sonra bilgi veriyor!

    Evet yanlış okumadınız yukarıda 'beyinlerinden' dedim. Çünkü Profesör Nightingale yedi beyni olan bir Nokturnomat… O sadece ansiklopedi yazmıyor ve  birçok icadının yanı sıra Nokturnal Akademi'nin de tek öğretmeni! Burada hemen kitaptan bu bölümle ilgili bir alıntıya yer vereceğim...


    "...çünkü Profesör Nightingale bir Nokturnomat'tı, Nokturnomatlar Zamonia'daki (evrende değilse bile belki de bütün dünyadaki) en zeki varlıklardı. Günışığında IQ seviyeleri 4000'dir, ama karanlık çöktüğünde bu astronomik seviyelere ulaşırdı. Bu yüzden, Nokturnomatlar karanlığı tercih ederlerdi ve Nightingale` in Nokturnal Akademisi bu yüzden Gloomberg Dağları' ndaki karanlık ve karmakarışık mağaralarda yer alıyordu. Boş zamanlarında, profesör karanlığın daha karanlık yapılabileceği bir sistem üizerinde çalışıyordu. Bu amaçla, sadece kendisinin girebildiği karanlık bir oda kurmuştu. Kapıdan dinlediğimizde duyduğumuz sesler davetkâr olmaktan çok uzak olduğu için zaten içeri girmek gibi bir isteğimiz yoktu.

    Sıradan bir Nokturnomat'ın üç beyni vardır, yetenekli bir Nokturnamat'ın dört, dahi bir Nokturnomat'ın beş beyni vardır. Profesör Nightingale'in yedi beyni vardı. Biri kafasında, dördü kafatasının dışında büyümüştü, altıncısı normalde dalağının olması gereken yerdeydi. Yedincinin yeri ise öğrencilerinin arasında sürekli spekülasyona neden olan bir konuydu."



    Nightingale ve Nokturnal Akademi de, Mavi Ayı’nın sadece bir hayatında karşımıza çıkıyor. Diğer hayatlarında daha ne maceralar yaşadı bir bilseniz! Aslında tüm hayatlarında yaşadıkları bir şekilde diğer hayatlarına ince ince bağlanıyor en azından değiniyor. Genelde bizim Mavi Ayı’mız macera üstüne macera yaşıyor ve sürekli tehlikeli durumlarla burun buruna geliyor. Ve bir şekilde de bu durumlardan ucu ucuna kurtuluyor.

    Yazarın aslında başka kitapları da varmış. Hepsi de Zamonia denilen kurgusal kıtada geçiyormuş. Ama malesef bu kitaplar Türkçeye çevrilmemiş. Nedeni de sanırım çok okuyucusu olmamasından kaynaklı. Zaten bu kitabın da bildiğim kadarıyla tekrar basımı olmamış. Yani şu an okumak isterseniz bulamayabilirsiniz sanırım. Ama güzeldi. Ben sevdim. Absürtlük denince de ben işte! 😜 Seviyorum böyle kitapları. Eğlenceli bir zaman, farklı bir tat, beklenmedik şeyler çıkarıyor karşınıza...

    Bugünlük de bu kadar olsun... Kendinize iyi bakın. Tekrardan, iyi bayramlar...

16 Mart 2026 Pazartesi

KARMAKARIŞIK SOHBET KONULARI

Beş Dakikalığına Gerçeklerden Kopuş


Gerçeği yalnız başına bırakalım
Dünyadan kaçıp uzaklaşalım
Gerçek gerçekmiş gibi kalsın
Biz kendi gerçekliğimizi oluşturalım


    Bu yukarıdaki dizilere katılıyorsunuz belli ki buradasınız. Bu yazıyı okumaya gelmişsiniz demek ki buna ihtiyacınız var. E o zaman bana da hoşgeldiniz demek düşer.
    Bugün çay muhabbeti yapacağız sizlerle, akışına bırakıp düşünceler bizi nereye götürürse... Götürdüğü yere kadar devam edeceğiz. Çaylar, kahveler hazırlansın ve başlayalım sohbetimize...



    Buraya çok kısa bir ara vermiştim, bu ayın başında... Bunun nedenlerinden biri önceki yazıda bahsettiğim kitap üçlemesiydi. Buraya onun linkini bırakıyorum. Merak edenler 📚 bu emojiden o yazıya ulaşabilirler. Şimdi gelelim diğer nedene... İkinci nedenim ise bu sıralarda başka bir hikaye üzerinde çalışmam oldu. Yani boş durmadım bu sürede bir hikaye daha kaleme aldım. O hikayeyle biraz uğraştığım için burayı boşladım diyebilirim, dürüstçe...
    Yazdığım o son hikayeyi burada yayınlar mıyımm, bilmiyorum açıkçası. Çünkü bu diğer hikayelerime göre birazcık uzun oldu. A4 formatıyla yirmi sayfaya ulaştı. O yüzden burada paylaşmak olur mu, bilemedim. Paylaşırsam da belki iki parça şeklinde yaparım. Hikaye de buna uygun bir yapıda zaten.  Ama yakın bir zaman da olmayacak. Yakın zamanlarda canım isterse daha önce yazdıklarımdan paylaşabilirim. Hem daha önceki yazılarımı da revize etmem gerekiyor. Bu da bahane olabilir. Söz vermiyorum! Buna dikkat edelim. Çünkü tembel bir insanım malum. Tabi aslında tembel değil ama çok fazla şeylerle uğraşıyorum. Uğraştığım her şeye zaman ayıramıyorum ya da bazılarını ertelemek zorunda kalıyorum. Ben de böyle bir tipim işte.
    Neyse ne...

    Şimdi de başka bir şey konuşalım biraz, alemlerden alem içinde... Yine bir hobiyle ilgileniyordum. Tığdan kendimce bir motif yarattım ki bu motif illa ki biliniyordur ama ben kendi kendime ortaya çıkardım ve bir bluz yaptım kendime. Bluz dediysem, delikli bir şey... onlara ne diyoruz isimlerini bilmiyorum. Araştırmam lazım, kesin farklı bir ismi vardır.
    Onu tişörtlerin üzerine giymek için yaptım. Tabi gömleklerin üzerinde de harika duracak bence. Benim tarzım da genelde böyle olduğu için istediğim şeyi kendim yapmış oldum. Bir de aldığım ipin rengi çok güzel oldu. Kot pantolon üzerine harika yakışacak.
    Şimdi baktım da ayrı bir isimleri yokmuş. Direkt delikli bluz olarak deniyormuş.. Benimki de tam öyle işte.
    Tığla uğraşmayı sevdim. Daha önce bileklik falan yapardım. Şimdi daha büyük işlere giriştim. Aklımda bir tane daha model var şimdiden. Ama bu sefer bluz değil de delikli, salaş bir yelek yapmaya çalışacağım. Yine bir ip alışverişi yapmam gerekecek ilk önce. Sonra da başka bir şeyle ilgilenmeye başlamazsam eğer bu projeye başlarım.
    Bir de iğne oyasına da merak saracağım gibi duruyor. Ufaktan bir kaç video izledim. Hoş bir şey ve yapabilirim gibi hissettim. Onu da denemek istiyorum. Belki ondan da bileklik, kolye falan yaparım. Ben genelde bileklik taktığım için böyle şeyler de ilk bileklik yapmayı deniyorum. Sonra işi büyütüyorum kendimce.😁Belki buna da devam edebilirsem yaptığım bluzların kenarına, kollarına ve yakalarına falan yapabilirim. Hoş durur bence yani.
    Planlar, planlar... işte benim sorum bu. Çok fazla planım var. Gün içinde aklıma türlü türlü yapılabilecek şeyler geliyor. Özellikle üretmek ve yaratmak olduğunda beynim son hız çalışıyor. Ve bunu seviyorum ben ya! Yani düşünmeyi değil de üretmeyi ve yaratmayı... Beni tatmin ediyorlar. Böyle olunca da mutlu oluyorum. Hayatın tadı geliyor, falan filan işte...

    Hadi ufak bir ara verelim. Çaylarımızı tazeleyelim ve yeniden bir araya gelelim.

    Evet, ben geldim. Siz de toplanın bakalım, ufak ufak. Bu arada kitap okumalar nasıl gidiyor? Benim yazılarımı okuyorsanız eğer kitap da okuyorsunuz diye düşünüyorum. Kitap okuma alışkanlığı olmayanların blog yazıları okuması azdır diye tahmin ediyorum. O yüzden nasıl bu ay okumlar şu ana kadar? Ben dört kitap okudum ve şu an beşincideyim. Ama iki kitap incecikti ve ikisi de bir günde bitiverdiler. Diğer okuduğum serinin aralarına aldım onları. Çünkü okuduğum seri ağırdı ve kitaplar üzerine düşünmek için zaman yaratmam gerekiyordu. Şimdi ise kalın bir kitap okuyorum. Daha sonra özel bir gün için kendime özel bir kitap seçtim. Ondan sonra da katıldığım ve altı yıldır üyesi olduğum kitap kulübünün bir kitabı var. O da ince sayılacak kitaplardan. Ondan sonra bir tane daha kalın bir kitabım olacak. Ve bu ay böyle geçecek. Ayın sonuna doğru vaktim kalırsa çizgi roman ve ocak ayında başlayıp henüz bitiremediğim H.P. Lovecraft'ın Bütün Hikayeleri vardı, onu da okuyup bitirebilme ihtimalim var gibi gibi... Şimdilik ben de böyle işte kitap okumaları...

    Bunlardan hariç bir de kaktüslerimle uğraşacağım zamanlar geliyor. Yakın bir zaman da oluştu bu hobi de. Çiçek değil ama kaktüs bakıyorum, biriktiriyorum. Evimizin balkon penceresi saksı saksı benim kaktüslerimle dolu. Bakamayıp öldürdüklerim de oldu ama iyi bakıp renk renk çiçek açanlarım da oldu. Şu mevsim de iki tanesi çiçek hazırlığına başladı bile. Hava sıcaklığı biraz daha yükselsin saksı değişime ihtiyacı olanları belirleyip toprakla vakit geçireceğim anlarım gelecek.

    Geçen haftalarda kaktüslerini çok sevdiğim bir ablamızın bahçesinden aldığım üç adet daldan oluşan bir saksım daha oldu. Onu bahçede, dışarıda tutuyorum. Yakında gittiğimiz de halamın kedisinin üst tarafını kırdığını görünce yerini değiştirmiştim. Bu gidişimde baktığımda yeniden filizlenmeye başlamıştı. Mutlu oldum. Bu arada bu saksı kaktüs değil, sukulent saksısı oldu. Kaktüs bakıyorum ama sukulent bakma konusunda ise hala yetersiz kalıyorum.

    Bugünlük bu kadar diyelim mi, çay sohbetimize? Hem siz dünyadan biraz uzaklaştınız hem de ben gerçeklikten koptum. Yeni sohbetler de görüşmek üzere...

13 Mart 2026 Cuma

KORNELYUS'UN EZGİSİ/ŞEDARABAN/DOKUNULMAZ ÜÇLEMESİ - NEDRET KILIÇ

 BİR TÜRK YAZARDAN KAFA YAKAN ÜÇLEME


    Merhabalar…

    Biraz yoktum ortalarda ve bu sürede kendimi kaptırdığım, gerçek dünyayla iletişimimi koparan bir üçlemeyle zaman geçirdim. Bugün de o üçleme hakkında konuşacağım. Bu kitaplarla ilgili anlatılacak çoooook fazla şey var. Uzatmadan başlamak gerek sanki...

    Öncelikle şunu belirtmek isterim. Ben bir kitabı okurken o andaki düşüncelerimi, notlarımı bir yere yazar. Sonradan onları toparlayarak bu yazıları kaleme alırım. Bu yazım da o şekilde olacak. İlk olarak Korneylyus’un Ezgisi ile ilgili onu okurken aldığım düşünceler olacak. Sonra Şedaraban, ondan sonra Dokunulmaz ve en son da kitap ve yazarla ilgili genel düşüncelerimi anlatacağım. Daha önceki kitap yazılarıma göre uzun olabilir. Çünkü yukarda da dediğim gibi çok fazla konu, karakter, yaşam, hayat ve düşünceler mevcut. düşünce kısmı bana ait. 😄

    Başlayalım mı?



Kornelyus'un Ezgisi


    Bu kitap aslında üçlemenin ilk kitabı sayılmayabilir, bunu belirtmeliyim. Yani okumaya Şedaraban ile de başlayabilirsiniz. İlk kitabın çok bir önemi yok, sadece son kitap Dokunulmaz. Bunu bilin, buna göre okuyun. Ben Kornelyus’un Ezgisi ile başladım. O yüzden benim sıralamam o şekilde. Ama söylemeliyim, benim için ideal okuma sırası da buymuş. Çünkü ilk Şedaraban’ı okuyup sonra Kornelyus’un Ezgisi’ne başlasaydım adapte olmakta bayağı bir zorlanacakmışım. Bunu yazarın dilinden dolayı söylüyorum. İki kitap da farklı karakterlerle ilerlediği için kitapların dili de dolayısıyla farklı. Yazar bunu çok iyi vermiş. Kornelyus karakterinin kafası normal olmadığı için anlatımı da normal şekilde akmıyor maalesef.

    Kitaplarımızın yazarı Türk; Nedret Kılıç… Ama aslına bakarsanız kitabın içeriği sanki bir Türk Edebiyatı gibi değil de yabancı bir yazarın elinden çıkmış gibi. Lütfen bunu yanlış anlayıp da Türk yazarları yeterli bulmadığımı düşünmeyin. Tıpkı bu yazarımız gibi çok iyi yazarlarımız var. Sadece kitabın içeriği konusu bakımından ben yabancı yazarların tarzına daha çok benzettim. Çünkü Türk yazarlardan bu tarzda çok iyi bir kitap okumadım daha önce.

    Kitabın farklılığına gelirsek... içinde birçok farklı konularla ilgili birçok bilgi var ve bu kısımlar benim kitapta en çok okumayı sevdiğim bölümler oldu. Diğer bölümler resmen bir felsefe öğretisi gibiydi ve bu beni aşırı zorladı. Hem düşünme olarak hem de okuma olarak. O kısımlarda düşünmekten dolayı okuma hızımda düştü.

    Ama benim kitapla ilgili asıl sorunum belirsiz olması. Kitap mistik ve biraz masalsı ama karanlık bir masal... kitabın bazı bölümleri neredeyse ruhunuzu emiyor. Karanlık basıyor ama sonra bir bakıyorsunuz evrenle bütünleşmişsiniz. Sizi duygudan duyguya histen hisse ve en önemlisi de düşünceden düşünceye sürüklüyor.

    Kitabın bu karanlık masalsı havası biraz yazım biçiminden de kaynaklanıyor. Kimi yerler düz yazı iken kimileri şiir tarzında akıyor. Ama düzyazı kısımları da bir o kadar şiirsel...

    Bu arada bir parantezle araya gireceğim... Benim anlamadığım, üstüne uzun uzun düşünüp çözemediğim kitaplarla ilgili sorunlarım var arkadaşlar. Böyle kitapları içerik olarak aşırı beğeniyorum ki beni düşünceden düşünceye sevk ederken yeni birçok şey katıyor ve her şeye farklı bir gözle bakıyorum. Bu durum hoşuma gider. Çünkü bir şeyler keşfetmiş, yeni bir şeyler öğrenmiş oluyorum. Ama diğer yandan sonuca ulaşmayıp ucu açık kalan ve aşırı düşüncelerde boğulmama sebep olarak biten böyle kitaplarda da dellenmeye başlıyorum. Bu durumda hoşuma gitmiyor, kısaca. Ama gel gör ki iki hissiyatı yaşatan da genelde tek kitap olur. Felsefe, psikoloji ağırlıklı kitaplar....

    Ve evet Kornelyus’un Ezgisi de böyle bir kitaptı... Hem sevdim hem sevmedim ama devam iki kitabı daha var. Belki onları okuyunca bir şeyler çözülür ve ben sevdiğime karar veririm. Dürüst olursam sevdim aslında. Ama o sonu, çözemediğim için deliriyorum. Bu kitabı okuyan ve anlayabilen varsa bana anlatsın. Gerçekten benim düşüncelerim bir türlü sonuca varmadı. Aslında düşündükçe ufak ufak varıyorum gibi de oluyor ama olmuyor gibi de. Sürekli bunu düşünemem ki ben?! Takıntılıyım da, maalesef! “Ama belki yazar da aslında varmamıştır sonuca...” deyip kendimi rahatlatmaya çalışayım burada!

    Okurken kafam çok dağıldı ve aslında bazı yerlerinde de aşırı odaklandığımı söyleyebilirim.

    Ben şimdilik araya günlük bir öykü alacağım ki biraz kafam dağılsın. Sonra yazarın ikinci kitabına başlayacağım.

    Sonuç olarak kitap yukarıdan da anlayabildiğiniz gibi değişik... O yüzden kitabın içeriğini anlatamıyorum. Ama şöyle bir şey söyleyebilirim sanırım:

    Kornelyus’un Ezgisi; atalardan başlayan bir hikayede, sülalenin son temsilcisinin yaşadıklarına değiniyor. Gerçek, mistizm, psikoloji, felsefe ve karanlık bir masal tadında karışık bir şekilde ilerliyor. Okurken çok fazla karakter ve onlarla ilgili birçok olay oluyor. Bu anlatılanlar bir yerde sonuca bağlanacak ama o sonuç burada değil!



Şedaraban



    Bu kitapta, ilk kitaptaki karakterlerle az çok bağlantılı ama farklı kişilerin hayatını okuyorsunuz ve bu kitap Kornelyus’un Ezgisi’ne göre daha akıcı. İlk kitaptaki o felsefe ve psikolojik yoğunluk bu kitapta çok fazla yer almıyordu. Daha çok olaylar vardı ve dolayısıyla dili daha akıcıydı. Ama kitabın sonu sizi çarpıp geçiyor resmen. Hiç beklenmeyen bir sonla vuruluyorsunuz. Halbuki kitabın sonu da ilk sayfadan belli ama öyle olmuyormuş o iş…

    Bu kitapta ilk defa karşımıza çıkan Anton karakterinin kitabın başında intihar ettiğini görüyoruz. Ama bu aşamaya nasıl geldiğini, hayatının nasıl aktığını ve onunla birlikte çeşit çeşit bir sürü karakterlerin de hayatını okuyoruz. Sonuç değişmeyecek, Anton öldü(?). Ama ölümünün ana sebebi kitabın sonuna kadar saklı sürüyor ve son sayfa da resmen beyninizde patlıyor okuduğunuz o kelimeler. Kitapta da orada bitiyor.

    Kitapta yine birçok şeye değinmiş yazar. İlk kitaptan farklı konular ama bir o kadar da gerçek hayattan konular.

    Anton karakterine üzüldüm özellikle kitabın sonunda. Ama yine de bu kitapta en sevdiğim karakter Nora oldu benim için… Bunun nedenleri var ama burada söyleyemeyeceğim nedenler. Kitapları okumalısınız yoksa sürprizi kaçar.

    Şimdi sıra son kitaba geldi. Bakalım beni neler bekliyor? Her şeyi bir çözüme kavuştaracak mı, sona bağlayacak mı yoksa daha beter karıştırıp, “Gerisini de sen bul,” deyip beni ortada bırakacak mı yazar… açıkçası merak içindeyim.

    Son kitaba geçmeden araya yine ince bir kitap attım. Çünkü benim için yine sindirilmesi gerekiyor bu kitabın da. Yine bir müddet kitap hakkındaki düşüncelerimle baş başa kalmalıydım.



Dokunulmaz



    Bu kitapta da yeni yeni karakterler eklemiş yazar. Bu kadar çok karakter olması biraz yordu açıkçası. Az biraz kafa karışıklığı oldu ama daha çok yordu. Yani, “Gerek var mıydı?” dedim. Gerek varmış, okudukça anladım. Bu kadar çok karakterin hayatlarının birbirine karışmasını okumak ilgi çekici bir deneyimdi benim için. İlk iki kitaptaki karakterlerin olsun, bu kitaptaki karakterlerin olsun, ufak bir bağlantısı illa ki var.

    Ama bu kitap diğer iki kitaba göre daha bir dünyevi geldi. İlk kitap felsefe ağırlıklıydı. İkinci kitap ise sanat ağırlıklı diyebilirim sanırım. Bu kitap ise daha siyasi, tarih ve daha elle tutulur olaylarla aktı. Ama ne akmak… Çözüldü sandım, bozuldu. “Hadi be’” dedim, belli oldu. Anladım bir ara kitabı, bir iki eksik vardı. Onları çözecek dedim. Karmakarışık yaptı. “Ya yazar, dalga mı geçiyorsun?” dedim. Ama gayet ciddiydi belli.

    Kitabı okurken ilk iki kitabı unuttum bir ara. Sanki sıfırdan bir kitap okuyor gibiydim. Hangisi gerçek, hangisi değil durup düşündüm hatta bazen. “Boşver,” dedim sonra. “Oku, aksın gitsin işte…” En son öyle de yaptım ve kitabın ritmine kapıldım.

    Kitapları okurken aklımda sürekli düşünceler de akıyordu bir yandan. Durup bir yerinde kitabın düşüncelere dalıyor o düşüncelerimi not alıp tekrar okumaya devam ediyordum. Tabi ki düşüncelerim okuduğum kitap ve kurgusuyla ilgili… O düşüncelerin birisi de bu kitapta, “Neden ilk iki kitabı yazdın, direkt bunu yazsaydın ya,” oldu. Bir de son kırk sayfayı ayrı bir kitap yapsaymış. Daha muhteşem olurmuş. Bence o sayfalar ayrı bir kitap olmayı hak etmiş. Ben isterdim.

    Bu kadar kafa karışıklığına rağmen kitapları sevdim. Delirtse de hoşuma gitti. Ama esas sevmemi sağlayan sanırım yine o son kırk sayfa oldu. Ve seride neden bilmiyorum ama Dokunulmaz’ı daha çok sevdim. Ana karakterleri daha iyi tanıyabildiğimiz için belki de. Yani tam tanıma denmez buna ama onları sanki ilk iki kitapta bu kadar çıplak tanımamıştık, karakter olarak. Ve evet yazar çok iyi ruh hali analizleri yapmış. Karşımdaki her karakter gerçek gibiydi. Ne kadar gerçek olmalarını istemesem de çoğu zaman…

    Ve son bence çözüldü. Ben bu sonu kabul ediyorum. Kafa karışıklığım gitti. Olayları anladım. Mantıklı bir çerçeveye oturdu, kendi içinde. Evet rahatım ve okuduğum için aşırı memnunum. İlk kitapta bayağı zorlamıştı ama bu son kitapta onu telefi etti.




    Genel olarak üçleme ve yazar hakkında da biraz konuşayım ve sonra bugünlük final yapalım yazımıza...



    Öncelikle teşekkür ediyorum yazara. Emeği çok büyük. Bence bu kitapları yazarken de özveride bulunmuş çokça. Çok uğraşmış, araştırmış, incelemiş; kendi kafasının ve karakterlerinin kafasının içinde bizi dolaştırabilmiş. Değişik kafaları olan yazarlardan ve bu kesinlikle bir iltifat!

    Kitabın içeriğindeki konuların, karakterlerin daha ayrıntısına girilse nerden baksanız on kitap daha çıkarmış karşımıza. İsteseniz bu yapılırmış. Ama yazarımız kendi tarzını konuşturmuş ve bu şekilde yapmış. İyi de yapmış. Az ama doyurucu olmuş Öz demiyorum çünkü öz kelimesi kesinlikle uymuyor.

    Kitabın konusunu söylemiyorum. Çünkü kitapların üçünün birden konusunu ilk iki kitapta seziyorsunuz ama son kitapta açıkça belli oluyor. Bakın olay değil, konu diyorum! Demem o ki okuyacaksanız birçok şeyi düşünüp taşının öyle karar verin. İlk başta sizi bir delirtecek, buna hazırlıklı olun mesela; boş bir okuma olmayacak, dünyadan harbi harbi kopacaksınız. Bunu göze alın ve kitapların hakkını verin. Yoksa çok haksızlık olabilecek, değerinin anlaşılması kolay olmayacak kitaplardan. Okunulması gerekiyor ama bilinçli bir şekilde. Naçizane tavsiyemdir. Yazarın kafa yapısını görün, görmenizi isterim ve üzerine sizinle derinlemesine sohbet etmek, fikir alışverişinde bulunmak, deneyimlerimizi karşılaştırmak beni aşırı memnun eder. Çünkü bunlar tam da öyle kitaplar; üzerine konuşulması, düşünülmesi, paylaşılması gereken kitaplar… Ama kendinize uygun olup olmadığına siz karar vereceksiniz.

    Son olarak merak edenler için kitap, biraz Böyle Buyurdu Zerdüşt, biraz Puslu Kıtalar Atlası ve biraz da Agota Kristof’un Büyük Defter/Kanıt/Üçüncü Yalan üçlemesini andırıyor. Hepsinin karışımı gibi bir şey. Bu saydığım kitapları okuduysanız bu üçlemeye güzel referanslar olabilir. Kendiniz karar veriniz…

    Ama ben bu üçlemeden gönül rahatlığı ve oldukça memnun şekilde ayrılıyorum. Teşekkür ederim, Nedret Kılıç… bana böyle bir deneyim yaşattığın için!

Ufak Bir Hikaye...

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -2-

BİR AİLE MESELESİ 16.08.2025/17.08.2025 7   Ben masada oturmuş sadece konuşulanları düşünmeye başlamıştım. Çevremdeki üç insan da ko...