Hakkımda

Fotoğrafım
Çaylarınızı kapıp gelin ve sizinle güzelce bir muhabbet kuralım. Hayattan birazcık kopmaya hakkınız olsun değil mi? Bakmayın sayfamda çok aktif olamadığıma ama siz gelirseniz eğer, bu sayfamda daha çok aktif olmamı gereltirecek ve işte o zaman beraberce bir şeyler başarmış olacağız. Dikkat edin; biz diyorum, ben değil! Çünkü bu sayfayı ben oluştursam bile sizsiz hiç bir şey başarılı olamaz. Unutmayın ki, ilk başta ben bu sayfayı kendim için kurmuş olsam da, daha sonra paylaşacak kimsem olmadığı için bana hiç bir yararı olmadı. Bu yüzden size ve paylaşacaklarımıza ihtiyacım var. Haydi o zaman, daha ne bekliyorsunuz! Bir çay koyup gelin yanıma, daha paylaşacak bir çok şeyimiz var. :)
blogger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
blogger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2026 Perşembe

KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI - WALTER MOERS



ABSÜRT BİR KİTAP

Merhabalar dostlar...

Bugün kitap sohbeti yapacağız sizlerle. Kitabı yine birkaç gün önce okuyup bitirdim. İnstagram hesabımda da bir gönderi paylaştım ama esas sohbet burada olacak. Kitabın aslında çok abartılacak bir yanı yok. Sadece ben  böyle kitapların da hastası olduğum için biraz fazla konuşabilme ihtimalimi göz önünde bulundurdum.

Kitaba geçmeden önce, hepinizin bayramını en içten dileklerimle kutlarım. Her şey bu bayramda istediğinizce, gönlünüzce olsun...


KAPTAN MAVİ AYI'NIN 13 1/2 HAYATI


Önsöz 

Bir mavi ayının yirmi yedi hayatı vardır. Bu kitapta on üç buçuğunu anlatıp geri kalanlarına değinmeyeceğim. Ne de olsa, bir ayının sırları olmalıdır; bunlar onu daha çekici ve gizemli kılar. 

İnsanlar bana sık sık geçmişte nasıl olduğunu soruyorlar. Yanıtım şu: Eskiden her şey daha boldu. Evet, eskiden gizemli adalar, krallıklar ve artık var olmayan kocaman kıtalar vardı. Şimdi uçsuz bucaksız okyanusun dalgaları altında yatıyorlar, çünkü su yavaş ve merhametsizce yükselmeye devam ediyor ve günün birinde gezegenimiz tamamen sular altında kalacak. Bu yüzden artık deniz seviyesinin çok üzerindeki bir uçuruma konan, denize açılmaya elverişli bir gemide yaşıyorum. Size az önce bahsettiğim sular altında kalan adaları ve ülkeleri, onlarla birlikte dalgaların altına batan yaratıkları ve harikaları anlatmayı teklif ediyorum.

İlk on üç buçuk hayatımın olaysız olduğunu söylersem yalan söylemiş olurum (ve herkes benim bir yalancı olmadığımı bilir). Peki ya Minik Korsanlar? Muzip Periler, Örümcek Cadı, Geveze Dalgalar, Mağara Cüceleri, Dağ Kurdu? Alp Canavarı,  Başsız Bollog, Bollogsuz Baş, Göçebe Mugglar, Tutsak Serap, Yetiler ve Bluddumlar, Sonsuz Hortum, Rickshaw İblisleri?

...



KİTAPLA İLGİLİ AZ AZ DÜŞÜNCELER


    Kitapla ilgili konuşmaya, onun önsözünden alınma birkaç cümleyle başlamak istedim. Hoşuma giden önsözlerden olmuştu ve bu önsözün Kaptan Mavi Ayı'nın kendi ağzından yazılan bir önsöz olması da beni cezbetti açıkçası. Kitap absürt denebilecek eğlenceli bir macera kitabı. Aslında çocuk kitabı olarak geçiyor ama bence çok çocuk kitabı da sayılmaz sanki. Çocuklar için biraz fazla kaçan yerleri olmuş. Ama dili gayet akıcı ve basit. Ama kitapta bahsedilen şeyleri beyniniz de canlandırmaya gelince ne basit dil ne de akıcılık çözüm oluyor.

    Yazarımız; Walter Moers ki aslında kendisi yazardan çok karikatürist ve bu yüzden kitap da hayal gücünü bir hayli zorladığı için okuyucuya ipucu olsun diye araya çizimler eklemiş. Ben kitabın bu havasını da sevdim. Her sayfa size yeni bir şeyler vaat ediyor. Bunu okudukça hissediyorsunuz. Aslında kitabın kapağından da bunu hissetmemek elde değil.

    Kitap edebi anlamda size bir şey katmayacak, bunu bilin. Sadece eğlenceli bir zaman vaat ediyor ki bu zaman 700 sayfalık, bol bol macera içeren, kurgusal bir otobiyografi olarak karşınıza çıkıyor.

    Mavi Ayı, kendisinin nasıl doğduğunu ve ebeveynleri varsa kimler olduğunu bilmiyor. Bir zaman kendini Zamonia Denizi’nin ortasında bir ceviz kabuğunun içinde buluyor. Ve böylelikle hayatlarını yaşamaya başlıyor. Zamonia, dünyada bulunan kurgusal bir kıta ve Mavi Ayı'nın maceraları bu kıtada geçiyor. Bu kıtada o kadar değişik canavarlar, yaşam formları var ki… anlatamam. Hele bir Profesör Nightingale var ki… kendisi bir ansiklopedi yazıyor ve bu ansiklopedi bulaşıcı bakteriler sayesinde Profesör'ün beyinlerinden Mavi Ayı'nın beynine bulaşıyor. Bu ansiklopedi karşımıza çıkan her şeyle ilgili bizi anında bilgilendiriyor. Çoğu zamanda iş işten geçtikten sonra bilgi veriyor!

    Evet yanlış okumadınız yukarıda 'beyinlerinden' dedim. Çünkü Profesör Nightingale yedi beyni olan bir Nokturnomat… O sadece ansiklopedi yazmıyor ve  birçok icadının yanı sıra Nokturnal Akademi'nin de tek öğretmeni! Burada hemen kitaptan bu bölümle ilgili bir alıntıya yer vereceğim...


    "...çünkü Profesör Nightingale bir Nokturnomat'tı, Nokturnomatlar Zamonia'daki (evrende değilse bile belki de bütün dünyadaki) en zeki varlıklardı. Günışığında IQ seviyeleri 4000'dir, ama karanlık çöktüğünde bu astronomik seviyelere ulaşırdı. Bu yüzden, Nokturnomatlar karanlığı tercih ederlerdi ve Nightingale` in Nokturnal Akademisi bu yüzden Gloomberg Dağları' ndaki karanlık ve karmakarışık mağaralarda yer alıyordu. Boş zamanlarında, profesör karanlığın daha karanlık yapılabileceği bir sistem üizerinde çalışıyordu. Bu amaçla, sadece kendisinin girebildiği karanlık bir oda kurmuştu. Kapıdan dinlediğimizde duyduğumuz sesler davetkâr olmaktan çok uzak olduğu için zaten içeri girmek gibi bir isteğimiz yoktu.

    Sıradan bir Nokturnomat'ın üç beyni vardır, yetenekli bir Nokturnamat'ın dört, dahi bir Nokturnomat'ın beş beyni vardır. Profesör Nightingale'in yedi beyni vardı. Biri kafasında, dördü kafatasının dışında büyümüştü, altıncısı normalde dalağının olması gereken yerdeydi. Yedincinin yeri ise öğrencilerinin arasında sürekli spekülasyona neden olan bir konuydu."



    Nightingale ve Nokturnal Akademi de, Mavi Ayı’nın sadece bir hayatında karşımıza çıkıyor. Diğer hayatlarında daha ne maceralar yaşadı bir bilseniz! Aslında tüm hayatlarında yaşadıkları bir şekilde diğer hayatlarına ince ince bağlanıyor en azından değiniyor. Genelde bizim Mavi Ayı’mız macera üstüne macera yaşıyor ve sürekli tehlikeli durumlarla burun buruna geliyor. Ve bir şekilde de bu durumlardan ucu ucuna kurtuluyor.

    Yazarın aslında başka kitapları da varmış. Hepsi de Zamonia denilen kurgusal kıtada geçiyormuş. Ama malesef bu kitaplar Türkçeye çevrilmemiş. Nedeni de sanırım çok okuyucusu olmamasından kaynaklı. Zaten bu kitabın da bildiğim kadarıyla tekrar basımı olmamış. Yani şu an okumak isterseniz bulamayabilirsiniz sanırım. Ama güzeldi. Ben sevdim. Absürtlük denince de ben işte! 😜 Seviyorum böyle kitapları. Eğlenceli bir zaman, farklı bir tat, beklenmedik şeyler çıkarıyor karşınıza...

    Bugünlük de bu kadar olsun... Kendinize iyi bakın. Tekrardan, iyi bayramlar...

17 Mart 2026 Salı

35. YAŞ

17 Mart 2026 - 35. YAŞ


35 Yaş Şiiri

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.

Dante gibi ortasındayız ömrün.

Delikanlı çağımızdaki cevher,

Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,

Gözünün yaşına bakmadan gider.



Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?

Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz?

Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünürsünüz,

Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?



Zamanla nasıl değişiyor insan?

Hangi resmime baksam ben değilim.

Nerde o günler, o şevk, o heyecan?

Bu güler yüzlü adam ben değilim;

Yalandır kaygısız olduğum yalan.


35 Yaş Şiiri'nin Yazarı

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;

Hatırası bile yabancı gelir.

Hayata beraber başladığımız,

Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;

Gittikçe artıyor yalnızlığımız.




Gökyüzünün başka rengi de varmış!

Geç fark ettim taşın sert olduğunu.

Su insanı boğar, ateş yakarmış!

Her doğan günün bir dert olduğunu,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.



Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!

Her yıl biraz daha benimsediğim.

Ne dönüp duruyor havada kuşlar?

Nerden çıktı bu cenaze, ölen kim?

Bu kaçıncı bahçe gördüğüm tarumar?



Neylersin ölüm herkesin başında.

Uyudun uyanamadın olacak.

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?

Bir namazlık saltanatın olacak,

Taht misali o musalla taşında.



Aşağı Yukarı Ortalama Bir Tahminle Yarı Ömür Yolculuğu


    35 yaşıma girmişken tam da bu şiiri anımsamamak elimde değil. Ben Cahit Sıtkı gibi karamsar değilim aslında ama yine de günün anlam ve önemine cuk diye oturan bir şiir yazmış sonuçta üstat. Bu sebeple yazıma bu şiirle başlamak istedim.

    Evet arkadaşlar, bugün benim doğum günüm ve 35 yıldır bu dünya üzerinde varlığımı sürdürüyorum. Kimisine göre yokum, kimisine göre varım hatta kimilerine göre iyi ki varken bazılarına göre de varlığı zararım... belki yokluğu daha iyi olanım belki de varlığı her şeye değenim. Herkes farklı düşünür, herkes hakkında... O sebepledir ki, başkalarının sizin hakkınızdaki düşüncelerini her zaman benimsemeyin. Kendinize bakın, iç muhasebenizi yapın ve sonuçta kafanız ve vicdanınız rahatsa gerisini sallayın. Herkesi memnun edemediğiniz gibi bir de mükemmel olmadığınızı kabul edin. Kimse, hiç bir şey, hiç bir varlık mükemmel değildir. Kusurlarla biz, biziz arkadaşlar.

    Nasılmış 35 yaş aydınlanması? Şaka, şaka... Bu aydınlanmaya ben çoook önce, hayatımın bir noktasında başladım. Hangi nokta? Hatırlamıyorum. Sadece aydığımı biliyorum. Yine kendi düşüncelerimle baş başa kaldığım bir gün, fark ettim ki benim dünya görüşüm oluşmuş. Hayat artık daha katlanılır olmuş, daha kabul edilebilir olmuş ve daha yaşanılası olmuş.

    Az ve öz bir sosyal çevre, tercih edilebilen yalnızlık, kendinle baş başa kalmak, kendini tanımak ve sevmek, istediğin şeyleri yapmak, kendi zevklerinle mutlu olmak, sana karışanları umursamamak, insanların düşüncelerine değer vermek ve kendi düşüncelerinle karşılaştırıp kendince doğruya yönelmek, cahil insanlara gerçeği göstermek için çabalamamak ve direkt onlardan uzaklaşmak (çünkü bu bulaşıcı bir şey olabiliyor, deneyimim var!), sohbet edebileceğin insanları seçebilmek, seçemediğin insanlara "He, he," diyebilmek, hayatının el verdiğince özgür olabilmek ve en önemlisi ufacık bir şey de kendini mutlu hissedebilmek... Bana göre bu saydıklarım yaşamdan alabileceğimiz en yüksek tatmine yakın şeyler. Hayatımın bir yerinde aydığım şeyler işte bunlar. Bunları yapamaya da biliyorsunuz. O zaman tatmin seviyesini biraz daha düşürebileceğiniz şeyleri bulmalı ve yine de ucundan mutluluğu yakalamalısınız. Yapılabilir diyorum ama herkesin hayatı, yaşamı farklı. Kimilerinde de olmuyordur...


    Doğum günümde konuştuğum şeylere bak. Bu yazıyı sizle 35. yaşımı paylaşmak için yazmaya karar vermiştim. Ama geldiğimiz nokta, size öğüt vermek oldu. "35 yaşına yeni giren Aslı Teyze'den inciler..." Teyze demişken doğum günü hediyemin birisi tam da o şekilde aslında. Benim tek yeğinim Tuna ve ailesi (ablam ve eniştem) bana bir kupa almışlar. Çok hoşuma gitti. Siz de zaten yanda fotoğrafı görüyorsunuz. Güzel değil mi ama ya?!

    Bu arada şu "Aslı Teyze'den İnciler..." güzel konu başlığı olur! Bunu bir düşüneyim sonra ben. Zaten şu aralar blog yayınlarımla ilgili bir plan yapmaya çalışıyorum, daha düzenli gitmesi için. Çay sohbetleri, kitap sohbetleri için haftalık gün belirlemeye çalışıyorum ki belli olsun, hangi günler olacağı. Hikayelerim için de arada yazsam da günü belli olsun diyorum. Ama işte günler belli olsa da bana uygun olmayabiliyor bazen o yüzden düzgün bir planla ilerleyemedim şu ana kadar. Bu ayın kalanın da ve bir daha ki ayda da sadık kalabilirsem yaptığım plana, ufak bir duyuru şeklinde burada da bir paylaşım yapacağım. Takip edip okumak isteyenler ona göre ziyaret edebilirler.


    Şimdi bir hediyemi daha sizle paylaşıp 35. yaş günü yazımı sonlandıracağım. Bu hediyeyi ailem aldı. Ama tahmin edersiniz ki onlara ben aldırdım... Bana hediye alacaklarsa madem istediğim ve bu aralar kendimin alamayacağı bir şey olsun diye düşündüm. Onlar da böyle düşündüler ki sonunda bir koleksiyonluk kitaba daha sahip oldum; Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı Resimli Özel Baskı... Tahmin edersiniz ki, bu baskıların ilk dört kitabı da kütüphanem de var. Şimdi beşinci de geldi. Geriye kaldı iki kitap. Onlar da kim bilir kaç yıl sonra tamamlanır da benim kütüphaneme eklenir. Bilemiyoruz, geleceği göremiyoruz, müneccim değiliz. Ya da Nostradamus ya da Baba Vanga... Anca bekliyoruz ve çokça sabrediyoruz.

    Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. Aynen yarıladık bu yolculuğu aşağı yukarı ortalama bir tahminle... Şimdiye kadar olan kısımları da beğendik. Daha iyi olabilir miydi? Tabi ki olabilirdi. Mesela Finlandiya'da yaşıyor olabilirdim. Neden Finlandiya mı? Tahmin edemediniz mi? Çünkü dünyadan en uzak orası var.

    (Tamam, biliyorum. Finlandiya da Dünya üzerinde ve Dünya'dan uzak olamaz. Mantık çerçevesinde kesinlikle hak veriyorum size. Ama dikkat edersiniz ki benim dünya yazımda 'd' küçük harfle yazılı. Bu da demek oluyor ki ben gezegen olarak dünyayı kastetmedim. Çoğunluk, yerleşim, iletişim anlamında bir dünyayı kastettim.)

    Sözün özü memnun bir yarı ömür geçirdim. Bundan sonrasına da bakacağız artık. Yaşayıp görüp öyle karara varacağız. Karara varamasak da  yapacak bir şey yok, yaşamış olacağız yine de...

    35 yaşımı kutlayan, iyi ya da kötü dilekler de bulunan herkese teşekkür ediyor ve candan sarılıyorum hepinize... Siz de iyi ki varsınız!..

16 Mart 2026 Pazartesi

KARMAKARIŞIK SOHBET KONULARI

Beş Dakikalığına Gerçeklerden Kopuş


Gerçeği yalnız başına bırakalım
Dünyadan kaçıp uzaklaşalım
Gerçek gerçekmiş gibi kalsın
Biz kendi gerçekliğimizi oluşturalım


    Bu yukarıdaki dizilere katılıyorsunuz belli ki buradasınız. Bu yazıyı okumaya gelmişsiniz demek ki buna ihtiyacınız var. E o zaman bana da hoşgeldiniz demek düşer.
    Bugün çay muhabbeti yapacağız sizlerle, akışına bırakıp düşünceler bizi nereye götürürse... Götürdüğü yere kadar devam edeceğiz. Çaylar, kahveler hazırlansın ve başlayalım sohbetimize...



    Buraya çok kısa bir ara vermiştim, bu ayın başında... Bunun nedenlerinden biri önceki yazıda bahsettiğim kitap üçlemesiydi. Buraya onun linkini bırakıyorum. Merak edenler 📚 bu emojiden o yazıya ulaşabilirler. Şimdi gelelim diğer nedene... İkinci nedenim ise bu sıralarda başka bir hikaye üzerinde çalışmam oldu. Yani boş durmadım bu sürede bir hikaye daha kaleme aldım. O hikayeyle biraz uğraştığım için burayı boşladım diyebilirim, dürüstçe...
    Yazdığım o son hikayeyi burada yayınlar mıyımm, bilmiyorum açıkçası. Çünkü bu diğer hikayelerime göre birazcık uzun oldu. A4 formatıyla yirmi sayfaya ulaştı. O yüzden burada paylaşmak olur mu, bilemedim. Paylaşırsam da belki iki parça şeklinde yaparım. Hikaye de buna uygun bir yapıda zaten.  Ama yakın bir zaman da olmayacak. Yakın zamanlarda canım isterse daha önce yazdıklarımdan paylaşabilirim. Hem daha önceki yazılarımı da revize etmem gerekiyor. Bu da bahane olabilir. Söz vermiyorum! Buna dikkat edelim. Çünkü tembel bir insanım malum. Tabi aslında tembel değil ama çok fazla şeylerle uğraşıyorum. Uğraştığım her şeye zaman ayıramıyorum ya da bazılarını ertelemek zorunda kalıyorum. Ben de böyle bir tipim işte.
    Neyse ne...

    Şimdi de başka bir şey konuşalım biraz, alemlerden alem içinde... Yine bir hobiyle ilgileniyordum. Tığdan kendimce bir motif yarattım ki bu motif illa ki biliniyordur ama ben kendi kendime ortaya çıkardım ve bir bluz yaptım kendime. Bluz dediysem, delikli bir şey... onlara ne diyoruz isimlerini bilmiyorum. Araştırmam lazım, kesin farklı bir ismi vardır.
    Onu tişörtlerin üzerine giymek için yaptım. Tabi gömleklerin üzerinde de harika duracak bence. Benim tarzım da genelde böyle olduğu için istediğim şeyi kendim yapmış oldum. Bir de aldığım ipin rengi çok güzel oldu. Kot pantolon üzerine harika yakışacak.
    Şimdi baktım da ayrı bir isimleri yokmuş. Direkt delikli bluz olarak deniyormuş.. Benimki de tam öyle işte.
    Tığla uğraşmayı sevdim. Daha önce bileklik falan yapardım. Şimdi daha büyük işlere giriştim. Aklımda bir tane daha model var şimdiden. Ama bu sefer bluz değil de delikli, salaş bir yelek yapmaya çalışacağım. Yine bir ip alışverişi yapmam gerekecek ilk önce. Sonra da başka bir şeyle ilgilenmeye başlamazsam eğer bu projeye başlarım.
    Bir de iğne oyasına da merak saracağım gibi duruyor. Ufaktan bir kaç video izledim. Hoş bir şey ve yapabilirim gibi hissettim. Onu da denemek istiyorum. Belki ondan da bileklik, kolye falan yaparım. Ben genelde bileklik taktığım için böyle şeyler de ilk bileklik yapmayı deniyorum. Sonra işi büyütüyorum kendimce.😁Belki buna da devam edebilirsem yaptığım bluzların kenarına, kollarına ve yakalarına falan yapabilirim. Hoş durur bence yani.
    Planlar, planlar... işte benim sorum bu. Çok fazla planım var. Gün içinde aklıma türlü türlü yapılabilecek şeyler geliyor. Özellikle üretmek ve yaratmak olduğunda beynim son hız çalışıyor. Ve bunu seviyorum ben ya! Yani düşünmeyi değil de üretmeyi ve yaratmayı... Beni tatmin ediyorlar. Böyle olunca da mutlu oluyorum. Hayatın tadı geliyor, falan filan işte...

    Hadi ufak bir ara verelim. Çaylarımızı tazeleyelim ve yeniden bir araya gelelim.

    Evet, ben geldim. Siz de toplanın bakalım, ufak ufak. Bu arada kitap okumalar nasıl gidiyor? Benim yazılarımı okuyorsanız eğer kitap da okuyorsunuz diye düşünüyorum. Kitap okuma alışkanlığı olmayanların blog yazıları okuması azdır diye tahmin ediyorum. O yüzden nasıl bu ay okumlar şu ana kadar? Ben dört kitap okudum ve şu an beşincideyim. Ama iki kitap incecikti ve ikisi de bir günde bitiverdiler. Diğer okuduğum serinin aralarına aldım onları. Çünkü okuduğum seri ağırdı ve kitaplar üzerine düşünmek için zaman yaratmam gerekiyordu. Şimdi ise kalın bir kitap okuyorum. Daha sonra özel bir gün için kendime özel bir kitap seçtim. Ondan sonra da katıldığım ve altı yıldır üyesi olduğum kitap kulübünün bir kitabı var. O da ince sayılacak kitaplardan. Ondan sonra bir tane daha kalın bir kitabım olacak. Ve bu ay böyle geçecek. Ayın sonuna doğru vaktim kalırsa çizgi roman ve ocak ayında başlayıp henüz bitiremediğim H.P. Lovecraft'ın Bütün Hikayeleri vardı, onu da okuyup bitirebilme ihtimalim var gibi gibi... Şimdilik ben de böyle işte kitap okumaları...

    Bunlardan hariç bir de kaktüslerimle uğraşacağım zamanlar geliyor. Yakın bir zaman da oluştu bu hobi de. Çiçek değil ama kaktüs bakıyorum, biriktiriyorum. Evimizin balkon penceresi saksı saksı benim kaktüslerimle dolu. Bakamayıp öldürdüklerim de oldu ama iyi bakıp renk renk çiçek açanlarım da oldu. Şu mevsim de iki tanesi çiçek hazırlığına başladı bile. Hava sıcaklığı biraz daha yükselsin saksı değişime ihtiyacı olanları belirleyip toprakla vakit geçireceğim anlarım gelecek.

    Geçen haftalarda kaktüslerini çok sevdiğim bir ablamızın bahçesinden aldığım üç adet daldan oluşan bir saksım daha oldu. Onu bahçede, dışarıda tutuyorum. Yakında gittiğimiz de halamın kedisinin üst tarafını kırdığını görünce yerini değiştirmiştim. Bu gidişimde baktığımda yeniden filizlenmeye başlamıştı. Mutlu oldum. Bu arada bu saksı kaktüs değil, sukulent saksısı oldu. Kaktüs bakıyorum ama sukulent bakma konusunda ise hala yetersiz kalıyorum.

    Bugünlük bu kadar diyelim mi, çay sohbetimize? Hem siz dünyadan biraz uzaklaştınız hem de ben gerçeklikten koptum. Yeni sohbetler de görüşmek üzere...

13 Mart 2026 Cuma

KORNELYUS'UN EZGİSİ/ŞEDARABAN/DOKUNULMAZ ÜÇLEMESİ - NEDRET KILIÇ

 BİR TÜRK YAZARDAN KAFA YAKAN ÜÇLEME


    Merhabalar…

    Biraz yoktum ortalarda ve bu sürede kendimi kaptırdığım, gerçek dünyayla iletişimimi koparan bir üçlemeyle zaman geçirdim. Bugün de o üçleme hakkında konuşacağım. Bu kitaplarla ilgili anlatılacak çoooook fazla şey var. Uzatmadan başlamak gerek sanki...

    Öncelikle şunu belirtmek isterim. Ben bir kitabı okurken o andaki düşüncelerimi, notlarımı bir yere yazar. Sonradan onları toparlayarak bu yazıları kaleme alırım. Bu yazım da o şekilde olacak. İlk olarak Korneylyus’un Ezgisi ile ilgili onu okurken aldığım düşünceler olacak. Sonra Şedaraban, ondan sonra Dokunulmaz ve en son da kitap ve yazarla ilgili genel düşüncelerimi anlatacağım. Daha önceki kitap yazılarıma göre uzun olabilir. Çünkü yukarda da dediğim gibi çok fazla konu, karakter, yaşam, hayat ve düşünceler mevcut. düşünce kısmı bana ait. 😄

    Başlayalım mı?



Kornelyus'un Ezgisi


    Bu kitap aslında üçlemenin ilk kitabı sayılmayabilir, bunu belirtmeliyim. Yani okumaya Şedaraban ile de başlayabilirsiniz. İlk kitabın çok bir önemi yok, sadece son kitap Dokunulmaz. Bunu bilin, buna göre okuyun. Ben Kornelyus’un Ezgisi ile başladım. O yüzden benim sıralamam o şekilde. Ama söylemeliyim, benim için ideal okuma sırası da buymuş. Çünkü ilk Şedaraban’ı okuyup sonra Kornelyus’un Ezgisi’ne başlasaydım adapte olmakta bayağı bir zorlanacakmışım. Bunu yazarın dilinden dolayı söylüyorum. İki kitap da farklı karakterlerle ilerlediği için kitapların dili de dolayısıyla farklı. Yazar bunu çok iyi vermiş. Kornelyus karakterinin kafası normal olmadığı için anlatımı da normal şekilde akmıyor maalesef.

    Kitaplarımızın yazarı Türk; Nedret Kılıç… Ama aslına bakarsanız kitabın içeriği sanki bir Türk Edebiyatı gibi değil de yabancı bir yazarın elinden çıkmış gibi. Lütfen bunu yanlış anlayıp da Türk yazarları yeterli bulmadığımı düşünmeyin. Tıpkı bu yazarımız gibi çok iyi yazarlarımız var. Sadece kitabın içeriği konusu bakımından ben yabancı yazarların tarzına daha çok benzettim. Çünkü Türk yazarlardan bu tarzda çok iyi bir kitap okumadım daha önce.

    Kitabın farklılığına gelirsek... içinde birçok farklı konularla ilgili birçok bilgi var ve bu kısımlar benim kitapta en çok okumayı sevdiğim bölümler oldu. Diğer bölümler resmen bir felsefe öğretisi gibiydi ve bu beni aşırı zorladı. Hem düşünme olarak hem de okuma olarak. O kısımlarda düşünmekten dolayı okuma hızımda düştü.

    Ama benim kitapla ilgili asıl sorunum belirsiz olması. Kitap mistik ve biraz masalsı ama karanlık bir masal... kitabın bazı bölümleri neredeyse ruhunuzu emiyor. Karanlık basıyor ama sonra bir bakıyorsunuz evrenle bütünleşmişsiniz. Sizi duygudan duyguya histen hisse ve en önemlisi de düşünceden düşünceye sürüklüyor.

    Kitabın bu karanlık masalsı havası biraz yazım biçiminden de kaynaklanıyor. Kimi yerler düz yazı iken kimileri şiir tarzında akıyor. Ama düzyazı kısımları da bir o kadar şiirsel...

    Bu arada bir parantezle araya gireceğim... Benim anlamadığım, üstüne uzun uzun düşünüp çözemediğim kitaplarla ilgili sorunlarım var arkadaşlar. Böyle kitapları içerik olarak aşırı beğeniyorum ki beni düşünceden düşünceye sevk ederken yeni birçok şey katıyor ve her şeye farklı bir gözle bakıyorum. Bu durum hoşuma gider. Çünkü bir şeyler keşfetmiş, yeni bir şeyler öğrenmiş oluyorum. Ama diğer yandan sonuca ulaşmayıp ucu açık kalan ve aşırı düşüncelerde boğulmama sebep olarak biten böyle kitaplarda da dellenmeye başlıyorum. Bu durumda hoşuma gitmiyor, kısaca. Ama gel gör ki iki hissiyatı yaşatan da genelde tek kitap olur. Felsefe, psikoloji ağırlıklı kitaplar....

    Ve evet Kornelyus’un Ezgisi de böyle bir kitaptı... Hem sevdim hem sevmedim ama devam iki kitabı daha var. Belki onları okuyunca bir şeyler çözülür ve ben sevdiğime karar veririm. Dürüst olursam sevdim aslında. Ama o sonu, çözemediğim için deliriyorum. Bu kitabı okuyan ve anlayabilen varsa bana anlatsın. Gerçekten benim düşüncelerim bir türlü sonuca varmadı. Aslında düşündükçe ufak ufak varıyorum gibi de oluyor ama olmuyor gibi de. Sürekli bunu düşünemem ki ben?! Takıntılıyım da, maalesef! “Ama belki yazar da aslında varmamıştır sonuca...” deyip kendimi rahatlatmaya çalışayım burada!

    Okurken kafam çok dağıldı ve aslında bazı yerlerinde de aşırı odaklandığımı söyleyebilirim.

    Ben şimdilik araya günlük bir öykü alacağım ki biraz kafam dağılsın. Sonra yazarın ikinci kitabına başlayacağım.

    Sonuç olarak kitap yukarıdan da anlayabildiğiniz gibi değişik... O yüzden kitabın içeriğini anlatamıyorum. Ama şöyle bir şey söyleyebilirim sanırım:

    Kornelyus’un Ezgisi; atalardan başlayan bir hikayede, sülalenin son temsilcisinin yaşadıklarına değiniyor. Gerçek, mistizm, psikoloji, felsefe ve karanlık bir masal tadında karışık bir şekilde ilerliyor. Okurken çok fazla karakter ve onlarla ilgili birçok olay oluyor. Bu anlatılanlar bir yerde sonuca bağlanacak ama o sonuç burada değil!



Şedaraban



    Bu kitapta, ilk kitaptaki karakterlerle az çok bağlantılı ama farklı kişilerin hayatını okuyorsunuz ve bu kitap Kornelyus’un Ezgisi’ne göre daha akıcı. İlk kitaptaki o felsefe ve psikolojik yoğunluk bu kitapta çok fazla yer almıyordu. Daha çok olaylar vardı ve dolayısıyla dili daha akıcıydı. Ama kitabın sonu sizi çarpıp geçiyor resmen. Hiç beklenmeyen bir sonla vuruluyorsunuz. Halbuki kitabın sonu da ilk sayfadan belli ama öyle olmuyormuş o iş…

    Bu kitapta ilk defa karşımıza çıkan Anton karakterinin kitabın başında intihar ettiğini görüyoruz. Ama bu aşamaya nasıl geldiğini, hayatının nasıl aktığını ve onunla birlikte çeşit çeşit bir sürü karakterlerin de hayatını okuyoruz. Sonuç değişmeyecek, Anton öldü(?). Ama ölümünün ana sebebi kitabın sonuna kadar saklı sürüyor ve son sayfa da resmen beyninizde patlıyor okuduğunuz o kelimeler. Kitapta da orada bitiyor.

    Kitapta yine birçok şeye değinmiş yazar. İlk kitaptan farklı konular ama bir o kadar da gerçek hayattan konular.

    Anton karakterine üzüldüm özellikle kitabın sonunda. Ama yine de bu kitapta en sevdiğim karakter Nora oldu benim için… Bunun nedenleri var ama burada söyleyemeyeceğim nedenler. Kitapları okumalısınız yoksa sürprizi kaçar.

    Şimdi sıra son kitaba geldi. Bakalım beni neler bekliyor? Her şeyi bir çözüme kavuştaracak mı, sona bağlayacak mı yoksa daha beter karıştırıp, “Gerisini de sen bul,” deyip beni ortada bırakacak mı yazar… açıkçası merak içindeyim.

    Son kitaba geçmeden araya yine ince bir kitap attım. Çünkü benim için yine sindirilmesi gerekiyor bu kitabın da. Yine bir müddet kitap hakkındaki düşüncelerimle baş başa kalmalıydım.



Dokunulmaz



    Bu kitapta da yeni yeni karakterler eklemiş yazar. Bu kadar çok karakter olması biraz yordu açıkçası. Az biraz kafa karışıklığı oldu ama daha çok yordu. Yani, “Gerek var mıydı?” dedim. Gerek varmış, okudukça anladım. Bu kadar çok karakterin hayatlarının birbirine karışmasını okumak ilgi çekici bir deneyimdi benim için. İlk iki kitaptaki karakterlerin olsun, bu kitaptaki karakterlerin olsun, ufak bir bağlantısı illa ki var.

    Ama bu kitap diğer iki kitaba göre daha bir dünyevi geldi. İlk kitap felsefe ağırlıklıydı. İkinci kitap ise sanat ağırlıklı diyebilirim sanırım. Bu kitap ise daha siyasi, tarih ve daha elle tutulur olaylarla aktı. Ama ne akmak… Çözüldü sandım, bozuldu. “Hadi be’” dedim, belli oldu. Anladım bir ara kitabı, bir iki eksik vardı. Onları çözecek dedim. Karmakarışık yaptı. “Ya yazar, dalga mı geçiyorsun?” dedim. Ama gayet ciddiydi belli.

    Kitabı okurken ilk iki kitabı unuttum bir ara. Sanki sıfırdan bir kitap okuyor gibiydim. Hangisi gerçek, hangisi değil durup düşündüm hatta bazen. “Boşver,” dedim sonra. “Oku, aksın gitsin işte…” En son öyle de yaptım ve kitabın ritmine kapıldım.

    Kitapları okurken aklımda sürekli düşünceler de akıyordu bir yandan. Durup bir yerinde kitabın düşüncelere dalıyor o düşüncelerimi not alıp tekrar okumaya devam ediyordum. Tabi ki düşüncelerim okuduğum kitap ve kurgusuyla ilgili… O düşüncelerin birisi de bu kitapta, “Neden ilk iki kitabı yazdın, direkt bunu yazsaydın ya,” oldu. Bir de son kırk sayfayı ayrı bir kitap yapsaymış. Daha muhteşem olurmuş. Bence o sayfalar ayrı bir kitap olmayı hak etmiş. Ben isterdim.

    Bu kadar kafa karışıklığına rağmen kitapları sevdim. Delirtse de hoşuma gitti. Ama esas sevmemi sağlayan sanırım yine o son kırk sayfa oldu. Ve seride neden bilmiyorum ama Dokunulmaz’ı daha çok sevdim. Ana karakterleri daha iyi tanıyabildiğimiz için belki de. Yani tam tanıma denmez buna ama onları sanki ilk iki kitapta bu kadar çıplak tanımamıştık, karakter olarak. Ve evet yazar çok iyi ruh hali analizleri yapmış. Karşımdaki her karakter gerçek gibiydi. Ne kadar gerçek olmalarını istemesem de çoğu zaman…

    Ve son bence çözüldü. Ben bu sonu kabul ediyorum. Kafa karışıklığım gitti. Olayları anladım. Mantıklı bir çerçeveye oturdu, kendi içinde. Evet rahatım ve okuduğum için aşırı memnunum. İlk kitapta bayağı zorlamıştı ama bu son kitapta onu telefi etti.




    Genel olarak üçleme ve yazar hakkında da biraz konuşayım ve sonra bugünlük final yapalım yazımıza...



    Öncelikle teşekkür ediyorum yazara. Emeği çok büyük. Bence bu kitapları yazarken de özveride bulunmuş çokça. Çok uğraşmış, araştırmış, incelemiş; kendi kafasının ve karakterlerinin kafasının içinde bizi dolaştırabilmiş. Değişik kafaları olan yazarlardan ve bu kesinlikle bir iltifat!

    Kitabın içeriğindeki konuların, karakterlerin daha ayrıntısına girilse nerden baksanız on kitap daha çıkarmış karşımıza. İsteseniz bu yapılırmış. Ama yazarımız kendi tarzını konuşturmuş ve bu şekilde yapmış. İyi de yapmış. Az ama doyurucu olmuş Öz demiyorum çünkü öz kelimesi kesinlikle uymuyor.

    Kitabın konusunu söylemiyorum. Çünkü kitapların üçünün birden konusunu ilk iki kitapta seziyorsunuz ama son kitapta açıkça belli oluyor. Bakın olay değil, konu diyorum! Demem o ki okuyacaksanız birçok şeyi düşünüp taşının öyle karar verin. İlk başta sizi bir delirtecek, buna hazırlıklı olun mesela; boş bir okuma olmayacak, dünyadan harbi harbi kopacaksınız. Bunu göze alın ve kitapların hakkını verin. Yoksa çok haksızlık olabilecek, değerinin anlaşılması kolay olmayacak kitaplardan. Okunulması gerekiyor ama bilinçli bir şekilde. Naçizane tavsiyemdir. Yazarın kafa yapısını görün, görmenizi isterim ve üzerine sizinle derinlemesine sohbet etmek, fikir alışverişinde bulunmak, deneyimlerimizi karşılaştırmak beni aşırı memnun eder. Çünkü bunlar tam da öyle kitaplar; üzerine konuşulması, düşünülmesi, paylaşılması gereken kitaplar… Ama kendinize uygun olup olmadığına siz karar vereceksiniz.

    Son olarak merak edenler için kitap, biraz Böyle Buyurdu Zerdüşt, biraz Puslu Kıtalar Atlası ve biraz da Agota Kristof’un Büyük Defter/Kanıt/Üçüncü Yalan üçlemesini andırıyor. Hepsinin karışımı gibi bir şey. Bu saydığım kitapları okuduysanız bu üçlemeye güzel referanslar olabilir. Kendiniz karar veriniz…

    Ama ben bu üçlemeden gönül rahatlığı ve oldukça memnun şekilde ayrılıyorum. Teşekkür ederim, Nedret Kılıç… bana böyle bir deneyim yaşattığın için!

26 Şubat 2026 Perşembe

DİJİTAL KALE - DAN BROWN

 Dan Brown'ın İlk Kitabı Ama Benim Okuduğum Son Kitabı DİJİTAL KALE

    


    Merhabalar sohbet dostlarım...

  Nasılsınız? Umarım iyisinizdir. Ben de iyiyim ve bugün arada bir kitap atlamama rağmen yeni bitirdiğim bir kitapla gelim buraya. Arada okuduğum bir kitabı burada paylaşmama sebebim ise o yazıyı başka bir projede kullanacak olmam. Kusura bakmazsınız umarım. Ama belki o proje olmazsa eğer burada yayınlayabilirim, ileride. Şimdi bugünün konusu olan kitaba ve yazarına bir bakalım ufaktan.

   Evet, sizlerle bugün Dan Brown'ın ilk kitabı ama benim daha yeni okuyup bitirdiğim kitabı olan Dijital Kale hakkında konuşmaya geldim. Bu cümle tanıdık değil mi? Evet, bu sefer biraz tembel davrandım ve yazı başlığını yazının içinden  çaldım. Ama hem yazı benim hem de başlık benim olduğu için sorun olmaz sanki. Ayrıca bu çalmak da sayılmaz ki!

    Bu açıklamayı da yaptıktan sonra konumuza geri dönüyoruz.

   Dijital Kale kitabımızın yazarı Dan Brown'ın, Robert Langdon serisinden bağımsız eserlerini ki topu topu iki kitap olmasına rağmen benim için okumak bu seneye kısmet oldu. Yazarı gerçekten severek okurum ve yeni kitap çıkaracağı zamanı heyecanla beklerim. Son çıkan kitabını da henüz okumadım ama yine bu yıl içinde okuyacağım, Sırların Sırrı'nı da.

    Şimdi Dijital Kale'ye gelirsek... Dan Brown'ın ilk yazdığı kitap olması beni ayrıca bir dikkatli okumaya sevk etti ilk olarak. “Nasıl başlamış yazarlık hayatına, hala aynı mı tarzı ve hiç değişiklik var mı?” Gibi gibi soruları merak ederek okumaya başladığım bir kitap oldu. Ve evet bu sorularıma cevap aldım. Hep aynıymış tarzı bence yazarın, hiç değişmemiş. Sadece yazarın daha önce okuduğum kitapları olduğu için bu kitaptaki kurgu bir tık tahmin edilebilir geldi. O da dediğim gibi daha sonraki kitaplarından tecrübeli olduğum içindi. Yoksa ilk olarak bu kitabı okusaydım kesinlikle eksiksiz bir tatmin duygusu olurdu ben de. Tabi bir de kitabın yazıldığı zaman da etkili bir faktör olarak devreye giriyor burada.

    Kitap, 1998’de basılmış ilk olarak ve o yıllarda yazıldığı düşünülürse bu kitabın zamanının ötesine geçebilecek bir kurgusu olduğu düşünülebilir. Bilgisayarların, internetin, sanal casusluğun ve sanal terörizmin ufak ufak başladığı yıllar, bu yıllar. Bu yüzden de kitabımız bunun üzerine kurulu ilerliyor. Yalnız teknoloji o zamandan bu zamana çok hızla geliştiği için konusu şu dönemde eskimiş kalıyor ve bu durum kitabı okurken bazen bir şeyleri kafamda canlandırmamı, anlamamı biraz güçleştirdi. Ama zamanı düşünerek kitabı ele alacağım ki öyle yapmam gerekir, doğrusu budur. 

    Kitap hızla akan, son derece aksiyonlu, dinamiği hiç durmayan bir kitaptı. Yazarın tarzı yukarıda da belirttiğim gibi yine belliydi ve beklediğim ters köşeyi yaptı. Ama bu sefer tabi ki ilk kitap olmasından kaynaklı bence ama kitaptaki ters köşe biraz belliydi. Sadece, “Neden?” sorusunun cevabı muallaktaydı. Onun da cevabını ilerleyen sayfalarda aldık. Ama kitabın son sayfaları esas heyecan yüklü kısımlardı. Olaylar çözüldü, ne olduğu belli oldu ama geriye bu sorunu çözmek kaldı. Sorunu çözmek için saniyeyle yarışıldı ve bol heyecanla dolu ilerledi o sayfalar. Kitabın diğer sayfaları ise yine heyecanlıydı ama daha çok aksiyon yüklüydü. Son sayfalar ise aksiyon yok ama heyecan dorukta, soluk soluğa ilerledi.

    Kitabın konusuyla ilgili bir şey anlatmadığımın bilincindeyim arkadaşlar. Bunun nedeni de konuyu birçok yerde bulabiliyorsunuz. Yıllar önce yazılmış ve yıllardır okunan bir kitap olduğu için kitabın içerik bilgisi illa ki bir yerlerde karşınıza çıkabiliyor. Ben de o yüzden bu yazıda daha çok kitapla ve yazarla ilgili düşüncelerimden bahsetmek istedim. Biliyorum ki Dan Brown’u seven bir okur bu kitabı da zaten çoktan okumuştur. Fakat okumadıysa eğer öyle bir hayran (burada kendime bir özeştiri yapıyorum, başka kimse üstüne alınmasın lütfen!), bu saatten sonra okuması için belki benim ufak bir katkım da böylelikle olmuş olur. 😊

    Son olarak; yazarın Robet Langdon kitap serisinden bağımsız yazdığı iki kitap var demiştim yukarıda, yazıya ilk başlarken. Birisi bu yazıda bahsettiğimiz Dijital Kale ve diğer kitap ise İhanet Noktası. İhanet Noktası'nı da geçen ay okumuştum aslında ama onun hakkında çok bir şey yazmadığım için o yazı sadece instagram hesabımda kaldı. Onu da sizle bu cümlenin sonundaki emojiyle paylaşıyorum ve bugünlük yazımı da bu şekilde bitiriyorum. 📖

    Kendinize iyi bakınız, efenim...

22 Şubat 2026 Pazar

ÇAYINIZI KAPIP GELİN, BUGÜN HEP BERABER SOHBET EDİYORUZ...

 Oradan, Buradan, Şuradan Bir Sohbet Meselesi... 

    Merhabalar...

    Bugün nasılsınız? Biraz sohbet edelim diyorum bugün; oradan, buradan, şuradan... Kelimelerin akışı bizi nereye yönlendirirse artık... Bu arada; çayınız, kahveniz hazır mı? Hazır olan da var, olmayan da, anladığım kadarıyla. O zaman hazır olanlar; biraz müsaade edebilirseniz, diğer arkadaşlarımız da bence hemen kendilerine bir sohbet ortamı hazırlayacaklardır. Biraz bekleyebiliriz bence onları.

    Evet geldiniz mi? Ben de çayımı şöyle bir koyayım ortaya ve başlayalım bakalım biraz dünyadan uzaklaşmak adına bir araya toplandığımız sohbete.




    Sohbet konusunu ve akışını mecbur ben belirliyorum arkadaşlar ama keşke siz de aktif olarak katılabilseydiniz. Bunun için başka çeşitli yöntemler var, haklısınız. Sohbet grupları gibi değil mi? Aaaaa bakın aklıma ne geldi şimdi? Bir sohbet grubu kurulacak, isteyenler katılacak sonra bir sohbet konusu bulunacak ve herkes bu konuyla ilgili bir şeyler paylaşacak. Daha sonra gruptan ortaklaşa bir kişi seçilecek ve o editör gibi bu konuşmaları düzenleyip bir eser ortaya çıkaracak. Çok yazarlı bir deneme... Bu fikir bana ait, çalmayınız sakın!!! 😜 Ve evet şu an aklıma geldi bu fikir. Bu bir proje taslağı olarak burada dursun, belki ileri de  hayata geçiririm ya da geçiririz, kim bilir? Güzel bir fikir bence...

    Bugünün konusuna hala gelmedin diyen arkadaşlar var aranızda. Ama zaten bugüne ait bir konu yok ki! Doğaçlama ilerleyecektim ki öyle de oluyor. Yukarıda bahsettiğim de bir sohbet sayılabilir bence. Sizinle bir fikrimi paylaştım ve sohbette bir fikir, düşünce paylaşımı değil midir? Öyle değil mi? Ama öyleymiş. Şimdi baktım ve benim bu yaptığım tam anlamıyla bir sohbetmiş. Yani yazı türü olarak da sohbet varmış ve şu an benim yazdığım bu içerik sohbet yazı türüymüş. Öğrendiğim iyi oldu. Hep yazdığım içeriklerin hangi türe ait olduğunu sorgulardım. Haklısınız, edebiyatçı bir kişiliğim olmasına rağmen hala cahil kaldığım noktalar var. Aslında cahil demeyelim de tembel diyelim. 😁 Merak eder ama araştırmayı unuturum ya da ertelerim ya da araştırmam, öylece kalır.



    Aslında bu tembelliğimin sebebi çok fazla ilgi alanımın olması da olabilir. Bilgi edinmeyi aşırı seven biriyim. Bu tarih olsun, bilim olsun, edebiyat, sanat... artık hangisi denk gelirse. O yüzden çok dağınığım hem kafamın içinde hem de yaşamımda. Mesela bir çok hobim var. Kitap okumayı hobiden saymıyorum bu arada çünkü kitap okumak benim için artık bir hobi değil, yaşam biçimi oldu. Diğer hobilerim olmadan belki yapabilirim ama kitap okumadan durabileceğimi sanmıyorum. 

    Hobilerim... Bu başka bir sohbet konumuz olsun. Çünkü ben biraz ayran gönüllü olduğum için fazla fazla hobim var. Hala yaptıklarım var, zaman içinde bıraktıklarım var, arada sırada devam ettiklerim var. O yüzden hepsini listeleyip notlar alarak size anlatmam gerekecek. Şu anda ise doğaçlama gittiğimiz için öyle bir hazırlığım yok maalesef. Ama tabi ki siz isterseniz hobilerimi paylaşmamı, gelecek zamanlarda bir hazırlık yapıp sizinle paylaşabilirim. Bugünlük kalsın. Bugün başka bir şeylerden konuşalım sizle. Ayrıca benden istediğiniz sohbet konuları olursa ya da bahsetmemi, anlatmamı istediğiniz herhangi bir şeyler olursa bana ulaşın, lütfen. Severim böyle aktif olmaya zorlanmayı! 😉 Yoksa yine tembelliğim tutacak diye korkmuyor değilim. Çünkü içerik arşivime bakarsanız bir dönem insanken sonradan bir hayalete dönüştüğümü görebilirsiniz. Şimdi yeniden insan olmaya çalışıyorum ve bunun için siz okuyucularımın yardımına ihtiyaç duyuyorum.

    Bir şeyler paylaşmayı seviyorum özellikle bu yazı yazmamı gerektiriyorsa. Çünkü sözlü olarak kendimi ifade edebileceğime hiç bir zaman tam güvenemiyorum. Dilimden çok kalemime güveniyorum. Bence yazı işini de kıvırıyorum. Siz ne dersiniz? Bir yere kadar kendimi yetenekli görüyorum. En azından hayal gücüm çok iyi, bundan kesinlikle eminim.

    Bu arada bu söylediklerimden kendini beğenmiş bir kişi diye düşünmeyin beni, sadece kendini seven biri olarak düşünebilirsiniz daha çok. Bu iki ifade birbirinden farklıdır gerçekten de, biliyorsunuz değil mi? Kendini beğenmek, egoyla ve kendini her şeyin üstünde görmekle alakalı iken; kendini sevmek, kendinle barışık olmak anlamına gelir. Yani kendini yanlışlarınla, doğrularınla hem eleştirebilir hem de övebilirsin. Bu kendini tanımakla ve her bir özelliğinle beraber kendini kabul etmek ve sonunda kendinle barışık bir yaşam sürmekle alakalı. Bu benim yaşam felsefem de olabilir. Çünkü kendimle barışık olmazsam bu dünyayla barışık olamam ve hayatımdan en yüksek tatmini alamam. Kendini sürekli eleştirmek de zarar, sürekli övmek de... kendini tanımak ve barışmak gerekir. Sonra dünya önünüzde açılıyor zaten...



Konuyla pek alası yok fotoğrafın ama bir şekilde bu sohbette olması anlamlı geldi bana...    Neyse bu konular biraz uzmanlık gerektiren konular sayılır. Ama söylemeliyim ki, uzman olmasam da bu konuda yine de oldukça iyiyimdir. Kendinle barışık bir hayat sürmek... evet bunu yapıyorum, yapabiliyorum. Tek başına da değil, yardım tabi ki alıyorum. İlk olarak çevremdeki insanlar... hepsi özellikle seçilmiştir. Bu konuda bayağı seçiciyimdir zaten. Sonra sanat geliyor. Sanatın hemen hemen her dalı beni bu hayata bağlar, bütünleştirir bu dünyayla. Edebiyat, müzik, resim hemen hemen hepsi ilgi alanıma giriyor. Her sanat dalına ufaktan ufaktan bulaşmışımdır. Çünkü ben sanatsız bir hayat hayal edemiyorum. Ayrıca bu çok fazla olan hayal gücünü bir yerlere de kusmalıyım. Bu hayal gücünün fazlası da bazen çok yorucu oluyor! Anda kalamıyorum çoğu zaman, dalgın oluyorum, etrafımı net göremiyorum; hep bir puslu, hep bir düşüncelerimin, kafamın içinde bir yerlerde oluyorum. Dikkatsiz oluyorum ve genelde etrafımdan aldığım en çok eleştiri de budur. Ama bana bunu söylerken bilin ki ben aslında kafamın içinde çok fazla yaşıyorum. Oradan ayrılıp gerçek dünyaya dönmek aşırı bir çaba gerektiriyor benim için. Ki kafamın içi de güzeldir be! 😂 Oradan ayrılıp da kim gerçek dünyayı görmek ister ki? Ama istemem lazım; anı, anları kaçırıyorum hatta bazen yaşamı bile kaçırdığım oluyor.

    Aaaaa kusura bakmayın! Bunun bir sohbet olması gerekiyordu. Bense tutmuş kendimden bahsetmeye dalmışım... Bu seferlik o zaman böyle olsun. Yine az az birkaç şey konuştuk beraber. Yine böyle bir sohbet yapmak isterim. Siz de isterseniz ulaşın bana ve beraber ne yapabiliriz bir bakalım. O zaman bu seferlik sohbetimizin sonuna geldik diyelim mi?

    Kendinize iyi bakın...

    👋👋👋👋👋

19 Şubat 2026 Perşembe

TAMULİ - DAVİD EDDİNGS

 YİNE OKUNAN BİRKAÇ KİTAPLA GELDİM


    Merhabalar… Bugün karşınıza yine bir David Eddings eseri ve Elenium serisinin devamı olan Tamuli serisine ait üç kitapla geldim. Elenium serisi; bu seriden önce geçen, yine bir üçleme olan epik fantastik türünde kitaplardır. Bu seriyle ilgili yazıma cümlenin sonundaki emojiden ulaşabilirsiniz. 📖 Aklıma gelmişken o yazıda söylemeyi unuttuğum bir şey var. O da, bu kitapların maalesef güncel baskıları yok ve ancak sahaflardan temin edebilirisiniz. Şu anki kitap fiyatlarına bakınca da çok pahalıya gelen kitaplar değiller. Sadece iyi durumda olup olmadığı sıkıntılı olabilir. Bu ufak bilgiyi de verdiğimize göre gelelim kitaplarımıza...



İlk kitap, Ateşten Kubbeler…

    Bu kitapta yavaş yavaş karakterlerimizi yeni durumlarında ve aradan biraz zaman geçtikten sonra görüyoruz. Bazı değişiklikler var ama belli ki bir yerde hepsi yeniden bir arada olacaklar. Kitabımız bu şekilde yavaş yavaş başlarken bu sefer olayların geçeceği kıtanın Daresia Kıtası olduğunu görüyoruz. (Elenium serisi Eosia Kıtası’nda geçmişti.) Daresia’da karışıklıklar var ve kıtanın imparatoru bu karışıklıklardan dolayı Sparhawk’tan yardım istiyor. Kahramanlarımız birleşe birleşe ve yeni olayları görerek bir kıtadan başka bir kıtaya yolculuk ediyor. Bu yolculukta fark ediliyor ki bu karışıklık aslında sadece Daresia Kıtası’nda olmuyor, tüm dünyada ortaya çıkan benzer olaylar var.

    Dikkat!!! Burası kitap hakkında biraz spoiler içerebilir...

    Kitabın sonuna doğru Tamul Ülkesi’ne ulaşıyoruz ve göstermelik ufak bir olay oluyor ama bu asıl olayı paravan eden bir gösteri olduğundan kahramanlarımız Elenium’da sakladıkları Safir Gül’ü tekrar ortaya çıkarmaya karar veriyorlar. Dünyanın bu güce yeniden ihtiyacı var.

    Birinci kitap bu şekilde son buluyor. Burada söylemek istediğim bir şey var. Kitapta karşıma sürekli çıkan iki terim, Parıldayan İnsanlar ve Saklı Şehir… Bu iki terim özellikle kitabın sonlarına doğru iyice gözüme battı. Bunun bir diğer sebebi de serinin ikinci ve üçüncü kitabının adları olmaları. Yani bu terimlerin olduğu cümleler, serinin devamı için ipucu veriyor olabilir diye düşünmekteyim. O yüzden aşırı dikkati çektiler.



Şimdi sırada serinin ikinci kitabı olan, Parıldayan İnsanlar’da…

    Sonunda bahsedilen Parıldayan İnsanlar’ı gördük, bildik ve öğrendik. Hatta bu kitapta asıl komployu ve bu komplonun ardındaki asıl kişiyi de öğrendik, Parıldayan bir insan sayesinde… Bu komplo taaa Elenium serisine kadar gidiyor ve o seride olan olaylar bile buzdağının görünen kısmıymış sadece!.. Ondaki olayların bile esas nedeni bambaşkaymış. Kurgu öyle bir çözüldü ki David Eddings’e hayran olmamak elde değil. Yani bu kitabı ilk kitaba göre daha çok sevdim…

    Kitabın sonu Ehlana’nın kaçırılmasıyla bitti ve ben bir anda kitabın bittiğini bile idrak edemezken öylece kalakaldım. O kadar beklemiyordum ki… Tabi ki hemen serinin son kitabına da böylelikle başlandı.

    Ayrıca bu kitapta yenilmez bir canavar da çıktı karşımıza ve onu da ancak Safir Gül yenebilirse yenebilir. Safir Gül de ne Safir Gül’müş arkadaş… Onun da çok farklı bir şey olduğu ortaya çıktı. Zamanında çok hafife almışız! Onun bir varlığı yani bir bilinci var, kesinlikle sadece gücü olan bir nesne değil.

    Parıldayan İnsanlar, esas kurgunun arkasında kalan gizli şeyleri ortaya çıkardı. Merak edilen hemen hemen tüm soruların cevaplarını verdi ve resmen bizi son kitaba adım adım hazırladı. Son kitapta ortalık karışacak belli ki!!!



Hadi o zaman şimdi de son kitaptan bahsetmeye geçelim; Saklı Şehir…

    Bu kitabın başında herkes kaçırılan Ehlana’yı bulmak için seferber olmuş durumda. Kahramanlarımız grup grup dağılıyor ve hikaye birkaç yoldan ilerlemeye başlıyor. Grupların arasındaki bağlantıları ve her grubun ayrı ayrı edindiği bilgiyi birbirine ileten Çocuk Tanrıça Apharel… Bu karakteri de özellikle bu kitapla birlikte çok çok çok sevmeye başladım. Her yere, her şeye yetişiyor gerçekten…

    Kitabın dinamiği hiç durulmadı desem yeridir. Son sayfalarda duruldu ve tabi ki o da bu evrene bir veda olduğu içindi. Vedalar hep hüzünlüdür ve bu vedada çok farklı değildi.

    Çok hızlı bir okuma oldu benim için ve olaylar da o hızla akıp gittiğinden bu kitapla ilgili çok konuşamıyorum ama bizi şaşırtan yine birkaç şey oldu. Bütün şaşırmalarımı ikinci kitapta kullandığımı sanıyordum halbuki ama yazar ne yapmış etmiş, son kitaba da yine sürpriz ögeler atmış. Kurguyu da iyice geliştirip harmanlamış ve nihayete erdirmiş. Tabi o nihayete erdirince bize de geriye veda etmek kalıyor, zor olsa da… O kurguyu, o dünyayı, o evreni geride bıraktık, hüzünle…



15 Şubat 2026 Pazar

BERABERCE BİR CUMARTESİ GÜNÜ GEÇİRELİM



Bir Cumartesi Günü...


    Bugün ailemle beraber onların yaptığı ve benim çocukluğumun geçtiği bahçeye gidiyoruz. Tabi bu sefer siz de bana eşlik ediyor olacaksınız. Gideceğimiz yerde bir köy evimiz var. Hatta yanında halamın evi de var ki halam hala orada yaşıyor; kedisi, köpekleri ve tavuklarıyla birlikte... Biz de haftada iki üç kez gideriz zaten. Mesafe uzak değil ve orası bizim ilk evimiz. Bugün de akşama kadar orada vakit geçireceğiz ve ben de size gün içinde neler yaptığımı görseller birlikte süsleyerek anlatacağım.

    Hadi başlayım o zaman...

Evden Çıkış

   İlk olarak evden çıkış var. Yeşil çay, soda ve limon... Bu karışımı bilmeyeniniz yoktur herhalde. Ben bunu düzenli olarak tüketiyorum ve bugün de aksatmamak için kahvaltıdan hemen sonra karışımı hazırlıyor ve su şişeme doldurup yanıma alıyorum. Ayrıca bugün orada halama bir tığ örneği göstereceğim ve bu aralar bileklik yapmaya taktığım için yanıma tığlarımı ve iplerimi de alıyorum. 

    Arabada, telefonda her gün yapmam gereken bazı rutinlerimi hallediyorum. Bir yandan da babamın müzikleriyle etrafı izliyorum.

    Varış Noktası

    Ve geldik. Arabadan iner inmez bizi halamın kedisi karşılıyor. Sevimli bir dişi kedi, adı Caniko... Onu biraz sevdikten sonra halamın evine girip çantamı bırakıyorum ve sadece şişemi alıp dışarı çıkıyorum. Halam bugün evde yok. Kızının yanına yardıma gitmiş. Kızı, Melek Abla Larende Kahvaltı'yı işletiyor. Bugün Cumartesi olduğu için de halam orada Melek Abla'yla beraber gözleme yapacak. Öğleye kadar orada olur sonra gelir. İşletme, bizim olduğumuz yere çok yakın zaten.


Yürümek ve Temiz Dağ Havası...



     Şimdi ben içeceğimle beraber ufak bir yürüyüş yapacağım. Toprak da dünkü yağmurdan dolayı çamurlu gibi. O yüzden ilk önce ufak ufak bir deneyelim. Çok fazla çamur değil, idare eder. Ve evet şimdi sesli kitabımızı açmak kalıyor yalnızca...

    Ben biraz yürüyüş yaptıktan sonra, ailemle beraber evin yakınlarındaki tepeye geldik. Hem mantar arayıp hem de ot yapacağız. Yürüyüş de yarım kaldı. Ama buradaki adımlarla en azından günlük hedefi tamamlarız. Ve su şişem de boşaldı. Ben temiz hava alırken size de bir kaç tane manzara fotoğrafı koyuyorum ki siz de o havayı solumuş kadar olun... 

    
    Kitap dinlemeye de ara verdim. Şu an sadece doğanın sesini dinliyorum, bol oksijenle birlikte. Kitabın bugün bitmesi gerekiyor ama şu an, anda kalmalıyım. Kitabı illa ki bitiririm.


    


    Haklısınız, laleler olmuş ve ben de topladım. Karışık küçük bir demet yaptım ama onları kurtulacağım. Scrapbook Defteri tutuyorum ve bu çiçekler büyük ihtimal ona yapışacak. Bugünün Scrapbook sayfasını yaptıktan sonra burada bir güncelleme atar ve o sayfayı da paylaşabilirim sizinle.



El İşi Yükleniyor...

    Yapılacak otların yapılması, bulunacak mantarların bulunamaması nedeniyle temiz hava
almamız bugünlük bitiyor. Gerisin geri bahçemize dönüyoruz. Ben halamın evinde az biraz sesli kitap dinleyerek dünkü başladığım bileklik örme işine geri dönüyorum. Elimdeki bütün iplerle aynı modelden renk renk bileklik yaptım kendime. Ben iplerle vakit geçirirken halamda geldi. Beraber çay yaptık. Çay içerken ona çıkardığım deseni gösterdim ve ona fikrimi anlattım. Ona da mantıklı geldi.

    Akşam yemeğimizi de bahçede yedikten sonra eve dönüş yolunda aklım yapacağım elişindeydi ve eve gelir gelmez tekrar kendime bir çay demleyip beğendiğim bir ipi sipariş verdim. Şimdi onun gelmesini beklemek kaldı geriye. Bakalım nasıl bir şey ortaya çıkacak? Planladığım, hayal ettiğim gibi olursa eğer çok memnun olacağım sonuçtan. Belki ilerde burada da paylaşabilirim, tabi ilk önce kendim beğenirsem ortaya çıkan ürünü...

    Gün, çay ve kitap eşliğinde son buluyor.

    NOT: Kitap tabi ki de bitmiştir.

    SONRADAN BİR NOT: Bu Bloğu açtığım zaman paylaştığım ilk yazı da yine bir Cumartesi gününe denk gelmiş... Sonradan fark ettim ve bu tesadüf hoşuma gitti.

Ufak Bir Hikaye...

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -2-

BİR AİLE MESELESİ 16.08.2025/17.08.2025 7   Ben masada oturmuş sadece konuşulanları düşünmeye başlamıştım. Çevremdeki üç insan da ko...