Hakkımda

Fotoğrafım
Çaylarınızı kapıp gelin ve sizinle güzelce bir muhabbet kuralım. Hayattan birazcık kopmaya hakkınız olsun değil mi? Bakmayın sayfamda çok aktif olamadığıma ama siz gelirseniz eğer, bu sayfamda daha çok aktif olmamı gereltirecek ve işte o zaman beraberce bir şeyler başarmış olacağız. Dikkat edin; biz diyorum, ben değil! Çünkü bu sayfayı ben oluştursam bile sizsiz hiç bir şey başarılı olamaz. Unutmayın ki, ilk başta ben bu sayfayı kendim için kurmuş olsam da, daha sonra paylaşacak kimsem olmadığı için bana hiç bir yararı olmadı. Bu yüzden size ve paylaşacaklarımıza ihtiyacım var. Haydi o zaman, daha ne bekliyorsunuz! Bir çay koyup gelin yanıma, daha paylaşacak bir çok şeyimiz var. :)
çay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2026 Pazar

PLANLI BİR ÇAY SOHBETİ

Müzİk ve Hayatım(ız)dakİ Yerİ


    Merhabalar dostlar...
    Diyorum ki bugün sizle bir çay sohbeti yapalım. Malum uzun zaman oldu sayılır çay sohbeti yapmayalı. O zaman yine size biraz müddet tanıyorum ki, çaylar hazırlansın. Ben de çayımı tazeleyeyim bu vesileyle.
    Geldiniz mi? Başlayalım mı sohbetimize?

    Bugün sohbetimizin bir konusu var aslında. Geçen gün fark ettiğim bir durumum üzerine düşünmüştüm biraz ve sizle bu konuda sohbet etmek istedim. Bence size de uygun olur bu sohbet konusu. Yani anlayacağınız bu sefer bu planlı bir çay sohbeti konusu ile geldim.
    Biraz uzun sayılabilecek bir zamandır ben sezonluk ev hanımı modundayım. Malum evde olunca işler güçler gittikçe artıyormuş gibi hissettiriyor çoğu zaman. Bir yük gibi bunaltıyor ve yapmak istemiyorum bazen. Ama yapılması da gerekiyor. Ortalık darmaduman olduğunda için için rahatsız da oluyorum sonuçta. Dolayısıyla bozuk olan ruh halim daha da bozuluyor. Eminim ki siz de bu durumları yaşıyorsunuz. Bence hepimiz yaşıyoruz zaman zaman. İşte böyle durumlarda beni düzelttiğini fark ettiğim bir şey oldu, müzik...
    Ben aslında çalışırken de müziksiz yapamayan, sürekli şarkı dinleyerek işine odaklanan biriyim ve gerçekten çoğu zaman benim itici gücüm olmuştur iş hayatında, müzik. Ve aynı şey ev işlerinde de geçerliymiş benim için onu anladım. Sabah kahvaltıdan sonra mutfağı toparlamaya geldiğinde ilk iş, (tabi öncesinde biraz çay keyfi yapmadan işlere başlayamıyorum maalesef!) müziğimi açmak oluyor. Spotify uygulamasında bazı diyeceğim ama aslında bazı olmayan, aksi gibi çok fazla olan listelerimden birini seçiyorum. Ama şunu söyleyebilirim ki özenle hazırladığım üç dört tane listemden vazgeçemiyorum çoğu zaman ve genelde de bu listelerimden çalıyorum. Listemden müzikler sırasıyla akarken ben de yavaş yavaş hareketleniyorum ve şarkılar beni gaza getirirken ben de bir yandan işe başlamış bulunuyorum. Ve yorulsam da sıkılmadan işlerin üstesinden geldiğimi fark ediyorum. Ayrıca beni gün içinde daha dinç, daha aktif ve daha bir rahatlamış bir tuh haline sürklüyor. Yani kısaca müziğin benim üzerimde böyle bir etkisi var. Sadece evi süpürürken aşırı zorlanıyorum çünkü makinenin gürültüsü şarkıları bastırıyor!!! 😄
    Ya işte böyle böyle kendi kendini gaza getiren bir insanım ben de. Ki düşünüyorum da gerçekten müziksiz yapamazmışım. Çoğu şeye katlanamazmışım. Çünkü ruh halimi düzetmesinden önce benim dikkatimi toplamımı sağlıyor. Çalışırken bu benim için gerçekten can damarı gibi bir şey. Ben muhasebeciyim dostlar ve yaptığım işte, her zaman olmasa da belli dönemler de aşırı odaklanma gereken yoğun süreçler yaşanıyor. Bu süreçleri atlatabilmem için de benim müziğe ihtiyacım var. Özellikle rock ve metal müziğine... Müzik tarzım rock diyebilirim ama her türlü şarkıyı dinliyorum. Sevmediğim tür hemen hemen yok. Kulağıma hoş gelen her şeyi dinleyen birisiyim. Rock ve metal müziğinin ön planda olması ise tamamen beni gaza getirmesinden ve yaptığım işe daha çok odaklamasından. Hem isyan edip hem de "Yapamayacağım şey yok. Hepsinin üstesinden kalkarım ben," moduna sokmasındandır.  Metal ve rock müzik eşliğinde işlerimi yapıyorsam, tam olarak kendimi böyle hissediyorum. Yürürken ama el kol hareketlerimi kısıtlamak için rocktan çok pop dinlerim mesela. Çünkü rock dinlerken kendime çok hakim olduğum söylenemez. Sözlerini anlamasam dahi müziğin gazına gelmeye çok müsait oluyorum. Beni sürekli isyanda girebilirsiniz bu durumda! 👿 Pop şarkıların da ise bir 90'lar çocuğu olarak tabi ki 90'lar benim için efsane yerini korur.
    Yukardaki anlattığım şarkı ve benim hayatımdaki yeri yani kısaca, şarıkılar ve benim ilişkim. Sizde de var mı peki? Yani hangi tarz size ne zaman, ne şekilde iyi geliyor ya da gelmiyor ya da hoşunuza gidiyor? Belli tarzınız var mı? Hiç düşündünüz mü bu konuyu? Bence bir düşünüp kendinizi yoklayın. Hem hissediyorum ki uzun zamandır kendinizle baş başa kalmadınız. Hadi bugün bu sohbetten sonra biraz kendinize yönelin.

    Az da olsa, bir beş dakika bile kendinizle konuşun. İletişim kurun yeniden. İyi gelecek. Kimseye çaktırmadan evde balkona kaçıverin, onlar sizi bulasıya kadar en azından bir iki kelam etmiş olursunuz kendinizle. Vakti olanlar çaylarını alıp öyle de devam edebilirler tabi ki...
    Ben mi? Ben dediğim gibi daha yakında yaptım bu sohbeti. O yüzden bugün kendimi es geçiyorum. Bekleyen ve yine elimde sürünen bir kitabi okuyacağım ben bu sohbetten sonra. Ama sizler az biraz kendinizle olunuz dostlar, ara verdiyseniz kendinizle olan dostluğa şimdi bir tazeleme yapın. Hazır bahar da geliyorken...


22 Mart 2026 Pazar

AZ AZ DÖRT GÜNÜM


Çok Maceralı Olmasa Da Geçirdiğim Dört Gün


    Bayram da neler yaptığımı anlatacağım sizlere bugün. Arife yani perşembe gününden başlayıp pazar gününe kadar gün gün ilerlemeyi düşünüyorum. Öyle çok hareketli bir yazı beklemeyin. Normalde bile sosyalleşmeyi pek sevmeyen biri olarak benim günlerim rutin geçer genelde. Bayram da biraz rutinin dışına çıkıp biraz daha aktif günler geçiyorum sadece... Şimdi ilk günden başlayalım.

1. Gün: Perşembe

    Arife günü biraz yorucu ve hareketli geçti benim için. Öncelikle evi topladık, temizledik; bayram temizliği olmasa da iyi bir temizlik yaptık. Sonra ben kitaplığımda Harry Potter rafımı düzenledim. Malum doğum günü hediyesi olarak o rafa bir kitap daha eklenmişti.

    Rafın yeni hali daha çok hoşuma gitti açıkçası ve "İyi ki de yeni bir düzen kurmuşum," dedim kendi kendime. Yaptığım şeyden memnun kalınca, bu sefer de odama geçtim. Odam biraz dağınıktı ve orayı topladım. Hatta örgü iplerimi ve malzemelerimi düzenledim. Karışmıştı iyice...
    Geçen çay sohbetinde bahsetmiştim ya size; yeni bir proje aklımda var ama ilk önce ip beğenip almalıyım diye. İpimi seçtim ve aldım. Kısa bir sürede de teslim edildi. İstediğim gibi de gelince o şevkle ben de başladım az az yapmaya. Ama bu diğeri kadar boşluklu olmayacağı için yapmam ona göre biraz daha vaktimi alacak. Çok acele de etmiyorum zaten. Bazen parmaklarım çok ağrıyor ve kasılıyor. O yüzden yavaş yavaş ilerleyeceğim.
    Aaaa biz perşembe günü ne yaptığımdan bahsediyorduk değil mi? Tığ, örgü işlerinden değil... Hemen geri asıl mevzuya dönüyorum.
    O gün bu işlerimi yaptıktan sonra müzik açıp biraz kendimce eğlendim ve akşamı da bol bol kitap okuyarak geçirdim. Çay da yaptım kendime tabi ki. Çay ve kitap ikilisine bayılıyorum! Benim için günün rahatlama anı bu oluyor. Çayım hazır, kitabım elimde ve ben dünyadan uzaklaşıp başka diyarlara gidiyorum.
    Arife günü işte böyle bir rahatlama anıyla bitti.

2. Gün: Cuma

    Şimdi geldik cuma gününe, bayramın ilk gününe... Sabahtan ilk önce bahçeye uğrayıp halamı aldık. Onun kızı olan Melek Abla ve onun oğlu Zeynel'in işlettiği Laren'de Kahvaltı'ya gittik. Bayramlaştık ve hep beraber kahvaltı yaptık orada. Hava soğuktu ama odun ateşi içeriyi sımsıcak yapmıştı. Hep beraber sohbet ettik, kahvaltının üzerine kahvelerimizi de içtik. Melek abla yakın zamanda bir kitap anlaşması imzaladı. Yakında kitabı çıkacak. Bu linkten küçük tanıtımına ulaşabilirsiniz... Kitabın adı, Bir Kız Vardı... kendi hayat hikayesini yazdığı kısa ama ilham verici bir kitap oldu, diyorum. Çünkü redaksiyonu ve editörlüğü bana ait. Evet, kitabın hemen hemen her aşamasında vardım. İçinde yazanları biliyorum ama yine de alıp okumayı bir an önce bekliyorum.
    Bu sohbetlerden sonra halamı da tekrar alarak bahçeye geri döndük. Hava soğuk olduğu için çok dışarı çıkamadım, evin içinde kuzinenin başında sıcacık biraz oturdum. Gelirken uğradığımız, halama süt aldığımız komşunun kaktüslerinden ben de aldım. Onları dikmek için dışarı çıktım bir ara ama babam bana bırakmadan dikmiş. Bu sene onlara bitki besini almayı düşünüyorum. Daha önce hiç vermemiştim. Pazartesi bunun için ufak bir alışveriş yaparım sanırım.
    Sonra akşam eve geldik. Tığ işiyle uğraştım biraz. Yemek falan yedik. Sonra da buraya Ernest Hemingway ile ilgili yazımı paylaştım ve size çok teşekkür ettim. O yazıya da buradan ulaşabilirsiniz. Sonra da biraz kitap okuyup yattım.

3. Gün: Cumartesi

    Yine erken kalktığımız bir gün oldu. Aydın - Germencik'e çorba içmeye gittik. Kahvaltımız Kelle Paça Çorbası oldu. Oradan arabayla köylerden orman yollarından Şirince'ye geçtik. Şirince her zaman ki gibi kalabalıktı. Orda da durmadan yine bahçeye geldik. Burada kitap okudum tabi ki çay eşliğinde... 
    Hava yine soğuk olduğu için yine içerde kuzinenin yanında sıcacık takıldım. Zaten çok fazla durmadık ve eve erken geldik.
    Eve gelince biraz daha kitap okudum. Sonra sosyal medyada vakit geçirirken karşıma bir tığ motifi daha çıktı ve yapması aşırı kolaydı. Aklıma hemen fikirler gelmeye başladı. Gördüğüm modelin örneğini hemen çıkardım ve şu anda yaptığım yelekten vazgeçip bunu yelek olarak yapmaya karar verdim. Çünkü bu yelek olarak daha güzel duracaktı. Ama hazır yapmaya başladığıma da kıyamadım. Hem ilerlemiştim hem de o model de çok hoşuma gitmişti. Ben de onu farklı bir şekilde değerlendirmeye karar verdim ve anında planlar değişiverdi. İşte ben, aklıma esince her şeyi değiştiriyorum. Neyse sonuçta ikisini de yapmaya karar verdim. Şimdi önceliğim başladığım işi bitirmek tabi ki. O yüzden akşamın geri kalanını tığla uğraşarak geçirdim. Tabi ki ilk önce çay koydum ve o demleyesiye kadar biraz kitap okudum. Sonra da ellerim ağrıyasıya kadar sesli kitap eşliğinde örgüme devam ettim.

4. Gün: Pazar

    Ve bugün dört günün sonuncusu. Hareketliliğinde en az olduğu gün sanırım. Sabah kalktım ve kahvaltı yaptık. Kahvaltıdan sonra çayımı akıp odama geçtim ve günlük on beş sayfa kitap okuma hedefimi yaptım. Bir bardak daha çay içtikten sonra evde günlük yapılacak işleri yaptım.
    Ufak bir yürüyüş yaptım. Yine onda da bir günlük hedefim var ve bu yürüyüşü yaparken de kitabıma devam ettim. İlerledikçe açılıyor kitap ve anlamlaşıyor. Nasıl bitecek, neler olacak, merak ediyorum yani. 
    Yürüyüşü bitirdikten sonra sesli kitabımı açtım ve tığ işime biraz daha zaman ayırdım. Bir an önce bitirmek istiyorum artık ama daha var. Yine az biraz çay demledim kendime çünkü sabah çok içememiştim. 
    Sonra da bu sohbet yazısını düzenlemeye başladım. Bunu düzenlemem bitince büyük ihtimal scrapbook olarak tuttuğum defterimin eksik günlerini yapmaya başlayacağım. Ondan sonra ya da önce belki kitaptan biraz daha okurum ki kitabı da bugün bitirmek istiyorum aslında. Bakalım... neye karar vereceğim. Şimdilik bu kadar olsun bu sohbetimiz. Bir kaç gün sonra yine görüşürüz illa ki, sevgiler...

20 Mart 2026 Cuma

HEM ANİ GELİŞEN HEM DE PLANLI BİR SOHBET


Teşekkürler... 


    Bugün her zaman ki yazı günümden farklı olarak ve kısa bir yazıyla buradayım. Bunun nedeni son birkaç gündür okuyucu sayımın artması. Beni okuyorsunuz, bunu görüyorum ve bu beni daha çok yazma istediğiyle dolduruyor. Daha önceki yazılarımda da dedim, siz burada olursanız ben de burada olurum. Siz gelirseniz ben de daha çok gelirim. Ve işte şimdi bu sözümü kanıtlamak için buradayım. Size bir şekilde ulaşmışım ve bunu beni aşırı mutlu ve aşırı istekli yapıyor. Normalde hafta iki ve bazen üç yazıyla sınırlandırmıştım kendimi ama bakın bugün bir farklılık oldu bile. Normalde pazar günü bir yazı yayınlamayı planlıyordum ki hala planlıyorum. Pazar günü yazı olacak yani yine de blogta ama bugün sizin için bir istisna yapıyorum. Son bir kaç günde bloğuma gelip yazılarımı okuyanlar için. Siz benim için özelsiniz çünkü beni desteklediğinizi hissediyorum. Çok teşekkür ediyorum ve beni okumaya devam edin diyorum. Sizinle daha birçok şey paylaşacağız beraber, buna inanıyorum.

    Peki çaylar? Bugün çaylarınız var mı? Benim birazdan olacak. Bugün gün içinde çok içtim ama akşam da çaysız olmuyor be arkadaşlar. O yüzden şu an çayım demleniyor ve birazdan içeceğim. O zamana kadar sizin de çayınız yoksa hazırlayabilirsiniz. Çünkü bu arada ben de bu yazıya bir ara verip sizinle bugün bahsedeceğim bir konu üzerinde çalışmaya gideceğim. Evet bugün bir araştırma, okuma yapıp biraz bilgi edinip ondan sonra sizinle paylaşacağım bir konu belirledim.

    Bekleyin beni birazdan dönüyorum...


Bir Yazar Üzerine Ufak Bir Sohbet


    Geldim. Hazırlıklarım da tamam. Sizinle bugün bir yazar hakkında konuşacağız ve bilinmeyen bir yazar, kesinlikle değil kendisi; Ernest Hemingway... Yazarın daha önce hiçbir eserini okumadığımı üzülerek söylüyorum ki şu anda da okumaya başlamadım. Sadece okuyacağım kitabın, e-kitap formatında Lillian Ross'un yazdığı, yazarı tanıtan bir önsöz vardı. Ben de sizinle o önsözden alıntılar yaparak konuşacağım. Kitabı ondan sonra okumaya başlayacağım. Kitapla ilgili de yine bir sohbet konusu oluşturmayı düşünüyorum ancak bu daha sonra olacak. Çünkü biz bu kitabı, kitap kulübümüzle beraber okuduğumuz için ilk önce onlarla konuşup, tartışacağız ve sonra sizinle burada bir sohbet yapacağız. Yazardan okuyacağım kitap ise, Ya Hep Ya Hiç olacak. Bu da not olarak burada kalsın...


        Şimdi başlayalım...

    Lillian Ross bize Ernest Hemingway ve eşinin New York'a geldiği az biraz zamanda onlarla geçirdiği vakti anlatıyor: 

'1949'un sonlarına doğru, Avrupa yolculuğuna çıkarken de birkaç; günlüğüne New York'ta kaldı. Kendisine mektup yazmış, geldiğinde görüşmek istediğimi bildirmiştim. Daktiloyla yazdığı yanıtında bunun çok iyi olacağını, havaalanında uçağını karşılamamı söylemişti.'



    Bu vakit geçirdikleri zamanda da daha çok yazarın söylediği cümleler üzerinde durmuş ve kendi yorumunu nerdeyse hiç katmamış yazıya...


    "Bir kitabı bitirdikten sonra ölüyorsun. Kimse de öldüğünü bilmiyor. Fark ettikleri tek şey, yazmanın korkunç sorumluluğunu izleyen sorumsuzluktur."

    Demiş ve ardından bir eser yazmanın sorumluluğunu anlatmaya devam etmiş, Ernest Hemingway..

    "Romancılar futbolculara benzemez, yarı yoldan dönmek yok, ölüm pahasına bile sonuna kadar dayanmak gerek."


    "Sevmediğim insanların davranışları beni üzmez. Cehenneme kadar yolları var! Kötülük yapacaklarsa, bırak, yapsınlar! Kalecinin, top kaleye girdiğinde yakınmasına benzer bu. Topun kaleye girmesi kötü, ama beklenilecek bir şey." 

    Lillian Ross, yazara eleştirmenlerle buluşup buluşmayacağını sorduğunda veriyor bu cevabı yazar ve devam ediyor cevabına...

    yi hatırlıyorum, Birinci Dünya Savaşı beni öylesine çarpmıştı ki, on yıl geçmeden üzerinde hiçbir şey yazamadım.

Savaşın bir yazarda açtığı yara çok uzun sürede kapanır. Savaşla ilgili hikayeleri eskiden yazmıştım." 


    "Bir kitabın deneyi, içinden atılan iyi malzemeye dayanır."

    Yazar bu cümleyi de yazdığı eserlerinde kısaltmaya gitmesinin nedenini söylüyor. Yazıp yazıp sonradan eserlerini kısaltmak kolay bir iş olmasa gerek...


    "Eskilerden sonra Cezanne en tuttuğum ressamdır. Harika, harika ressam! Degas başka bir harika ressamdı. Kötü bir Degas görmedim şimdiye kadar. Degas'nın kötü eserlerini ne yaptığını biliyor musunuz? Yakıyordu."  

    Ve yazarımız bu cümleyi de Lillian Ross'a beraber geçirdikleri son gün de gittikleri Metropolitan Müzesi'nde gezdikleri resim sergisinde söylüyor.


    Bu yazıdan anladığım kadarıyla Ernest Hemingway, şehirlerden hoşlanmıyor, daha doğrusu New York'tan, kalabalıktan hoşlanmıyor. Yoksa Paris'i, Venedik'i sevdiğini dile getiriyor. Ama yine de Havana'da bir çiftlikte yaşamayı tercih etmiş. Bu av tutkusundan da kaynaklı olabilir. Avcılıkla aşırı ilgiliymiş ve bunu bir spor olarak yapmış.

    Sohbetin sonu... Bugün bir kitapla ilgili değil, bir yazarla ilgili az konuştuk, daha çok onun cümleleriyle... İlerde belki böyle sadece yazar sohbetleri de yapmaya başlayabiliriz. Ben yazarken yine keyif aldım ve umarım siz de okurken keyif alırsınız. Tekrar size çok teşekkür ediyor ve hepinize sarılıyorum...

16 Mart 2026 Pazartesi

KARMAKARIŞIK SOHBET KONULARI

Beş Dakikalığına Gerçeklerden Kopuş


Gerçeği yalnız başına bırakalım
Dünyadan kaçıp uzaklaşalım
Gerçek gerçekmiş gibi kalsın
Biz kendi gerçekliğimizi oluşturalım


    Bu yukarıdaki dizilere katılıyorsunuz belli ki buradasınız. Bu yazıyı okumaya gelmişsiniz demek ki buna ihtiyacınız var. E o zaman bana da hoşgeldiniz demek düşer.
    Bugün çay muhabbeti yapacağız sizlerle, akışına bırakıp düşünceler bizi nereye götürürse... Götürdüğü yere kadar devam edeceğiz. Çaylar, kahveler hazırlansın ve başlayalım sohbetimize...



    Buraya çok kısa bir ara vermiştim, bu ayın başında... Bunun nedenlerinden biri önceki yazıda bahsettiğim kitap üçlemesiydi. Buraya onun linkini bırakıyorum. Merak edenler 📚 bu emojiden o yazıya ulaşabilirler. Şimdi gelelim diğer nedene... İkinci nedenim ise bu sıralarda başka bir hikaye üzerinde çalışmam oldu. Yani boş durmadım bu sürede bir hikaye daha kaleme aldım. O hikayeyle biraz uğraştığım için burayı boşladım diyebilirim, dürüstçe...
    Yazdığım o son hikayeyi burada yayınlar mıyımm, bilmiyorum açıkçası. Çünkü bu diğer hikayelerime göre birazcık uzun oldu. A4 formatıyla yirmi sayfaya ulaştı. O yüzden burada paylaşmak olur mu, bilemedim. Paylaşırsam da belki iki parça şeklinde yaparım. Hikaye de buna uygun bir yapıda zaten.  Ama yakın bir zaman da olmayacak. Yakın zamanlarda canım isterse daha önce yazdıklarımdan paylaşabilirim. Hem daha önceki yazılarımı da revize etmem gerekiyor. Bu da bahane olabilir. Söz vermiyorum! Buna dikkat edelim. Çünkü tembel bir insanım malum. Tabi aslında tembel değil ama çok fazla şeylerle uğraşıyorum. Uğraştığım her şeye zaman ayıramıyorum ya da bazılarını ertelemek zorunda kalıyorum. Ben de böyle bir tipim işte.
    Neyse ne...

    Şimdi de başka bir şey konuşalım biraz, alemlerden alem içinde... Yine bir hobiyle ilgileniyordum. Tığdan kendimce bir motif yarattım ki bu motif illa ki biliniyordur ama ben kendi kendime ortaya çıkardım ve bir bluz yaptım kendime. Bluz dediysem, delikli bir şey... onlara ne diyoruz isimlerini bilmiyorum. Araştırmam lazım, kesin farklı bir ismi vardır.
    Onu tişörtlerin üzerine giymek için yaptım. Tabi gömleklerin üzerinde de harika duracak bence. Benim tarzım da genelde böyle olduğu için istediğim şeyi kendim yapmış oldum. Bir de aldığım ipin rengi çok güzel oldu. Kot pantolon üzerine harika yakışacak.
    Şimdi baktım da ayrı bir isimleri yokmuş. Direkt delikli bluz olarak deniyormuş.. Benimki de tam öyle işte.
    Tığla uğraşmayı sevdim. Daha önce bileklik falan yapardım. Şimdi daha büyük işlere giriştim. Aklımda bir tane daha model var şimdiden. Ama bu sefer bluz değil de delikli, salaş bir yelek yapmaya çalışacağım. Yine bir ip alışverişi yapmam gerekecek ilk önce. Sonra da başka bir şeyle ilgilenmeye başlamazsam eğer bu projeye başlarım.
    Bir de iğne oyasına da merak saracağım gibi duruyor. Ufaktan bir kaç video izledim. Hoş bir şey ve yapabilirim gibi hissettim. Onu da denemek istiyorum. Belki ondan da bileklik, kolye falan yaparım. Ben genelde bileklik taktığım için böyle şeyler de ilk bileklik yapmayı deniyorum. Sonra işi büyütüyorum kendimce.😁Belki buna da devam edebilirsem yaptığım bluzların kenarına, kollarına ve yakalarına falan yapabilirim. Hoş durur bence yani.
    Planlar, planlar... işte benim sorum bu. Çok fazla planım var. Gün içinde aklıma türlü türlü yapılabilecek şeyler geliyor. Özellikle üretmek ve yaratmak olduğunda beynim son hız çalışıyor. Ve bunu seviyorum ben ya! Yani düşünmeyi değil de üretmeyi ve yaratmayı... Beni tatmin ediyorlar. Böyle olunca da mutlu oluyorum. Hayatın tadı geliyor, falan filan işte...

    Hadi ufak bir ara verelim. Çaylarımızı tazeleyelim ve yeniden bir araya gelelim.

    Evet, ben geldim. Siz de toplanın bakalım, ufak ufak. Bu arada kitap okumalar nasıl gidiyor? Benim yazılarımı okuyorsanız eğer kitap da okuyorsunuz diye düşünüyorum. Kitap okuma alışkanlığı olmayanların blog yazıları okuması azdır diye tahmin ediyorum. O yüzden nasıl bu ay okumlar şu ana kadar? Ben dört kitap okudum ve şu an beşincideyim. Ama iki kitap incecikti ve ikisi de bir günde bitiverdiler. Diğer okuduğum serinin aralarına aldım onları. Çünkü okuduğum seri ağırdı ve kitaplar üzerine düşünmek için zaman yaratmam gerekiyordu. Şimdi ise kalın bir kitap okuyorum. Daha sonra özel bir gün için kendime özel bir kitap seçtim. Ondan sonra da katıldığım ve altı yıldır üyesi olduğum kitap kulübünün bir kitabı var. O da ince sayılacak kitaplardan. Ondan sonra bir tane daha kalın bir kitabım olacak. Ve bu ay böyle geçecek. Ayın sonuna doğru vaktim kalırsa çizgi roman ve ocak ayında başlayıp henüz bitiremediğim H.P. Lovecraft'ın Bütün Hikayeleri vardı, onu da okuyup bitirebilme ihtimalim var gibi gibi... Şimdilik ben de böyle işte kitap okumaları...

    Bunlardan hariç bir de kaktüslerimle uğraşacağım zamanlar geliyor. Yakın bir zaman da oluştu bu hobi de. Çiçek değil ama kaktüs bakıyorum, biriktiriyorum. Evimizin balkon penceresi saksı saksı benim kaktüslerimle dolu. Bakamayıp öldürdüklerim de oldu ama iyi bakıp renk renk çiçek açanlarım da oldu. Şu mevsim de iki tanesi çiçek hazırlığına başladı bile. Hava sıcaklığı biraz daha yükselsin saksı değişime ihtiyacı olanları belirleyip toprakla vakit geçireceğim anlarım gelecek.

    Geçen haftalarda kaktüslerini çok sevdiğim bir ablamızın bahçesinden aldığım üç adet daldan oluşan bir saksım daha oldu. Onu bahçede, dışarıda tutuyorum. Yakında gittiğimiz de halamın kedisinin üst tarafını kırdığını görünce yerini değiştirmiştim. Bu gidişimde baktığımda yeniden filizlenmeye başlamıştı. Mutlu oldum. Bu arada bu saksı kaktüs değil, sukulent saksısı oldu. Kaktüs bakıyorum ama sukulent bakma konusunda ise hala yetersiz kalıyorum.

    Bugünlük bu kadar diyelim mi, çay sohbetimize? Hem siz dünyadan biraz uzaklaştınız hem de ben gerçeklikten koptum. Yeni sohbetler de görüşmek üzere...

22 Şubat 2026 Pazar

ÇAYINIZI KAPIP GELİN, BUGÜN HEP BERABER SOHBET EDİYORUZ...

 Oradan, Buradan, Şuradan Bir Sohbet Meselesi... 

    Merhabalar...

    Bugün nasılsınız? Biraz sohbet edelim diyorum bugün; oradan, buradan, şuradan... Kelimelerin akışı bizi nereye yönlendirirse artık... Bu arada; çayınız, kahveniz hazır mı? Hazır olan da var, olmayan da, anladığım kadarıyla. O zaman hazır olanlar; biraz müsaade edebilirseniz, diğer arkadaşlarımız da bence hemen kendilerine bir sohbet ortamı hazırlayacaklardır. Biraz bekleyebiliriz bence onları.

    Evet geldiniz mi? Ben de çayımı şöyle bir koyayım ortaya ve başlayalım bakalım biraz dünyadan uzaklaşmak adına bir araya toplandığımız sohbete.




    Sohbet konusunu ve akışını mecbur ben belirliyorum arkadaşlar ama keşke siz de aktif olarak katılabilseydiniz. Bunun için başka çeşitli yöntemler var, haklısınız. Sohbet grupları gibi değil mi? Aaaaa bakın aklıma ne geldi şimdi? Bir sohbet grubu kurulacak, isteyenler katılacak sonra bir sohbet konusu bulunacak ve herkes bu konuyla ilgili bir şeyler paylaşacak. Daha sonra gruptan ortaklaşa bir kişi seçilecek ve o editör gibi bu konuşmaları düzenleyip bir eser ortaya çıkaracak. Çok yazarlı bir deneme... Bu fikir bana ait, çalmayınız sakın!!! 😜 Ve evet şu an aklıma geldi bu fikir. Bu bir proje taslağı olarak burada dursun, belki ileri de  hayata geçiririm ya da geçiririz, kim bilir? Güzel bir fikir bence...

    Bugünün konusuna hala gelmedin diyen arkadaşlar var aranızda. Ama zaten bugüne ait bir konu yok ki! Doğaçlama ilerleyecektim ki öyle de oluyor. Yukarıda bahsettiğim de bir sohbet sayılabilir bence. Sizinle bir fikrimi paylaştım ve sohbette bir fikir, düşünce paylaşımı değil midir? Öyle değil mi? Ama öyleymiş. Şimdi baktım ve benim bu yaptığım tam anlamıyla bir sohbetmiş. Yani yazı türü olarak da sohbet varmış ve şu an benim yazdığım bu içerik sohbet yazı türüymüş. Öğrendiğim iyi oldu. Hep yazdığım içeriklerin hangi türe ait olduğunu sorgulardım. Haklısınız, edebiyatçı bir kişiliğim olmasına rağmen hala cahil kaldığım noktalar var. Aslında cahil demeyelim de tembel diyelim. 😁 Merak eder ama araştırmayı unuturum ya da ertelerim ya da araştırmam, öylece kalır.



    Aslında bu tembelliğimin sebebi çok fazla ilgi alanımın olması da olabilir. Bilgi edinmeyi aşırı seven biriyim. Bu tarih olsun, bilim olsun, edebiyat, sanat... artık hangisi denk gelirse. O yüzden çok dağınığım hem kafamın içinde hem de yaşamımda. Mesela bir çok hobim var. Kitap okumayı hobiden saymıyorum bu arada çünkü kitap okumak benim için artık bir hobi değil, yaşam biçimi oldu. Diğer hobilerim olmadan belki yapabilirim ama kitap okumadan durabileceğimi sanmıyorum. 

    Hobilerim... Bu başka bir sohbet konumuz olsun. Çünkü ben biraz ayran gönüllü olduğum için fazla fazla hobim var. Hala yaptıklarım var, zaman içinde bıraktıklarım var, arada sırada devam ettiklerim var. O yüzden hepsini listeleyip notlar alarak size anlatmam gerekecek. Şu anda ise doğaçlama gittiğimiz için öyle bir hazırlığım yok maalesef. Ama tabi ki siz isterseniz hobilerimi paylaşmamı, gelecek zamanlarda bir hazırlık yapıp sizinle paylaşabilirim. Bugünlük kalsın. Bugün başka bir şeylerden konuşalım sizle. Ayrıca benden istediğiniz sohbet konuları olursa ya da bahsetmemi, anlatmamı istediğiniz herhangi bir şeyler olursa bana ulaşın, lütfen. Severim böyle aktif olmaya zorlanmayı! 😉 Yoksa yine tembelliğim tutacak diye korkmuyor değilim. Çünkü içerik arşivime bakarsanız bir dönem insanken sonradan bir hayalete dönüştüğümü görebilirsiniz. Şimdi yeniden insan olmaya çalışıyorum ve bunun için siz okuyucularımın yardımına ihtiyaç duyuyorum.

    Bir şeyler paylaşmayı seviyorum özellikle bu yazı yazmamı gerektiriyorsa. Çünkü sözlü olarak kendimi ifade edebileceğime hiç bir zaman tam güvenemiyorum. Dilimden çok kalemime güveniyorum. Bence yazı işini de kıvırıyorum. Siz ne dersiniz? Bir yere kadar kendimi yetenekli görüyorum. En azından hayal gücüm çok iyi, bundan kesinlikle eminim.

    Bu arada bu söylediklerimden kendini beğenmiş bir kişi diye düşünmeyin beni, sadece kendini seven biri olarak düşünebilirsiniz daha çok. Bu iki ifade birbirinden farklıdır gerçekten de, biliyorsunuz değil mi? Kendini beğenmek, egoyla ve kendini her şeyin üstünde görmekle alakalı iken; kendini sevmek, kendinle barışık olmak anlamına gelir. Yani kendini yanlışlarınla, doğrularınla hem eleştirebilir hem de övebilirsin. Bu kendini tanımakla ve her bir özelliğinle beraber kendini kabul etmek ve sonunda kendinle barışık bir yaşam sürmekle alakalı. Bu benim yaşam felsefem de olabilir. Çünkü kendimle barışık olmazsam bu dünyayla barışık olamam ve hayatımdan en yüksek tatmini alamam. Kendini sürekli eleştirmek de zarar, sürekli övmek de... kendini tanımak ve barışmak gerekir. Sonra dünya önünüzde açılıyor zaten...



Konuyla pek alası yok fotoğrafın ama bir şekilde bu sohbette olması anlamlı geldi bana...    Neyse bu konular biraz uzmanlık gerektiren konular sayılır. Ama söylemeliyim ki, uzman olmasam da bu konuda yine de oldukça iyiyimdir. Kendinle barışık bir hayat sürmek... evet bunu yapıyorum, yapabiliyorum. Tek başına da değil, yardım tabi ki alıyorum. İlk olarak çevremdeki insanlar... hepsi özellikle seçilmiştir. Bu konuda bayağı seçiciyimdir zaten. Sonra sanat geliyor. Sanatın hemen hemen her dalı beni bu hayata bağlar, bütünleştirir bu dünyayla. Edebiyat, müzik, resim hemen hemen hepsi ilgi alanıma giriyor. Her sanat dalına ufaktan ufaktan bulaşmışımdır. Çünkü ben sanatsız bir hayat hayal edemiyorum. Ayrıca bu çok fazla olan hayal gücünü bir yerlere de kusmalıyım. Bu hayal gücünün fazlası da bazen çok yorucu oluyor! Anda kalamıyorum çoğu zaman, dalgın oluyorum, etrafımı net göremiyorum; hep bir puslu, hep bir düşüncelerimin, kafamın içinde bir yerlerde oluyorum. Dikkatsiz oluyorum ve genelde etrafımdan aldığım en çok eleştiri de budur. Ama bana bunu söylerken bilin ki ben aslında kafamın içinde çok fazla yaşıyorum. Oradan ayrılıp gerçek dünyaya dönmek aşırı bir çaba gerektiriyor benim için. Ki kafamın içi de güzeldir be! 😂 Oradan ayrılıp da kim gerçek dünyayı görmek ister ki? Ama istemem lazım; anı, anları kaçırıyorum hatta bazen yaşamı bile kaçırdığım oluyor.

    Aaaaa kusura bakmayın! Bunun bir sohbet olması gerekiyordu. Bense tutmuş kendimden bahsetmeye dalmışım... Bu seferlik o zaman böyle olsun. Yine az az birkaç şey konuştuk beraber. Yine böyle bir sohbet yapmak isterim. Siz de isterseniz ulaşın bana ve beraber ne yapabiliriz bir bakalım. O zaman bu seferlik sohbetimizin sonuna geldik diyelim mi?

    Kendinize iyi bakın...

    👋👋👋👋👋

10 Şubat 2026 Salı

-YAZSAM ROMAN OLUR 4-

 

 Simit ile çayın ilişkisinin nasıl başladığını anlat.

    "Simit ve çayın ilişkisinin nasıl başladığını anlat," diyorsun bana. Ama sen buna sadece bir ilişki dersen ben onların aralarındaki bağı sana tam anlamıyla anlatamam ki! Çünkü onların ilişkisi bizimki gibi değil. Aralarında ilişki var, aşk var ama onların bu bağlılıkları biz insanlardan çok farklı bir boyutta. Ama yine de ben seni kırmayacağım ve elimden geldiğince sana simit ve çayın birbirine olan bağlılıklarının başladığı anı anlatmaya çalışacağım.


     Aslında onların hikâyesi çok da farklı bir şekilde başlamaz. Öyle düşündüğün gibi destansı ya da efsanevi bir aşkları yoktur. Aslına bakarsan sıradan, platonik bir aşk hikâyesi olarak başlar.

    Tabi ki platonik olarak ilk vurulan taraf kanı sürekli kaynayan, ince belli, al yanaklı, al dudaklı çayımız oldu. Çay, simidi görür görmez ona o an tutuldu. Simidin o sert görünen ama aslında yumuşacık olan ruhunun hamuruna hayran olmuştu ve çayın gözü artık bir tek simidi görür olmuştu.

    Simit, çayın kendisine olan bu ilgisini bir zaman sonra fark etti, etmesine ama çaya karşı bu ilgiyi fark etmemiş gibi davrandı. Aslında simit kendi aklınca çayla dalga geçiyordu. Çünkü çayın kendisine olan ilgisinin bir zaman sonra biteceğine adı gibi emindi ve bu ilgi kaybının ne kadar sürede gerçekleşeceğini merak ediyordu. Çünkü daha önce yine onu göz hapsine alan niceleri, bir zaman sonra ondan bıkıp başkasına gitmişti. Ayran mesela; "Sen sıcaksın, ben ise soğuğum. Biz anlaşamayız," demişti. Bunun ardından susamlarının neredeyse hepsini kaybedecek kadar bir ayrılık daha yaşamıştı; üçgen peynir… Onun ayrılığı en kötüsüydü. Çünkü simidi hiç anlayamamış, onu tanımak bile istememişti! Sadece, "Ben yumuşağım ve hemen eriyiveriyorum ama sen sertsin," demişti. Oysaki o simidin içinin yumuşak olduğunu bile fark edememiş, onu hiç tanıyamamıştı.

    Şimdi ise yine onu göz hapsine alan başka birisi daha çıkmıştı karşısına; çay… Bakalım bu ne kadar dayanacaktı simide ve bu çay denilen ne kadar sürede gidecekti simidin yaşamından?


    Ama simidin bilmediği bir şey vardı. Çay ondan başkasına hiç bakmıyordu ve düşüncelerinde de simitten başkası yoktu. Ama çay kendinde simitle konuşacak cesareti de bir türlü bulamıyordu yine de pes etmeden bekledi, bekledi, bekledi…

    Çay beklerken, simit ise çayın inadının kırılmadığını aksine kendi inadının kırıldığını geçen her zamanla beraber görüyordu. Bu yüzden bir yerde artık simit dayanamadı ve sanki çaya daha önce hiç bakmamış gibi baktı. Oysaki simit çaya kaçamak kaçamak hep bakış atıyordu. Sadece çay ona bakmazken baktığı için, çay bunu bilmiyordu. Bu bakışlardan sonra soğumuş olan çay tekrar ısınmaya başladı ve simit bunu bir işaret gibi görüp çayla konuşmaya başladı. O an konuşmaya başladıktan sonra da hep birbiriyle konuştular ve hep konuşmaya devam edip bir daha da hiç susmadılar.


    İşte simit ve çayın ilişkisi böyle başladı ve böyle sürüp gidiyor. Onların bu ilişkisi insanlarınki gibi değiller ama yine de çok da farklı sayılmazlar.


Ufak Bir Hikaye...

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -2-

BİR AİLE MESELESİ 16.08.2025/17.08.2025 7   Ben masada oturmuş sadece konuşulanları düşünmeye başlamıştım. Çevremdeki üç insan da ko...