Hakkımda

Fotoğrafım
Çaylarınızı kapıp gelin ve sizinle güzelce bir muhabbet kuralım. Hayattan birazcık kopmaya hakkınız olsun değil mi? Bakmayın sayfamda çok aktif olamadığıma ama siz gelirseniz eğer, bu sayfamda daha çok aktif olmamı gereltirecek ve işte o zaman beraberce bir şeyler başarmış olacağız. Dikkat edin; biz diyorum, ben değil! Çünkü bu sayfayı ben oluştursam bile sizsiz hiç bir şey başarılı olamaz. Unutmayın ki, ilk başta ben bu sayfayı kendim için kurmuş olsam da, daha sonra paylaşacak kimsem olmadığı için bana hiç bir yararı olmadı. Bu yüzden size ve paylaşacaklarımıza ihtiyacım var. Haydi o zaman, daha ne bekliyorsunuz! Bir çay koyup gelin yanıma, daha paylaşacak bir çok şeyimiz var. :)
asya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
asya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2026 Perşembe

DUYURU GİBİ BİR ŞEY

 Duyuru Diyelim...

    Merhabalar dostlar... Bugün normalde sizle, son zamanlar da okuduğum ve yine elimde sürüklenmeye başlayan Don Quijote ile ilgili konuşacaktım. Ama maalesef bugün bloga bir yazı atmamaya karar verdim. Bunun esas sebebi hala kitabı bitirememiş olmam. Artçı sebepleri de sıralarsam eğer... Ruh halimin dağınık olması, son bir kaç gündür izlediğim diziye bağımlılık, hayatı sorgulama zamanlarında olmamdan kaynaklı biraz hevesim yok anlayacağınız.

12 Nisan 2026 Pazar

PLANLI BİR ÇAY SOHBETİ

Müzİk ve Hayatım(ız)dakİ Yerİ


    Merhabalar dostlar...
    Diyorum ki bugün sizle bir çay sohbeti yapalım. Malum uzun zaman oldu sayılır çay sohbeti yapmayalı. O zaman yine size biraz müddet tanıyorum ki, çaylar hazırlansın. Ben de çayımı tazeleyeyim bu vesileyle.
    Geldiniz mi? Başlayalım mı sohbetimize?

    Bugün sohbetimizin bir konusu var aslında. Geçen gün fark ettiğim bir durumum üzerine düşünmüştüm biraz ve sizle bu konuda sohbet etmek istedim. Bence size de uygun olur bu sohbet konusu. Yani anlayacağınız bu sefer bu planlı bir çay sohbeti konusu ile geldim.
    Biraz uzun sayılabilecek bir zamandır ben sezonluk ev hanımı modundayım. Malum evde olunca işler güçler gittikçe artıyormuş gibi hissettiriyor çoğu zaman. Bir yük gibi bunaltıyor ve yapmak istemiyorum bazen. Ama yapılması da gerekiyor. Ortalık darmaduman olduğunda için için rahatsız da oluyorum sonuçta. Dolayısıyla bozuk olan ruh halim daha da bozuluyor. Eminim ki siz de bu durumları yaşıyorsunuz. Bence hepimiz yaşıyoruz zaman zaman. İşte böyle durumlarda beni düzelttiğini fark ettiğim bir şey oldu, müzik...
    Ben aslında çalışırken de müziksiz yapamayan, sürekli şarkı dinleyerek işine odaklanan biriyim ve gerçekten çoğu zaman benim itici gücüm olmuştur iş hayatında, müzik. Ve aynı şey ev işlerinde de geçerliymiş benim için onu anladım. Sabah kahvaltıdan sonra mutfağı toparlamaya geldiğinde ilk iş, (tabi öncesinde biraz çay keyfi yapmadan işlere başlayamıyorum maalesef!) müziğimi açmak oluyor. Spotify uygulamasında bazı diyeceğim ama aslında bazı olmayan, aksi gibi çok fazla olan listelerimden birini seçiyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki özenle hazırladığım üç dört tane listemden vazgeçemiyorum çoğu zaman ve genelde de bu listelerimden çalıyorum. Listemden müzikler sırasıyla akarken ben de yavaş yavaş hareketleniyorum ve şarkılar beni gaza getirirken ben de bir yandan işe başlamış bulunuyorum. Ve yorulsam da sıkılmadan işlerin üstesinden geldiğimi fark ediyorum. Ayrıca beni gün içinde daha dinç, daha aktif ve daha bir rahatlamış bir tuh haline sürklüyor. Yani kısaca müziğin benim üzerimde böyle bir etkisi var. Sadece evi süpürürken aşırı zorlanıyorum çünkü makinenin gürültüsü şarkıları bastırıyor!!! 😄
    Ya işte böyle böyle kendi kendini gaza getiren bir insanım ben de. Ki düşünüyorum da gerçekten müziksiz yapamazmışım. Çoğu şeye katlanamazmışım. Çünkü ruh halimi düzetmesinden önce benim dikkatimi toplamımı sağlıyor. Çalışırken bu benim için gerçekten can damarı gibi bir şey. Ben muhasebeciyim dostlar ve yaptığım işte, her zaman olmasa da belli dönemler de aşırı odaklanma gereken yoğun süreçler yaşanıyor. Bu süreçleri atlatabilmem için de benim müziğe ihtiyacım var. Özellikle rock ve metal müziğine... Müzik tarzım rock diyebilirim ama her türlü şarkıyı dinliyorum. Sevmediğim tür hemen hemen yok. Kulağıma hoş gelen her şeyi dinleyen birisiyim. Rock ve metal müziğinin ön planda olması ise tamamen beni gaza getirmesinden ve yaptığım işe daha çok odaklamasından. Hem isyan edip hem de "Yapamayacağım şey yok. Hepsinin üstesinden kalkarım ben," moduna sokmasındandır.  Metal ve rock müzik eşliğinde işlerimi yapıyorsam, tam olarak kendimi böyle hissediyorum. Yürürken ama el kol hareketlerimi kısıtlamak için rocktan çok pop dinlerim mesela. Çünkü rock dinlerken kendime çok hakim olduğum söylenemez. Sözlerini anlamasam dahi müziğin gazına gelmeye çok müsait oluyorum. Beni sürekli isyanda girebilirsiniz bu durumda! 👿 Pop şarkıların da ise bir 90'lar çocuğu olarak tabi ki 90'lar benim için efsane yerini korur.
    Yukardaki anlattığım şarkı ve benim hayatımdaki yeri yani kısaca, şarıkılar ve benim ilişkim. Sizde de var mı peki? Yani hangi tarz size ne zaman, ne şekilde iyi geliyor ya da gelmiyor ya da hoşunuza gidiyor? Belli tarzınız var mı? Hiç düşündünüz mü bu konuyu? Bence bir düşünüp kendinizi yoklayın. Hem hissediyorum ki uzun zamandır kendinizle baş başa kalmadınız. Hadi bugün bu sohbetten sonra biraz kendinize yönelin.

    Az da olsa, bir beş dakika bile kendinizle konuşun. İletişim kurun yeniden. İyi gelecek. Kimseye çaktırmadan evde balkona kaçıverin, onlar sizi bulasıya kadar en azından bir iki kelam etmiş olursunuz kendinizle. Vakti olanlar çaylarını alıp öyle de devam edebilirler tabi ki...
    Ben mi? Ben dediğim gibi daha yakında yaptım bu sohbeti. O yüzden bugün kendimi es geçiyorum. Bekleyen ve yine elimde sürünen bir kitabi okuyacağım ben bu sohbetten sonra. Ama sizler az biraz kendinizle olunuz dostlar, ara verdiyseniz kendinizle olan dostluğa şimdi bir tazeleme yapın. Hazır bahar da geliyorken...


11 Nisan 2026 Cumartesi

ŞİİR GİBİ ... 1



 

...1...


YOLCULUĞUM


Yeni bir yolculuk başlayacak yine hayatımda
İyi mi, kötü mü olacak bu yolculuk
Kim bilir?
Sevinçliyim biraz aslında ama biraz da buruk yüreğim.
Seçim yapmış gibi hissediyorum kendimi
Oysa bir seçim hakkım yok, yolculuğumun başında.
Bu yolculuğa iyi de olsa kötü de olsa başlanılacak.
Aslında sadece heyecanlıyım galiba...

9 Nisan 2026 Perşembe

ŞEFFAF - STEPHEN KİNG

BİR 'KİNG' ESERİ

        Bugün biraz uzun bir okumanın ardından sizinle sohbet edeceğimiz kitap, Şeffaf ve onun ünlü gerilim yazarı Stephen King. Aslında yazardan çok bahsetmeyeceğim bugün. Ona ayrı ve uzun bir yazı gerekir. Sadece naçizane ben bir kaç kitabını okudum ve hala okuyorum. Çünkü öyle bir yazar ki kendisi okumakla bitmiyor. Bitmeyecek gibi de duruyor. O yüzden bugün Şeffaf'la başlıyoruz sohbetimize...
    Şeffaf esas olarak üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde Bobbi Anderson ve Jim Gardener'ı ayrıntılı bir şeklide tanıyoruz. Kitap; Bobbi Anderson'un çiftliğinin arkasında bulunan ormanda, ayağının bir şeye takılmasıyla başlıyor. Ayağının takıldığı şey ise bir 'ufoya' çok benziyor. Bobbi ayağının takıldığı bu şeyi kimseye haber vermeden kazıp çıkarma derdine düşüyor. Ama tek başına bunun üstünden kalkamayacağını anlayınca telepati yoluyla yakın arkadaşı ve belki de sevgilisi olan Gard'a yani Jim Gardener'a sesleniyor. Onu yanına çağırıyor. Gard da o sıra, o kadar kötü bir dönemden geçiyor ki intiharı düşündüğü bir zamana denk geliyor, Bobbi'nin ona seslenmesi.
    Kitabın ikinci bölümünde ise, işte Bobbi ve Gard'ın ortaya çıkarmaya çalıştığı şeyin kasabada yaşayan diğer insanlar üzerindeki etkisini okuyoruz. Çıkarmaya çalıştıklarının artık kesinlikle bir 'ufo' olduğu ortaya çıkıyor ve bu şey kasabadaki insanları değiştirmeye başlıyor, öncelikle duygu ve düşünce olarak... ve yavaş yavaş ortalık karışıyor.
    Üçüncü bölümde ise artık her şeyin çığırından çıkmaya başladığı olayları okumaya başlıyoruz ve sayfa 714'e geldiğimiz de olaylar doruk noktasına doğru bizi iyice heyecanlandırıyor ve geri kalan 100'ü geçkin sayfayı bir solukta okumaya sevk ediyor sizi kitap!
Kitabın özeti bu şekilde... 

    Gerilim dolu yüksek bir King bilimkurgu eseri... Bu kitapta King, Çernobil Faciası'nın üzerinden iki yıl sonrasında geçen olayları anlatıyor. Bu yüzden kitapta çok fazla nükleer santraller ve onların yarattığı radyoaktiviteyle gelen insan sağlığını tehdit eden zararları işlemiş. Ama kitabın esas konusu bu değil, tabi ki uzaylılar... Evet bu kitapta karşımıza 'Dünya dışı' varlıklar çıkıyor ve onların insanlar üzerindeki etkilerini okuyoruz.

    Bobbi'nin ormanda dolaşmasıyla başlayan kitap sizi hazırlamadan direkt germeye başlıyor. Sürekli bir diken üstündelik her kelimeye sinmiş durumda, sizi sürekli rahatsız ediyor. Ben kitabı okumaya gece 11:00 gibi başladığım için belki de böyle hissetmiş olabilirim. Ama yine de King'i gece okumanın zevki de bir başka oluyor. Herkes uykuda, etrafta tık ses yok ve sen kurgunun içindesin!!! Tüylerin ürpermesi oraya kadar ulaştı mı?
    İşte bu kitap bana bu hissiyatı sonuna kadar verdi.

    Kitap ilerledikçe yine karakterleri uzun uzun tanımaya başlıyoruz. Bu da King'in sevdiğim bir başka tarzı. Normalde bu kadar uzun anlatımlar beni sıkar ama King bir karakteri öyle eviriyor, çeviriyor ki o karakterin bir an gerçek bir insan olduğunu hissetmeye başlıyorsunuz. Ayrıca yarattığı karakterlerin hemen hemen hiçbiri mükemmel değil. Tam olarak insanlar, iyi ve kötüsüyle... Onun kitaplarında kahraman yok insan var. Karanlıkla, dehşetle ve bazen de esrarengiz olaylarla karşılaşan ve bu durumlarla baş etmeye çalışan insanlar var, onun kurgularında. Ve yine bu kitapta da öyleydi.


    Bobbi bir kahraman gibiydi başlarda ama olmadığı ortaya çıktı. Gard zaten baştan beri bir kahraman sayılmazdı. Bir şeyi başarmış olması onu bir kahraman yapmıyor maalesef. Benim için bu kitap da kahraman diye nitelendirebileceğim kişi Ev Hillman olur. Bu cümleden sonra da bahsettiğim bu üç karaktere biraz değinmek istiyorum.
    Bobbi Anderson ile başlayalım. Bobbi ana karakterdi. En azından ilk bölümde öyleydi. Gerçi kitabın bir çok ana karakteri vardı ve Bobbi en başından beri bu durumda kaldı. Bobbi aslında nazik ve merhametli bir kovboy romanları yazarı. Dayısı ölünce, onun çiftliğine yerleştiğinden beri de kasabanın çok sevilen bir sakini olmuş. Ama ne yazık ki Bobbi bir King karakteri... Ve kaderi belli!
    Gard ise bir alkolik. Ama bunun yanında nükleer enerji karşıtı ve bu santrallerin dünyaya, insanlara verdiği zararları anlatarak insanları bilinçlendirmeye çalışan bir şair. Sırf bu hassaslığından dolayı da kendisinin bir alkol problemi var. Ne yazık ki dünyayı bilinçlendirme çabasını da alkolden dolayı kendinin en kötü versiyonuyla yapıyor. Gard sorumsuz. Ve bu yüzden de yaptığı her şey bir işe yaramıyor. Kitabın sonlarına doğru bir şeyleri becerdi ama bu da Ev Hillman'ın onu zorlaması sayesinde oldu. O yüzden şimdi de torunları için son nefesinde bile çabalayan bir dedeye geliyoruz, Everett Hillman...
    Bence kitaptaki kahramana en benzeyen karakter Ev Hillman'dı. Torunlarının birisini felaketten uzaklaştırabildi. Diğerini de kurtarmak için her şeyini ortaya koydu. Hatta son nefesine kadar bunun için çabaladı desem, doğru olur. Bunlarla kalmadı, olaylarla baş etmesi gerekirken Gard'ı düştüğü çukurdan çıkardı. Onu sürekli destekledi ki kendisi hiç bir işe yaramaz şekildeydi. Ama sonunda çabaları boşa gitmedi ve Gard'ı da kendi gibi bir kahramana çevirebildi sayılır.
    Bu üç kişi hariç bir de Ruth McCausland var, üstüne konuşmak istediğim. Ruth, böyle uzun bir kitaba göre (kitap 822 sayfa) çok az vakit geçirdi bizle. Ev Hillman gibi tam bir kahramandı ama o sonuna kadar direnebilecek bir durumda değildi. Ama kitapta göründüğü süre boyunca elinden geleni yaptı. O yüzden bu sohbette ona da yer vermek istedim.
    Bu karakterlerden hariç bir çok karakter geldi, geçti, devam etti, sonradan gitti, sonradan tekrar girdi. Bol bol karakterli bir kitap, her zaman ki King tarzı...

    Artık son bir kaç cümleye geldim bu kitapla ilgili. Onları da sizle paylaşıp vedamızı edeceğiz bugünlük...
    Kitabın orjinal adı olan, The Tommyknockers... Ben bu adı daha çok beğendim. Adın nerden geldiğini kitabın ilk başında yazar kendisi açıklıyor ayrıca kitabın içeriğinde de bu açıklamalara denk geliyorsunuz. Yani, "Keşke orijinal ismiyle çevrilseymiş," dedim. Şeffaf'ta olmuş, ama...    
    Bir de son olarak; bazı kitaplar, günlük hayattaki bazı şeylerle aklınıza gelebiliyor. Mesela, 'pancar' dendiğinde benim aklıma direkt 'Parfümün Dansı' gelir. '19' dendiğinde de başka King eserleri olan 'Kara Kule' serisi kitapları gelir. Bu kitapta da yine öyle bir şey kazındı hafızama, pil... Bundan sonra nerde 'pil' görsem artık istisnasız Şeffaf aklıma gelecek. Hafızaya kazındı. Bunun nedenini ancak kitabı okursanız öğreneceksiniz. Ben burada anlatmayacağım. Sadece bilin istedim...

    Bugünlük bu kadardı benden. Bir kitap üzerine uzun bir sohbet yaptık bugün. Genelde bu kadar uzun olmazdı sanki kitap sohbetlerimiz ama King konuşturur.
Diyorum ve kaçıyorum...

7 Nisan 2026 Salı

DÜNYACA TANINMIŞ BİR YAZAR SOHBETİ


 Biraz Kitap Çokça Yazar


    Başlıktan anlaşıldığı gibi bugün bir yazardan, Cervantes'ten bahsedeceğiz. Tahmin de ediyorsunuzdur ama ben yine de söyleyeyim, bu aralar yazarın en ünlü eseri olan Don Quijote'u okuyorum. Zaten o yüzden biraz da bugün Cervantes'ten bahsedeceğiz. Ama ondan önce kitabı okuma sürecimden az biraz bahsetmek istiyorum.

    Don Quijote beni biraz zorluyor açıkçası. Çok içine giremiyorum kitabın, odaklanamıyorum. Halbuki dili çok yorucu da değil ama sanırım kitabın yazıldığı dönemle ilgili çok bilgi içermesinden dolayı beni yoruyor olabilir kitap. Bu yüzden de yavaş okuma süreci oluyor benim için. Kitapla ilgili sohbetimiz de dolayısıyla hemen olmayacak gibi. En azından şimdilik yazarla ilgili sohbet edelim dedim ben de bu durumda. Çünkü çağına göre gerçekten farklı bir edebi eser veren bir yazar. Hatta toplumunu çok iyi eleştiren ve toplumunun yanlış yönlerini ironiyle harmanlayarak anlatan bir yazar kendisi. Bazen kendi kendini bile eleştirmiş. Tabi bu gözlemlerimi Don Quijote'tan yola çıkarak söylüyorum. Çünkü yazarın diğer kitaplarını okumadım ve bilmiyorum doğrusu.
    Don Quijote'un okuduğum bu elimdeki basımında çok faydalı bir önsöz de var. Yazarın roman da kullandığı teknik kısımları anlattığı yer özellikle aklımda kalıcı bir yer edindi ve Cervantes'e daha bir hayranlıkla bakmama neden oldu. O kısımları artık kitap sohbetine bırakacağım. Ve şimdi yazarımıza, tam adıyla; Miguel de Cervantes Saavedra'ya yöneleceğim...


Miguel de Cervantes Saavedra 

    Cervantes, 1547 yılında Madrid yakınlarında dünyaya gelmiş. Ailesi kalabalıkmış ve altı tane kardeşi varmış. Babası ise gezgin bir eczacı olduğu için yazarımız gezginliğe aşırı alışık bir şekilde büyümüş ve dolayısıyla düzenli bir eğitim hayatı olamamış. 21 gibi bir yaşta aşık olduğu kadın için düelloya girip karşı tarafı ağır yaraladığı için ceza olarak halk önünde sol elinin kesilmesine ve on yıl sürgün edilmesine karar verilir çünkü o dönem İspanya'sında düello yasaktır maalesef.  Ve işte bu karar Cervantes'in 22 yaşında İtalya'ya kaçmasına neden olur.
    
Cervantes, kaçak hayatı yaşarken o dönemde Osmanlı İmparatorluğu'na karşı kurulacak olan Haçlı ordusuna katılmaya karar verir. 1571 yılında yapılan ve Türk Tarihi'nde de çok iyi bilinen İnebahtı Deniz Savaşı'nı Osmanlı İmparatorluğu kaybeder. Ama bizim konumuz bu değil. Bizim konumuz bu savaşa katılan yazarımız Cervantes... Sol elinin kesilmemesi için ülkesinden kaçan yazarımız işte bu savaş sırasında, ülkesinden çok uzakta, sol elini kullanamayacak şekilde kaybetmiştir. Ama yazarımız bu kaybın arkasından ertesi yıl yine Osmanlı'ya karşı sefere çıkan Haçlı Ordusu'na katılır fakat bu sefer pes eder ve ordudan ayrılıp Napoli üzerinden kendi memleketi İspanya'ya dönmeye çalışır. Ancak Osmanlı saldırısından kurtulamaz ve beş yıl Cezayir'de esir olur.
    Cervantes en son, ülkesine dönmek amacıyla o dönemdeki İspanya Kralı'na yazdığı mektubunda ülkesinde işlediği suçun affını ister. Yazarın bu af ricası kabul edilir ve nihayet memleketine geri kavuşur ve onun için hayatının yeni dönemi açılır, Yazar Cervantes...
    Otuza yakın oyun yazar ilk dönemler ve sonra pastoral romanı La Galatea'yı kaleme alır ama bunu tamamlayamaz. Hatta bu konuda Don Quijote'ta bizzat kendi kendini eleştirir okurlarının gözünden.


"...Peki yanındaki bu kitap ne?"

"Miguel de Cervantes'in La Galatea'sı," dedi berber.

"Cervantes benim çok eski arkadaşımdır; şiirden çok talihsizlikle tecrübeli olduğunu bilirim. Kitabı yenilik bakımından fena sayılmaz; ancak başlangıçta kendine koyduğu hedefe ulaşamamıştır. Yazacağını vaat ettiği ikinci bölümünü beklemek gerek, belki bu düzeltmeyle, şimdilik kendisinden esirgenen hoşgörüyü elde edebilir..."


    Don Quijote'tan yaptığım bu alıntı da kendisine yönelttiği eleştirisini görebilirsiniz. Şimdi yavaş yavaş da bu alıntı yaptığımız eseri yazdığı dönemlere gelelim. O dönemler yazdığı Oviedolu Katalina Sultan isimli tiyatro oyununda İstanbul ve Topkapı Sarayı'ndan sıkça bahseder yazarımız ve bu eser II. Murat'ın yönetimindeki İstanbul'u anlatır. Edebiyat çalışmalarına bu şekilde devam ederken para kazanmak amacıyla da donanmaya katılır ama yine bir talihsizliği devre girer ve görevi sırasında bazı usulsüzlükler tespit edilip suçlu bulunur, hapse girer. İşte bu hapis döneminde kendisinin en ünlü eseri olan Don Quijote'u yazmaya başlar ve kitabın 1605 yılında basımı tamamlanır. Basılır basılmaz da en çok okunan kitap olur ve hatta korsan yayıncılığın da öncüsü sayılabilecek şekilde çoğaltılmıştır. Böyle aşırı bir okur kitlesi oluşunca da yazarımız Cervantes, eserin devam kitabını yazmaya karar verir.
    Don Quijote'tan da bahsettiğimize göre artık yazar sohbetimizin sonlarına doğru geldik sayılır. Son cümleler olarak Cervantes, 1616'da 69 yaşında hayata veda eder. Arkasında döneminin eleştirisini yapan ve o dönemdeki tabuları yıkan bir eser bırakır ki hala daha dünyaca okunan bir eserdir bu.
    Yazara saygıyla...

4 Nisan 2026 Cumartesi

SAATLİK PAYLAŞIM '1'

 

 Yeni Bölüm Aktifleştirme Eylemi


    Blogda çok daha yeni bir bölüm oluşturdum, deneme amaçlı. Hala daha denemede ama bu bölüme bir yazı daha eklemek istedim bugün. Saat 16:46 ve başlıyoruz.

    Yarın normalde çay sohbeti yapacaktık. Hala daha yapabiliriz belki ama yapamaya da biliriz. Çünkü yarın ben başka bir yerde olacağım. Bütün gün olmasa bile günümün çoğunu alacak bir etkinlik bu. Size daha önce bahsettim. Bir kitabın düzeltmelerini yapmıştım ve yarın o kitabın imza günü var. Kitapta benim de emeğim olduğu için yarın o etkinlikte olacağım. Hemen hemen beş, altı saat orada olma ihtimalim var. Arkadaşlarıma da haber verdim. Benim için gelecek olanlar var. Sohbet, muhabbet falan güzel bir gün olacak diye düşünmekteyim. Tabi biraz da yorucu belki. O yüzden akşam çay muhabbetimizi yapabilir miyiz, bilemiyorum. Benim yorgunluğuma bağlı açıkçası biraz. Hemen burada saat vereyim, 16:51.

    Yarın blogda yazı olmama ihtimaline karşılık size haber vermek istedim. Ama bu duyuru da sayılmaz. Çünkü kesin belli bir durum değil. İhtimal yani... Bu yüzden bu yeni bölümü kullanayım dedim. Buraya da ekleme yapıp geliştirirsem güzel olacak gibi hissediyorum. Kısa yazılar için de uygun gibi burası. Bu arada saatimiz 16:53 oldu ve minik sohbetimize devam diyorum.

Nasıl olmuş görsel? Bundan sonra bu bölümde hep bu görseli kullanabilirim.

    Biliyorsunuz genelde yazılarım ortala uzunlukta oluyor. Ne çok kısa ne de çok uzun. Ama bazen kısa kısa yazmak istiyorum. İleti gibi... size o andaki güncel durumu belirtmek istiyorum ya da o an ne hissettiğimle ilgili bir şeyler paylaşmak istiyorum. İşte şimdi böyle isteklerim için bir bölüm oluşturdum. Burada sadece benim yazarak paylaşmak istediğim duygu durumları, düşünceler, aklıma takılanlarla ilgili zaman aralığı vererek kısa ve doğaçlama yazılar olacak. Biraz interaktif gibi yapmaya çalıştım, çok olmasa da. Saatler onu vurguluyor bir nevi.

    Saat demişken, tam 17:00. en son verdiğimden biraz zaman geçmiş. Çünkü üstteki paragrafta cümlelerin ipini çok kaçırdım ve toparlaması çok zor oldu. Akışına göre yazmanın zorluğu da bu oluyor biraz. Çünkü kafamdan akan kelimelere ellerim yetişemiyor. Bir kelime yazarken ellerim, beynim çoktan cümleyi bitirmiş olunca cümlenin sonunda kalıyorum. Ve tekrar başa.... Şu son cümleyi yazarken de aynısı oldu ama geri dönüp o cümleye tekrar bakmayacağım. Umarım güzel toparlamışımdır.

    Saat 17:03. Bitirelim mi? Kısalığı iyi mi yazının? Yoksa devam mı? Ben yazsam da yine bu yazıyı siz de okuyorsunuz sonuçta ve size fikrinizi her zaman soracağım. Bu yazılar pek sohbet olmuyor ya da sohbet havasında ilerlemiyor ama siz okuyorsunuz ve bu önemli kısmı...

    Tamam. Biraz daha yazıp ondan sonra bitireceğim.

    Şimdi yarın malumunuz biraz sosyalleşeceğim o yüzden kitaplara da ara vermem gerekiyor. Bir itiraf... bu aralar az kitap okuyorum, hatta okuyamıyorum. Kitaplarla alakalı değil yine benim ruh hallerimle alakalı. Ve evet; ruh halim değil, ruh hallerim. Maalesef bu aralar öyle bir dönemdeyim yine ama yakında toparlayacağımı düşünüyorum. Hatta çok yakında da toparlamayı umuyorum. Saat, 17:08...

    O yüzden artık yazımızı bitiriyorum ve düzenlemeye geçiyorum. Düzeltmeden önce son saat, 17:09.

    Düzenleme sonrası son saat, 17:19.

3 Nisan 2026 Cuma

-YAZSAM ROMAN OLUR 5-

 O çok sevdiğin filmin en can alıcı sahnesinde devreye sen giriyorsun ve...

    "Durun! Bu filme daha fazla devam edemeyiz!” diyorum. “Çünkü bu film benimle alakalı değil! Lütfen sayın yetkililer bu filmden vazgeçip benimle ilgili bir film yapar mısınız?” diyorum biraz sahte bir alınganlıkla.
    Oysa normalde kendini bu kadar beğenmiş birisi değilim ama zaman zaman insanın buna ihtiyacı oluyor.
    Aslında benim hakkımda ya da yaşamımla ilgili bir film yapılsın istemem. Çünkü bu film bayağı sıkıcı olurdu. Bir kere hiçbir kategoriye uymazdı. Macera olmaz, polisiye değil, dramdan bayağı uzak, romantik hiç değil, fantastik, bilimkurgu ele bunları da… Komedi belki biraz ama tam olarak bu da değil, belki biyografi ama ünlü birisi olmadığım için izlenecek bir film olmazdı. Yapımcılar zarar eder ve bana tazminat davası açarlar. sonra ben iyice bitik olurum. En azından şu an durumum iyi. Demem o ki ne gerek var şimdi filmle uğraşmaya?
    Ama benimle ilgili değil de aklımdan geçen çeşit çeşit kurgudan birisi ile ilgili bir film yapılmasını isterdim. Daha başarılı olacağına inandığım nice eserlerim var. Hatta yarıda kalmış daha da çok eserlerim...

    Neyse… biz bu konuya nereden geldik? Ah, doğru konu başlığından; “O çok sevdiğin filmin en can alıcı sahnesinde devreye sen giriyorsun ve…
    Aslına bakarsak sevdiğim birçok film olduğu için bu konuda farklı farklı birçok şey yazabilirdim. Ama sıkıntım, hangi filmi seçeceğim kısmı. O yüzden konuyu dağıtıp esas olaydan kaçma derdindeyim şu an! Ki onu da yapamayıp her şeyi itiraf da etmiş bulundum…
      Olsun…
      Ama cidden çok sevdiğim çok film var.
    Hangisini seçip de en heyecanlı sahnesini bulup kendimi oraya dahil etmem için bayağı düşünme süreci gerekiyor ve ben şu an o ruh halinde değilim. Benim şu an düşünmem değil eyleme geçmem ve bir an önce yazıya başlamam gerekiyordu. Bu ihtiyaç, yazma ihtiyacı…
     Ayrıca bir filmde tek bir heyecanlı sahne yok ki, birçok var!
     Düşünme süreci artıyor...

    Yani sonuç olarak diyorum ki, bu konu başlığını es geçiyorum. Böyle bir yazıyla da ortamı kaynattım ve kaçıyorum hemen!!!

2 Nisan 2026 Perşembe

BÜTÜN HİKAYELERİ - H. P. LOVECRAFT

DEĞİŞİK BİR YAZAR VE ONUN DEĞİŞİK HİKAYELERİ

  
    Merhabalar...
    Ocak ayında başladığım Lovecraft’ın Bütün Hikayeleri’ni okuma serüvenimi mart ayının sonunda tamamladım nihayet ve sizinle hem yazarla hem de hikayeleriyle ilgili sohbet etmek için geldim hemen. Ama itiraf etmem gerekir ki şubat ayında bayağı bir ara verdim kitaba. Esas ocak ve mart ayında okudum kitabı.
    Şöyle az az biraz yazardan biraz da kitap ve hikayelerden bahsedelim.
    Öncelikle yazarın kafasının içimdeki dünyaya hayranım. Bu dünyayla nasıl yaşamış bu adam? Eminim yazıya döktüklerinden daha fazlası kafasının içinde kurgu olarak dolaşmıştır sürekli ve o kafayla yaşamak da ayrı bir meziyet bence.
    Yazarın; gotik-karanlık edebiyatın bilimkurgu ve fantastikle iç içe geçen eserleri, çoğu zaman öyle sağlam bir şekilde sunuluyor ki size, okurken eserin kurgu olmadığından şüpheye düşüyorsunuz. Yazarın bu tarzına adapte olduğunuz anda artık önünüze ne çıkacak biliyorsunuz ama nasıl çıkacak kısmı sizi daha çok okumaya teşvik ediyor Lovecraft’ı.


Lovecraft Evreni

    Lovecraft’ın belli temaları, belli mekanları ve şehirleri, belli kurguları ve belli ama farklı canavarları var. Kendine ait bir dünyası, galaksisi hatta evreni var resmen yazarın. Hepsini özümsemek çok zor… Ama yazarın hikayelerinin çoğu da kendi oluşturduğu bu evrende geçiyor ve bu hikayeler birbirine bir yerlerden bağlanıyor. Bu bağlantılar bazen ayrıntı da bazense gözünüzün önünde oluyor. Hepsini birbirine bağlamak çok zor gerçekten. Resmen tekrar tekrar okutmak istiyor kendini bu eserler.
    Burada araya gireceğim ve beni düşündüren bir şeyden bahsedeceğim, yazarın dili… Aslında yazarın dili konusunda biraz kafam karıştı. Bazen çok akıcı ilerlerken yazdıkları bazen ise akmadı. Kurgu ne kadar iyi olsa da bazen çok zorladı. Ama bazen de dediğim gibi tam tersi oldu. Bir anda başladım hikayeye ve bir anda da bitiverdi hikaye. Böyle hisseden bir ben miyim Lovecraft konusunda? Ki genelde uzun hikayelerini daha çok sevdiğimi fark ettim. Onların dili beni daha çabuk içine çekti.



Hikayeler Hakkında

    Ben yazarın bu kitaptaki bazı hikayelerini daha önce de okumuştum ve tekrar okumak daha çok hoşuma gitti. Çünkü hepsini bir arada okuyunca hikayeler arasında kaçırdığım bağlantıları gördüm, fark ettim. Özellikle yazardan okuduğum ilk eser olan Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam hikayesinin içeriğini ilk okuduğumda tam olarak anlamasam da hoşuma gitmişti. Şimdi bu kitapta, bu sefer içeriğindeki küçük küçük detayları yakalayarak okuduğumda bir kez daha hayran kaldım. Hatta bu kitapta da en sevdiğim hikaye yine Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam oldu. Benim için Lovecraft dendiğinde, çoğu kişi gibi Cthulhu’nun Çağrısı değil de Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam aklıma gelecek. Bu hikayenin kurgusunu, gelişimini ve hikayenin her tarafına sinmiş o şüpheciliği, iki arada bir derede kalma durumuna bayıldım. Yani tamamen tekinsiz bir eserdi. Nerden baksan sonuna kadar şüpheyle yoğurulmuş bir hikaye. Kitaptaki ve Lovecraft'ın eserlerinden favorim kesinlikle bu hikayedir.
Ama tabi ki de kitapta beğendiğim tek hikaye bu değil. Birçok hikaye var beğendiğim. Bu hikayeler birbirinin tarz olarak aynısı olsa da beğendiklerim genelde ayrı ayrı sebeplerden oldu.
    Sevdiğim hikayelerine gelirsek... Öncelikle şunu söyleyeyim. Bu kitap üç bölüme ayrılmış ve benim en çok sevdiğim hikayeler genelde son bölüm olan Dunwich Dehşeti'nde toplanmış bulunuyor. Ve bu üç bölümdeki hikayeler de aslında içerik bakımından falan biraz birbirinden faklı olduğu için ben de bölümlerin kendi içerisinde beğendiğim hikayeleri yazacağım. Bir sıralama yapmadan yazıyorum çünkü sıralama yapamıyorum.


    Not: Burada hikayelerin içeriğini vermeyeceğim. Çünkü buna kalkışırsam bu sohbet bitmez ve yazarın kafasındaki evrende kayboluruz, hep birlikte... Sadece bir kaç hikayede kısa kısa bir iki şey yazacağım. Yandaki fotoğrafta kitabın 'içindekiler' bölümünü ne kadar karaladığımı görebilirsiniz. Aslında temiz tutmaya çalışırım kitaplarımı ama bunun gibi derleme eserler okurken bu şeklide karalamalar yapıyorum maalesef. Oradaki karalamaları da dikkate almayın. Çünkü onlar ilk izlenimler. Hikayeler üzerine daha sonra kafa yordukça düşüncelerimin değiştiği oldu.

   Şimdi birinci bölüm olan Herbert West: Diriltici ile başlayalım...

  • Simyacı
  • Mezar
  • Dagon
  • Uyku Duvarının Ötesi
  • Beyaz Gemi
  • O Sokak
  • Sarnath'ın Ölüm Hükmü
  • Ağaç "Fata viam invenient"
  • Ulthar'ın Kedileri
  • Tapınak
  • Müteveffa Arthur ermyn ve Ailesiyle İlgili Gerçekler: Bu hikaye en sevdiklerimden biri oldu.
  • Adsız Kent
  • İranon'un Arayışı
  • Herbert West: Diriltici: Ve bu bölümde en sevdiğim hikaye de bu oldu.

    İkinci bölüm Cthulhu'nun Çağrısı...

  • Piramitlerin Altında
  • Lanetli Ev
  • Red Hook'da Dehşet: Hikayenin sonunda nasıl bağlandığına hayran kaldım.
  • Cthulhu'nun Çağrısı
  • Pickman'in Modeli
  • Sisler İçinde Uçurumun Kıyısında Duran Tuhaf Ev: Yine çok güzel bir kurguydu.
  • Uzaydan Düşen Renk: Bölümdeki en sevdiğim hikaye bu olabilir. 

    Üçüncü ve son bölüm Dunwıch Dehşeti

  • Dunwich Dehşeti: Yine sonuna bayıldığım bir hikaye oldu.
  • Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam:
  • Cadı Evindeki Düşler
  • Gümüş Anahtarın Açtığı Kapıların Ötesi: Beğendim ama bazı kısımları çok uzatmış gibi geldi. Oraları okurken kurgudan koptum. Ama sonra tekrar toparladı ve ilk kısımdan bile harika devam edip sona ulaştı.
  • Eşikteki Şey: Innsmouth'a gönderi olan bir hikaye. Ben Innsmouth'un Üzerindeki Gölge'yi de okumuştum ve yine kurgusuna bayılmıştım. O yüzden bu hikayeyi de sevdim.
  • Karanlığın Hayaleti
  • Açılan Mezar
  • Eryx'in Duvarları İçinde: Kitaptaki en bilimkurgu hikaye buydu. Biraz farklı bir tat bıraktı bende.

      Sohbetimizi bitirmeden daha önce Lovecraft'tan okuduğum ve üzerine konuştuğum instagram gönderilerimi de aşağıya bağlantı olarak bırakıyorum, merak edenler için...

              Nyarlathotep

    Bugünlük yine sohbetimizin sonuna geldik. Bu kitap ve yazarla ilgili son cümleler olarak da şunları söyleyeceğim... İyi ki okudum. Bu kitaptan sonra yazarı kesinlikle daha iyi tanıdığımı hissediyorum. Tabi onun gibi bir yazar ne kadar tanınabilirse. Onu tanımak için onun beyninin içinde yaşamanız gerekiyordu.

30 Mart 2026 Pazartesi

YA HEP YA HİÇ - ERNEST HEMİNGWAY


Kitap Kulübü İle Okunan ve Üstüne Konuşulan Bir Kitap


    Merhaba dostlar, sizinle bugün kitap sohbeti yapacağız. Kitabımız Ya Hep Ya Hiç ve yazarı Ernest Hemingway... Kitap, kitap kulübümüzde ortak kararla seçtiğimiz bu ayın kitabı. Her ay bir bir üyemiz bir kaç kitap seçeneğiyle geliyor ve biz de oylamayla bir sonraki ayın kitabını belirliyoruz. Bu ayda klasik bir yazar tercih ettik.


    Gelelim şimdi kitaba... 
Kitabın realist üslubu bence çok kuvvetliydi. Romantizme çok az kaydığında bile hemen uzaklaşıp realizme geri dönmüş. Arka planda kapitalist sistemin oturmaya başladığı yıllarda hayatta kalmaya çalışan sosyal sınıfın, işçi sınıfının insanlarının anlatıldığı bir eser. Dili sade, gayet akıcı ve okurken kitabın içine girmek de bir zorluk çekmiyorsunuz. Ama... 


Ama...


    Evet bir 'ama'sı var bu kitabın bana kalırsa. O da kitabın kopuk kopuk ilerlemesi. Yani şu şekilde anlatayım... Yazar bir ara ana karakteri bırakıp başka karakterlerin hayatına geçti. Bir yerde bu insanlarda olaya dahil olacak diye bekledim. Olmadı. Onların hikayesi ayrı bir şekilde kaldı kenarda. Kitabın ortaların da girdi bu karakterler, sonuna doğru çıktılar hikayeden. Ki onların hikayesi de bir çözüme ulaşmadı açıkçası. Karakterler arasında bağlantı vardı aslında ama olaylar arasında çok bir bağlantı yoktu. Bu da bazen kafa karışıklığına ve eserden uzaklaşmama neden oldu.
    "Neden yaptın bunu yazar?" dedim. Yani bence kitap gelişmeye açıkmış ama kurgu aceleye gelmiş gibi hissettim. Sanki yazar ne yazacağına karar verememiş de her oturuşunda farklı farklı bir şeyler yazmış gibi hissettim.


Çeviri Sıkıntısı Olabilir Mi?



    Daha sonra bu durumun yani kopukluğun, 
belki de kitabın dilinden çok çeviriden de kaynaklı olabileceği aklıma geldi. Dolayısıyla çevirmeni biraz araştırdım. Çevirmen; kitabı çevirmemiş, direkt olarak Türkçeleştirmiş. Yani bu durumu hem sevdim hem de sevmedim. Çeviriler de genelde farklı yollar izleniyor. Birisi kitabı normal çevirip çevrilen dilin özelliklerini dipnot olarak vermek; diğeri de bu eser gibi, çevrilen dildeki özellikleri çevirdiğin dile uyarlamak. Umarım derdimi anlatabilmişimdir burada... Benim de bu iki farklı çeviriden seçtiğim bir taraf yok. Bence kitabın içeriğine göre karar verilmesi gerek diye düşünüyorum, çevirmenin kendi tarzından çok. Bu kitap içinde bu çeviri tarzı olmamış diye düşünüyorum. Ama kesinlikle kötü bir çeviri değildi.
    Bu kitaptaki çevirmenimiz Tarık Dursun K. da ülkemiz de tanıdık bilindik bir yazarmış kendisi. Araştırdığımda gördüm fakat ben hiç böyle bir yazarımız olduğunu bilmiyordum. (Burada utandım!) Bu durum da aslında biraz kendimi eleştirmeme sebep oldu diyebilirim.


İleride de Okunacak Bir Yazar


    Yukarıdaki nedenlerden dolayıdır ki Hemingway ile bu kitapla tanışmayı istemezdim. Çünkü onun daha ön planda olan kitaplarıyla daha iyi olurdu sanki bu tanışma. Ama kitabı sevdim sadece yazarın diğer kitapları daha iyidir diye düşünmekteyim. Bu da demek oluyor ki en bilindik eserlerini de ilerde okuyacağım. Hem yazarın üslubu bu şekilde mi, onu da öğrenmem gerekiyor. Yoksa bu kurduğum cümlelerin hepsi bir yerde yazara haksızlık olur gibi hissediyorum.

    Bugün kısa bir yazı oldu ve sohbetimizin sonuna geldik. Son olarak da bu sohbeti kitaptan bir alıntı ile bitirmek istedim. Kendinize iyi bakın dostlar...


"Ama birileri karnını doyuruyorsa benim ailem de doyuracak. Yapmaya çalıştıkları şey, buranın dışındaki siz Conch'ları açlıktan öldürmektir. Böylece gecekonduları yıkıp bina dikecekler ve burayı turistik bölge yapacaklar. Benim duyduklarım bunlar. Tonla arsa alıyorlarmış. Yoksul halkın açlıktan ölmelerini ya da başka yerlerde açlıktan ölmek için çekip bu ellerden gitmelerini bekleyeceklermiş. Buralarını, arkalarından turistler için güzel bir eğlence yerine dönüştüreceklermiş. Kulağıma çalınıp duruyor."

27 Mart 2026 Cuma

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -3-


PEÇETE YAZISI



26.07.18-27.07.18


“Baba hadi ama içeri gir artık. Yağmur yağacak, ıslanacaksın!”
“Bir şey olmaz Özge. Biraz daha bahçeyle ilgilenmem gerek. Sen kal içerde.”
“Baba, hava kapattı görmüyor musun? Bak rüzgâr da çıktı. Hem halam çay yaptı. En azından bir mola ver de, çay iç!”
“İçin siz çayınızı, ben içmeyeceğim.”
“İyi o zaman, sen bilirsin. Benden günah gitti.”

“Gelmiyor mu kızım baban?”
“Yok, be hala bahçesini bırakıp gelemiyor. Çay da içmeyeceğim dedi. Kendi bilir. Boş ver biz içelim çayımızı.”

O hafta sonu babamla beraber halamın yanına gelmiş ve normalde halamın baktığı bahçemizle ilgilenmiştik. Ama yaz mevsimi olmasına rağmen bugün havanın bozması planlarımızı aksattı. Neyse ki akşam kendi evimize dönecektik, hem annemi de evde yalnız bırakmıştık. Kadın bizsiz sıkıldı mı yoksa kafasını mı dinledi bilemiyorum, ama onu yalnız bırakmak hoşuma gitmiyor nedense.


“Boş ver, iç sen çayını kızım. Yağmur yağmaya başlasın bakalım, gelir o şimdi.”
“Hala, babamın yanında biri var. Kim o? Daha önce görmedim!”
“Dur bakayım.”
Halam pencereye, yanıma geldi ve bahçeye bakmaya başladı.
“Özge, kızım tanıyamadın mı? Bu senin çocukluk arkadaşın Ege!”
Ege'yi uzun zamandır ne görmüştüm ne de aklıma gelmişti kendisi. Ama çocukken beraber çok oyun oynar ve çok eğlenirdik. Ama şimdi karşımda gördüğüm adam hiç de o çocukluk arkadaşım Ege'ye benzemiyordu. Bu adam takım elbiseli, zengin görünüşlü ve kendine baktığı belli olan fiziğiyle bayağı bir yakışıklı görünüyordu. Benim çocukluk arkadaşım Ege ise ufak tefek, cılız ve sakar olan eğlenceli bir çocuktu. Bu adam ise eğlenmeyi unutmuş ve bir o kadar da sıkıcı ve ciddi bir tip gibi duruyordu.

“Hala emin misin? Bu Ege mi? Ben tanıyamadım. Çok değişmiş!”
“E kızım çocuk kaç yıldan beri burada yoktu. Değişecek tabi, senin en son gördüğün sekiz yaşındaki çocuk gibi mi görünecekti?”
"Ne bileyim? Garip geldi biraz. Ne zaman geldi?"
"Bir kaç gün oluyor. Ablasının rahatsızlığından dolayı gelmişti, ben gitti sanıyordum ama demek ki hala gitmemiş. Uzun kalamayacaktı, bir kaç güne döner her halde."
"Anladım."
"Dışarı çıkıp konuşsana, ayıp olur şimdi. Beraber büyüdünüz sonuçta..."
"Yok, be hala, gerek yok. Baksana şuna çok değişmiş. Geldiğinden beri bir kere bile gülmedi. Eski Ege böyle miydi? Sürekli gülerdi o..."
"Sen bilirsin ama hiç olmazsa çay içer mi bir sorsaydın keşke!"
"Boş ver, artık çay sevmiyordur o..."

Biz halamla beraber Ege'nin dedikodusunu yaparken babam bahçeden bana seslendi. Kim bilir ne diyordu. Dışarıdaki rüzgâr sesi babamın kelimelerini evin içine ulaştırmadığı için bir dakikalığına hemencecik dışarı çıkmaya karar verdim. Ama babam bana bahçeden seslendiği için dışarı da biraz yürümüştüm ki babama ulaşamadan üşümeye başladım. Eve dönmeden tişörtümün üstüne örtebilecek bir şeyler aradım etrafımda ve tam o sırada dışarı da ki koltuğun üzerine katlanıp koyulmuş klasik bir bej rengi ceket gördüm ve onu üstüme geçirdim. Ceket sanırım Ege'nindi ve bana büyük gelmesinin yanı sıra, Ege'nin ceketini neden çıkardığını da merak etmeden duramadım.

Babamın yanına ulaştığımda bahçemizden topladığı iki kova sebzenin bir tanesini taşımam için bana verdi. O sırada üzerimde olan ceket maalesef ki kirlenecekti, o yüzden ceketi çıkarmayı düşündüm ama bu seferde ceketi koyabileceğim temiz bir yer yoktu. Bizden biraz daha uzakta, arkası bize dönük duran Ege'ye bir göz attım ve o sırada o da önünü dönüp beni gördü.
"Merhaba Özge. Nasılsın?"
"İyiyim. Teşekkür ederim Ege. Sen nasılsın?"
"İyiyim ben de, ne olsun. O üzerindeki ceket benim mi?"
"Ah, evet, pardon… Dışarı çıkınca üşüdüm de giyecek bir şey olarak ilk bunu gördüm. Bekle dur çıkarayım."
"Sorun değil. Gerek yok çıkarmana, bırak kalsın üzerinde."
"Olur mu? Kirlenecek şimdi!"
"Sorun değil dedim ya Özge. Bırak kirlenirse kirlensin, ne olacak sanki? Alt tarafı bir ceket, giymek için yapılmış değil mi?"
"Teşekkür ederim, Ege. Aldığım yere geri bırakırım."
"Sorun değil."

Bahçeden babamla beraber çıktık. Ama Ege bizimle beraber eve gelmedi, o biraz daha bahçede kaldı.
Babamla beraber eve doğru giderken Ege'yle ne konuştuklarını sordum. Babam, hiç havadan sudan falan, dedi ama Ege ile azıcık konuşmamızdan tahmin ettiğim kadarıyla canı sıkkın gibiydi. Küçükken de, canı ne zaman sıkılsa kendini yeşile, doğaya ve genelde bizim bahçeye atar rahatlardı; acaba yine rahatlamak için mi gelmişti bizim bahçeye? Bilmiyordum ama babam elimizdeki sepetlerin birini Ege'nin kendi başına doldurduğunu söyleyince, moralinin bozuk olduğuna emin oldum ve ayrıca da ceketini kirlenecek diye çıkardığını anlamış oldum ama ne yazık ki ceketi yine de kirlenmişti, benim sayemde.
Biz, babamla beraber evin önüne gelince hemen ceketi çıkarıp aynı yerine aynı şekilde katlayıp biraz utanarak bıraktım ve sonra evin içine girdim. Babam üstünü değiştiriyordu ve o kıyafetlerini değişir değişmez eve gidecektik. Babamı beklerken o sırada aklıma bir şey geldi. Çocukken Ege'nin morali ne zaman bozuk olsa, ben peçeteye onun keyfini yerine getirecek şeyler yazardım. Şimdi de yazsam bir faydası olur muydu Ege için acaba? Bir bakalım. Peçetemiz var, tükenmez kalem de var. Ayrıca ceketi için özür de dilemiş olurum. Hem yazdıktan sonra peçeteyi ceketinin cebine koyarım, kendim vermek zorunda da kalmam ve böylece o da beni görmeden benim yazdığımı bilir.
Peçeteyi dizimin üstüne sermiş elime kalemimi almış yazmaya başladım. Ama halamla babamın konuşmalarından yazacaklarımı toparlayamıyordum. Sonra birçok yazım hatası yaptığımı ve saçma sapan cümleler kurduğumu fark edince, tekrar başka bir peçete serdim dizime ve bu sefer önce bir not kâğıdı aldım çantamdan ve yazacaklarımı ilk ona yazmaya karar verdim. Ama ne yazık ki yine toparlayamadım kafamı ve not kâğıdı da saçma sapan şeylerle doldu kaldı.
"Özge, kızım hadi bakalım gidelim artık. Annen merak etmiştir."
"Tamam, bir dakika baba!"
"Bir dakika falan yok hadi. Zaten bir kaç dakikadır ne ile uğraşıyorsan, onun bitmesini bekledim. Hadi evde bitirirsin. Gidiyoruz artık."
Bu cümleden sonra babama daha bir cümle bile kuramazdım ve bu yüzden Ege'ye peçete yazısı veremeyecektim. Peçeteyi ve not kâğıdını orda bıraktım ve aceleyle çantamı alıp, babamın peşinden arabaya doğru koştum.
Aslında peçete yazıları, Ege ve benim yazmayı ilk öğrendiğimiz andan itibaren aramızda özel bir iletişim şekli olmuştu. 'Neden peçete?' diye sorsanız, bu sorunun cevabını size veremem. Çünkü ben de bilmiyorum, bu sorunun cevabını. Aslında peçetenin aramızda özel bir anlamı ya da hatırası yok. Aramızda olan özel bir anlam her halde sadece, çocukluk arkadaşından çok çocukluk aşkı olmamız olabilir. En azından benim ilk âşık olduğum kişiydi Ege ve o benim çocukluk aşkımdı. Bunu ona söylediğimde, o da bana aynılarını söylemişti ve bunun yanında beni okuldaki tüm erkeklerden koruyacağını da söylemişti. Ah ne güzel, ne eğlenceli günlerdi, ta ki Ege hayatımdan çıkana kadar… Ondan sonra da sanırım kimseyi öyle sevmemiştim. Şimdi ise Ege geri dönmüş ve ben onunla iki kelimeden fazla bir şey konuşamamıştım. Üstelik hayatında en değer verdiği kişi -ablası- bir kaza geçirmişti. Acaba canı buna mı sıkkındı yoksa annesine mi? Sonuç ne olursa olsun, ben eskisi gibi bu defa onu rahatlatamamıştım.
Eve vardığımızda telefonumun şarjı bitmek üzereydi ve ben bu yüzden telefonu odama şarja koydum ve yemek için balkona çıkmıştım. Aradan bir kaç saat geçmişti ki telefonuma bakmak için odama girdim ve beni tanımadığım bir numaranın aradığını gördüm. Ben daha bir şey yapamadan telefonum tekrar çalmaya başladı ve o tanımadığım numaranın beni tekrar aradığını gördüm. Telefonu açıp, kulağıma götürdüm.
"Efendim?"
"Özge ile mi görüşüyorum acaba?"
"Evet, benim. Siz kimsiniz?"
"Özge, ben Ege..."
"Ege! Telefon numaramı nereden buldun?"
"Halana sordum, o söyledi. Şey, ben peçete yazısı için teşekkür etmek istemiştim. O zaman teşekkürler."
"Sen peçete yazısını nerden biliyorsun? Ah, olamaz! Okudun mu? Çok kötü bir yazıydı o…"
"Halan çay içmem için eve çağırınca, koltuğun üzerinde duran yazılı bir peçete ve not kâğıdı gözüme çarptı. Yani bu şekilde buldum ve hem not kâğıdını hem de peçete yazısını okudum. Ayrıca haklısın, gerçekten kötü bir yazıydı."
"En azından not kâğıdını da okumuşsun, o biraz daha düzgün sayılırdı. Tabi okuduktan sonra ikisini de imha etmen gerekecek. Sonuçta değişen bir şey yok yani."
"İmha mı? Saçmalama! Tabi ki öyle bir şey yapmayacağım. Onlar koleksiyonumun bir parçası…"
"Ne koleksiyonu?"
"Peçete yazısı koleksiyonu!"
"İnanmıyorum! Sen hala saklıyor musun onları?"
"Tabi ki… Yoksa sen saklamıyor musun?"
"Saklıyorum, tabi ki… Eee, sen sadece teşekkür etmek için mi aramıştın?"
"Aslında ilk başta bu sorunun cevabı evetti ama şimdi düşününce yarın niye buluşmuyoruz? Konuşacak çok şey birikti, mesela on beş yıllık iki tane hayat…"
"Tabi ki olur. Yarın akşam sana uygun mu? Nerde buluşalım?”
"Deniz kenarında bir yerde buluşalım. Seninle deniz kenarı muhabbeti hiç yapmadık sonuçta değil mi?"
"Tamam, o zaman… Yarın akşam beraber deniz havası alıyoruz.”
        "Tamam, o zaman… Yarın akşam birlikteyiz.”

Ertesi gün için kendime biraz özen göstermek istemiştim ama sonra Ege'nin benim çocukluk arkadaşım olduğu aklıma gelince en doğal halimde olmaya karar verdim. Sonuçta ne giyersem giyeyim Ege beni tanıyordu ve üzerimdeki kıyafetin bu duruma en ufak bir etkisi yoktu. O yüzden Ege beni akşam aradığında ben çoktan hazırlanmıştım ve on dakika sonra da Ege'nin yanındaydım.
Ege'nin yanına varır varmaz konuşmaya başlamıştık. Sonra beraber deniz kenarında yürümeye başladığımızda ise sohbetimiz iyice derinleşmişti. O bana, benden ayrıldıktan sonra neler yaptığını anlattı ve ben de ona sorular sormaktan vazgeçemedim, tıpkı eskiden olduğu gibi…

Ege'nin hayatı hep normal gitmişti. Güzel, mutlu bir çocukluk dönemi, harika lise yılları ve muhteşem üniversite hayatı ve nihayetinde sevdiği meslekle dolu bir iş hayatı… Hayatındaki her şey mükemmeldi ya da ben öyle düşünüyordum ta ki bana yaşadığı sıkıntıları anlatana kadar.
Ege'nin sıkıntıları aslında çocukluktan başlıyordu. Onun anne ve babası boşanınca, Ege babası ile birlikte başka bir şehre taşınmıştı ve en çok sevdiği iki insandan -yani ben ve ablasından- böylelikle zorla koparılmıştı. Annesiyle araları hiç iyi olmamıştı. Zaten ailesinin boşanma sebebi de anneden kaynaklanıyordu. Yani boşanmayı anne istemişti ve hatta Cansu Abla'nın velayetini de o istemişti ama olan Ege'ye olmuş ve sekiz yaşında, bildiği her şeyden uzaklaşıp başka bir hayata başlamıştı.
Zaman içinde babası onu, annesi ve ablasının yanına göndermek istemişti ama annesi hiçbir zaman bunu kabul etmemişti. Neyse ki Cansu Abla sürekli babası ve Ege'yi görmeye gidiyordu. Ege'nin yıllardır doğduğu yere uğramama sebebi de, annesiydi aslında. Ama geçen birkaç gün içinde Cansu Abla bir trafik kazası geçirince, Ege her şeye rağmen doğduğu bu şehre gelmişti. Neyse ki, Cansu Abla'nın pek bir şeyi yoktu. Sadece, sağ kol dirseği kırılmış, alçıya alınmıştı ve vücudunda birkaç yara izi vardı. Bir iki aya eskisi gibi olabileceğini söylemişti, doktoru. Ama Ege için bu aşırı bir durumdu çünkü o ailesinden en çok ablasına bağlıydı.
Her şerde bir hayır varmış… Cansu Abla kaza geçirmeseydi, Ege tekrar buraya gelmeyecekti ve ben onu yeniden görmeyecektim. Ama şimdi buradaydı, yanımdaydı ve benimle eskisi gibi kahkaha ata ata gülüyordu. O zamanlar çocuktuk, şimdi yetişkin ama kahkahalarımız aynıydı. Eskiden başka şeylere gülüyorduk, şimdi başka ama birlikte bulduğumuz mutluluk hep aynıydı. Onunla hiç ayrılmamışız gibiydi.

Ege bana yaşadıklarını ve hayatını anlatırken bir yandan da deniz kenarında boş bir bank bulmuş ve oturmuştuk. Konunun artık yavaş yavaş bana geldiğini de anlamıştım ama benim anlatacak pek bir şeyim yoktu. O yüzden o bana sormadan bir şeyleri ben anlatmak istedim.
"Biliyorum. Şimdi bana sıra sende diyeceksin. Ama ben de pek bir şey değişmedi be Ege. Aynı hamam aynı tas… Çocukluğumu yaşadım, iyisiyle kötüsüyle liseyi bitirdim. Üniversiteye girdim ama sonunda mesleğini yapabilen bir gruba giremedim."
"Edebiyat öğretmenliği okumuştun değil mi?"
"Evet, ama şu anda bir mağazada satış görevlisiyim."
     "Niye hiç yazar olmaya çalışmadın. Sen küçükken bile yazmayı severdin. O peçete yazıları gerçekten güzeldi."
"En son yazdığım içinde geçerli mi bu söylediğin?"
"O hariç… Ama cidden hiç düşünmedin mi? Ya da hiç başka bir şeyler yazmadın mı?"
"Aslında çok şey yazdım. Ama ne yalan, yazdıklarımı yayınlamak aklıma gelmedi."
"Bence denemelisin."
"Bilmiyorum Ege. Cesaretim çok olmadı hiçbir zaman biliyorsun. Bu arada, peçete yazılarını gerçekten saklıyor musun?"
"Tabi ki saklıyorum! Peçete yazıları benim hatıram, anım, çocukluğum… Onlar benim mutluluğum. Çünkü sen onları bana hep en kötü zamanlarımda yazıp vermiştin ve her seferinde benim mutlu olmam için bir çaba harcamıştın ve ben de mutlu olmuştum."
"Gerçekten mutlu olmanı istemiştim. Çünkü sen benim arkadaşımdın ve ben seni seviyordum. O peçete yazıları nasıl ortaya çıkmıştı hatırlıyor musun? Ben hatırlayamıyorum da!”
“Ne yalan ben de hatırlayamıyorum. Sadece beni mutlu etmek için yazdığını hatırlıyorum.”

O akşam konuşmaktan o kadar keyif almıştık ki, zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik ve ben şehir içi minibüslerinin son saatini kaçırdım. Neyse ki Ege o gün kendi arabasıyla gelmişti ve beni eve bırakabileceğini söyledi. Artık yavaş yavaş arabaya doğru yürüme vaktiydi ve onunla geçireceğim son zamana doğru git gide yaklaşıyordum.
Arabaya binip eve varasıya kadar, yol tarifi hariç pek bir şey konuşmamıştık ve ben bu durumdan gerçekten rahatsız olmaya başlamıştım. Ege'yle geçireceğim son dakikaları böyle saçma bir sessizlikle bitirmek istemiyordum. Ben bunları düşünürken çoktan evimin önüne gelmiştik bile…
Ben evimi gösterince Ege, arabayı yavaşlattı ve ilk konuşan ben oldum.
"Her şey için teşekkürler, Ege. Harika bir akşamdı. Uzun zamandır böyle güzel bir gün geçirmemiştim, bir on beş yıl kadar."
"Ben de, Özge… On beş yıldır ben de böyle güzel bir gün geçirmemiştim. Ben de teşekkür ederim, her şey için… "
"İyi geceler Ege…"
"İyi geceler Özge…"
Kapının kapısını açmış arabadan iniyordum ki, Ege tekrar konuşmaya başladı.
"Aslında birkaç gün daha buradayım. Biraz anneme inat, biraz da ablam için, belki senin içinde olabilir bu… Ne dersin, yarın akşamda böyle güzel zaman geçirebilir miyiz?"
"Bir deneriz, belki güzel olmaz ama denemeden bilemeyiz değil mi? Ama aramızda kalsın, bence yarın daha güzel olabilir…"
"Hiç değişmemişsin, biliyorsun değil mi?"
"Bana diyene bak! Sen de hiç değişmemişsin. Aslında ilk başta seni görünce, bayağı bir değiştiğini düşünmüştüm. Ama şimdi, seninle tekrar konuşmaya başlayınca hiç değişmediğini anladım."
"Niye öyle düşündüğünü sorardım normalde ama bunu yarına saklamaya karar verdim. Nasıl olsa yarın seni uzun uzun sorguya çekmeyi planlıyorum."
"Eyvah eyvah! Yarın yandım desene! Acaba iptal mi etsek?"
"Hiç heveslenme! Bir kere olur dedin, geri alamazsın artık!"
"Geri almak isteyen kim?"
"O zaman, yarın görüşürüz."
"Yarın görüşürüz, iyi geceler."

O gece eve varır varmaz, uyuyakaldım ve rüyamda Ege'den başka bir şey görmedim. Sabah kalkınca da yine aklımda Ege vardı. Tıpkı o sekiz yaşındaki Özge gibi, Ege diyerek yatıp Ege diyerek kalkıyordum. O kızı seviyordum ve şimdiki kızı da seviyorum.
Akşam Ege'yle buluşuncaya kadar, mesajlaştık. Yine dün ki gibi deniz kenarında buluşacaktık, beni gelip evden almasını istemedim çünkü onunla görüşmeden önce yürümeye ihtiyacım vardı.
Akşam yemeğini yedikten sonra, hemencecik hazırlanmıştım ve Ege'den haber bekliyordum. Ondan haber gelince de dün akşam ki gibi deniz kenarına, onun beni beklediği yere doğru yürümeye başladım. Ege, yine benden önce gelmiş ve beni bekliyordu. Onu görür görmez yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı ve aynı gülümsemeyi onun da yüzünde gördüm. İşte bu manzara benim için son noktaydı, bundan daha güzeli olamazdı.
Yine birlikte harika bir gün geçirmeye hazırdık ve ayrıca bugün saate dikkat etmeme de gerek yoktu. Beni yine akşam eve Ege bırakacaktı ve ailem Ege'yle beraber olduğumu bildiği için eve geç de gitme hakkım vardı.
Birlikte harikaydık. Çok güzel bir akşam daha geçiyorduk ve bugün pek konuşamayacağımızı düşünmeme rağmen, aslında düne göre daha çok konuşmuştuk ve bu da bir şeyleri kafama dank ettirdi.
Ege'yi eskiden seviyordum ve hala daha seviyorum. İlk gerçek aşkım oydu ve ondan sonra da kimseye âşık olmadım. Ama bunu ona söylemek, şu anda söylemek ne kadar doğru bilmiyorum… Ama bunu şimdi söylemezsem belki bir daha hiç söyleyemeyeceğimi de biliyorum ve sona yaklaştığımız şu dakikalarda bu hislerimi Ege'ye ya söylerdim ya da bir daha bu konuda hiçbir fırsat elime geçmezdi. Ne kaybederdim ki; hiçbir şey ama kazancım -eğer kazanırsam- benim için ölçüsü olmayan bir mutluluk olurdu. Bunu yapmaya hazır değildim ama bir şekilde yapmalıydım ve aramızda oluşan bir dakikalık sessizlikten faydalanarak ona seslendim.
"Ege! Sana bir şey söylesem acaba yıllar sonra buna inanır mısın yoksa dalgamı geçersin bilmiyorum ama sanırım sana bir şey söylemeliyim. Bunu yapmalıyım, bence doğru olan bu…"
"Söyle bakalım! Ne söyleyeceksin?"
"Ben aslında, biliyorsun küçükken sana âşıktım. Yani o zamanın aklıyla işte, ilk aşkım sendin. Ama o zamanlar çocukluk olarak baktığımız bu his, sanırım büyünce de pek değişmiyor olabilir. Yani nasıl desem? Galiba o zaman ki hislerim…"
"Bekle! Bu sözlerinden sonra ne söyleyeceğini biliyorum artık, Özge… Aynı şeyleri yıllar önce ben de hissettim ve yıllar içinde bu duygular hiç değişmedi, tıpkı seninkiler gibi… Çocukluğumuzda nasılsa bu duygular, şimdi de aynı; ne bir eksik, ne de bir fazla… Ben de sana aşığım… Söyleyeceğin kelimeler buydu değil mi? Unutma ben seni, senden daha iyi tanıyorum; bu on beş yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle…"
        "Ah Ege... Benim söylemem gereken cümleyi sen söyledin, sana aşığım! Ve hayatımdaki mutluluğu şimdi tam anlamıyla yakaladım."

Ufak Bir Hikaye...

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -2-

BİR AİLE MESELESİ 16.08.2025/17.08.2025 7   Ben masada oturmuş sadece konuşulanları düşünmeye başlamıştım. Çevremdeki üç insan da ko...