Hakkımda

Fotoğrafım
Çaylarınızı kapıp gelin ve sizinle güzelce bir muhabbet kuralım. Hayattan birazcık kopmaya hakkınız olsun değil mi? Bakmayın sayfamda çok aktif olamadığıma ama siz gelirseniz eğer, bu sayfamda daha çok aktif olmamı gereltirecek ve işte o zaman beraberce bir şeyler başarmış olacağız. Dikkat edin; biz diyorum, ben değil! Çünkü bu sayfayı ben oluştursam bile sizsiz hiç bir şey başarılı olamaz. Unutmayın ki, ilk başta ben bu sayfayı kendim için kurmuş olsam da, daha sonra paylaşacak kimsem olmadığı için bana hiç bir yararı olmadı. Bu yüzden size ve paylaşacaklarımıza ihtiyacım var. Haydi o zaman, daha ne bekliyorsunuz! Bir çay koyup gelin yanıma, daha paylaşacak bir çok şeyimiz var. :)
yağmur aslı türker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yağmur aslı türker etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2026 Cuma

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -3-


PEÇETE YAZISI



26.07.18-27.07.18


“Baba hadi ama içeri gir artık. Yağmur yağacak, ıslanacaksın!”
“Bir şey olmaz Özge. Biraz daha bahçeyle ilgilenmem gerek. Sen kal içerde.”
“Baba, hava kapattı görmüyor musun? Bak rüzgâr da çıktı. Hem halam çay yaptı. En azından bir mola ver de, çay iç!”
“İçin siz çayınızı, ben içmeyeceğim.”
“İyi o zaman, sen bilirsin. Benden günah gitti.”

“Gelmiyor mu kızım baban?”
“Yok, be hala bahçesini bırakıp gelemiyor. Çay da içmeyeceğim dedi. Kendi bilir. Boş ver biz içelim çayımızı.”

O hafta sonu babamla beraber halamın yanına gelmiş ve normalde halamın baktığı bahçemizle ilgilenmiştik. Ama yaz mevsimi olmasına rağmen bugün havanın bozması planlarımızı aksattı. Neyse ki akşam kendi evimize dönecektik, hem annemi de evde yalnız bırakmıştık. Kadın bizsiz sıkıldı mı yoksa kafasını mı dinledi bilemiyorum, ama onu yalnız bırakmak hoşuma gitmiyor nedense.


“Boş ver, iç sen çayını kızım. Yağmur yağmaya başlasın bakalım, gelir o şimdi.”
“Hala, babamın yanında biri var. Kim o? Daha önce görmedim!”
“Dur bakayım.”
Halam pencereye, yanıma geldi ve bahçeye bakmaya başladı.
“Özge, kızım tanıyamadın mı? Bu senin çocukluk arkadaşın Ege!”
Ege'yi uzun zamandır ne görmüştüm ne de aklıma gelmişti kendisi. Ama çocukken beraber çok oyun oynar ve çok eğlenirdik. Ama şimdi karşımda gördüğüm adam hiç de o çocukluk arkadaşım Ege'ye benzemiyordu. Bu adam takım elbiseli, zengin görünüşlü ve kendine baktığı belli olan fiziğiyle bayağı bir yakışıklı görünüyordu. Benim çocukluk arkadaşım Ege ise ufak tefek, cılız ve sakar olan eğlenceli bir çocuktu. Bu adam ise eğlenmeyi unutmuş ve bir o kadar da sıkıcı ve ciddi bir tip gibi duruyordu.

“Hala emin misin? Bu Ege mi? Ben tanıyamadım. Çok değişmiş!”
“E kızım çocuk kaç yıldan beri burada yoktu. Değişecek tabi, senin en son gördüğün sekiz yaşındaki çocuk gibi mi görünecekti?”
"Ne bileyim? Garip geldi biraz. Ne zaman geldi?"
"Bir kaç gün oluyor. Ablasının rahatsızlığından dolayı gelmişti, ben gitti sanıyordum ama demek ki hala gitmemiş. Uzun kalamayacaktı, bir kaç güne döner her halde."
"Anladım."
"Dışarı çıkıp konuşsana, ayıp olur şimdi. Beraber büyüdünüz sonuçta..."
"Yok, be hala, gerek yok. Baksana şuna çok değişmiş. Geldiğinden beri bir kere bile gülmedi. Eski Ege böyle miydi? Sürekli gülerdi o..."
"Sen bilirsin ama hiç olmazsa çay içer mi bir sorsaydın keşke!"
"Boş ver, artık çay sevmiyordur o..."

Biz halamla beraber Ege'nin dedikodusunu yaparken babam bahçeden bana seslendi. Kim bilir ne diyordu. Dışarıdaki rüzgâr sesi babamın kelimelerini evin içine ulaştırmadığı için bir dakikalığına hemencecik dışarı çıkmaya karar verdim. Ama babam bana bahçeden seslendiği için dışarı da biraz yürümüştüm ki babama ulaşamadan üşümeye başladım. Eve dönmeden tişörtümün üstüne örtebilecek bir şeyler aradım etrafımda ve tam o sırada dışarı da ki koltuğun üzerine katlanıp koyulmuş klasik bir bej rengi ceket gördüm ve onu üstüme geçirdim. Ceket sanırım Ege'nindi ve bana büyük gelmesinin yanı sıra, Ege'nin ceketini neden çıkardığını da merak etmeden duramadım.

Babamın yanına ulaştığımda bahçemizden topladığı iki kova sebzenin bir tanesini taşımam için bana verdi. O sırada üzerimde olan ceket maalesef ki kirlenecekti, o yüzden ceketi çıkarmayı düşündüm ama bu seferde ceketi koyabileceğim temiz bir yer yoktu. Bizden biraz daha uzakta, arkası bize dönük duran Ege'ye bir göz attım ve o sırada o da önünü dönüp beni gördü.
"Merhaba Özge. Nasılsın?"
"İyiyim. Teşekkür ederim Ege. Sen nasılsın?"
"İyiyim ben de, ne olsun. O üzerindeki ceket benim mi?"
"Ah, evet, pardon… Dışarı çıkınca üşüdüm de giyecek bir şey olarak ilk bunu gördüm. Bekle dur çıkarayım."
"Sorun değil. Gerek yok çıkarmana, bırak kalsın üzerinde."
"Olur mu? Kirlenecek şimdi!"
"Sorun değil dedim ya Özge. Bırak kirlenirse kirlensin, ne olacak sanki? Alt tarafı bir ceket, giymek için yapılmış değil mi?"
"Teşekkür ederim, Ege. Aldığım yere geri bırakırım."
"Sorun değil."

Bahçeden babamla beraber çıktık. Ama Ege bizimle beraber eve gelmedi, o biraz daha bahçede kaldı.
Babamla beraber eve doğru giderken Ege'yle ne konuştuklarını sordum. Babam, hiç havadan sudan falan, dedi ama Ege ile azıcık konuşmamızdan tahmin ettiğim kadarıyla canı sıkkın gibiydi. Küçükken de, canı ne zaman sıkılsa kendini yeşile, doğaya ve genelde bizim bahçeye atar rahatlardı; acaba yine rahatlamak için mi gelmişti bizim bahçeye? Bilmiyordum ama babam elimizdeki sepetlerin birini Ege'nin kendi başına doldurduğunu söyleyince, moralinin bozuk olduğuna emin oldum ve ayrıca da ceketini kirlenecek diye çıkardığını anlamış oldum ama ne yazık ki ceketi yine de kirlenmişti, benim sayemde.
Biz, babamla beraber evin önüne gelince hemen ceketi çıkarıp aynı yerine aynı şekilde katlayıp biraz utanarak bıraktım ve sonra evin içine girdim. Babam üstünü değiştiriyordu ve o kıyafetlerini değişir değişmez eve gidecektik. Babamı beklerken o sırada aklıma bir şey geldi. Çocukken Ege'nin morali ne zaman bozuk olsa, ben peçeteye onun keyfini yerine getirecek şeyler yazardım. Şimdi de yazsam bir faydası olur muydu Ege için acaba? Bir bakalım. Peçetemiz var, tükenmez kalem de var. Ayrıca ceketi için özür de dilemiş olurum. Hem yazdıktan sonra peçeteyi ceketinin cebine koyarım, kendim vermek zorunda da kalmam ve böylece o da beni görmeden benim yazdığımı bilir.
Peçeteyi dizimin üstüne sermiş elime kalemimi almış yazmaya başladım. Ama halamla babamın konuşmalarından yazacaklarımı toparlayamıyordum. Sonra birçok yazım hatası yaptığımı ve saçma sapan cümleler kurduğumu fark edince, tekrar başka bir peçete serdim dizime ve bu sefer önce bir not kâğıdı aldım çantamdan ve yazacaklarımı ilk ona yazmaya karar verdim. Ama ne yazık ki yine toparlayamadım kafamı ve not kâğıdı da saçma sapan şeylerle doldu kaldı.
"Özge, kızım hadi bakalım gidelim artık. Annen merak etmiştir."
"Tamam, bir dakika baba!"
"Bir dakika falan yok hadi. Zaten bir kaç dakikadır ne ile uğraşıyorsan, onun bitmesini bekledim. Hadi evde bitirirsin. Gidiyoruz artık."
Bu cümleden sonra babama daha bir cümle bile kuramazdım ve bu yüzden Ege'ye peçete yazısı veremeyecektim. Peçeteyi ve not kâğıdını orda bıraktım ve aceleyle çantamı alıp, babamın peşinden arabaya doğru koştum.
Aslında peçete yazıları, Ege ve benim yazmayı ilk öğrendiğimiz andan itibaren aramızda özel bir iletişim şekli olmuştu. 'Neden peçete?' diye sorsanız, bu sorunun cevabını size veremem. Çünkü ben de bilmiyorum, bu sorunun cevabını. Aslında peçetenin aramızda özel bir anlamı ya da hatırası yok. Aramızda olan özel bir anlam her halde sadece, çocukluk arkadaşından çok çocukluk aşkı olmamız olabilir. En azından benim ilk âşık olduğum kişiydi Ege ve o benim çocukluk aşkımdı. Bunu ona söylediğimde, o da bana aynılarını söylemişti ve bunun yanında beni okuldaki tüm erkeklerden koruyacağını da söylemişti. Ah ne güzel, ne eğlenceli günlerdi, ta ki Ege hayatımdan çıkana kadar… Ondan sonra da sanırım kimseyi öyle sevmemiştim. Şimdi ise Ege geri dönmüş ve ben onunla iki kelimeden fazla bir şey konuşamamıştım. Üstelik hayatında en değer verdiği kişi -ablası- bir kaza geçirmişti. Acaba canı buna mı sıkkındı yoksa annesine mi? Sonuç ne olursa olsun, ben eskisi gibi bu defa onu rahatlatamamıştım.
Eve vardığımızda telefonumun şarjı bitmek üzereydi ve ben bu yüzden telefonu odama şarja koydum ve yemek için balkona çıkmıştım. Aradan bir kaç saat geçmişti ki telefonuma bakmak için odama girdim ve beni tanımadığım bir numaranın aradığını gördüm. Ben daha bir şey yapamadan telefonum tekrar çalmaya başladı ve o tanımadığım numaranın beni tekrar aradığını gördüm. Telefonu açıp, kulağıma götürdüm.
"Efendim?"
"Özge ile mi görüşüyorum acaba?"
"Evet, benim. Siz kimsiniz?"
"Özge, ben Ege..."
"Ege! Telefon numaramı nereden buldun?"
"Halana sordum, o söyledi. Şey, ben peçete yazısı için teşekkür etmek istemiştim. O zaman teşekkürler."
"Sen peçete yazısını nerden biliyorsun? Ah, olamaz! Okudun mu? Çok kötü bir yazıydı o…"
"Halan çay içmem için eve çağırınca, koltuğun üzerinde duran yazılı bir peçete ve not kâğıdı gözüme çarptı. Yani bu şekilde buldum ve hem not kâğıdını hem de peçete yazısını okudum. Ayrıca haklısın, gerçekten kötü bir yazıydı."
"En azından not kâğıdını da okumuşsun, o biraz daha düzgün sayılırdı. Tabi okuduktan sonra ikisini de imha etmen gerekecek. Sonuçta değişen bir şey yok yani."
"İmha mı? Saçmalama! Tabi ki öyle bir şey yapmayacağım. Onlar koleksiyonumun bir parçası…"
"Ne koleksiyonu?"
"Peçete yazısı koleksiyonu!"
"İnanmıyorum! Sen hala saklıyor musun onları?"
"Tabi ki… Yoksa sen saklamıyor musun?"
"Saklıyorum, tabi ki… Eee, sen sadece teşekkür etmek için mi aramıştın?"
"Aslında ilk başta bu sorunun cevabı evetti ama şimdi düşününce yarın niye buluşmuyoruz? Konuşacak çok şey birikti, mesela on beş yıllık iki tane hayat…"
"Tabi ki olur. Yarın akşam sana uygun mu? Nerde buluşalım?”
"Deniz kenarında bir yerde buluşalım. Seninle deniz kenarı muhabbeti hiç yapmadık sonuçta değil mi?"
"Tamam, o zaman… Yarın akşam beraber deniz havası alıyoruz.”
        "Tamam, o zaman… Yarın akşam birlikteyiz.”

Ertesi gün için kendime biraz özen göstermek istemiştim ama sonra Ege'nin benim çocukluk arkadaşım olduğu aklıma gelince en doğal halimde olmaya karar verdim. Sonuçta ne giyersem giyeyim Ege beni tanıyordu ve üzerimdeki kıyafetin bu duruma en ufak bir etkisi yoktu. O yüzden Ege beni akşam aradığında ben çoktan hazırlanmıştım ve on dakika sonra da Ege'nin yanındaydım.
Ege'nin yanına varır varmaz konuşmaya başlamıştık. Sonra beraber deniz kenarında yürümeye başladığımızda ise sohbetimiz iyice derinleşmişti. O bana, benden ayrıldıktan sonra neler yaptığını anlattı ve ben de ona sorular sormaktan vazgeçemedim, tıpkı eskiden olduğu gibi…

Ege'nin hayatı hep normal gitmişti. Güzel, mutlu bir çocukluk dönemi, harika lise yılları ve muhteşem üniversite hayatı ve nihayetinde sevdiği meslekle dolu bir iş hayatı… Hayatındaki her şey mükemmeldi ya da ben öyle düşünüyordum ta ki bana yaşadığı sıkıntıları anlatana kadar.
Ege'nin sıkıntıları aslında çocukluktan başlıyordu. Onun anne ve babası boşanınca, Ege babası ile birlikte başka bir şehre taşınmıştı ve en çok sevdiği iki insandan -yani ben ve ablasından- böylelikle zorla koparılmıştı. Annesiyle araları hiç iyi olmamıştı. Zaten ailesinin boşanma sebebi de anneden kaynaklanıyordu. Yani boşanmayı anne istemişti ve hatta Cansu Abla'nın velayetini de o istemişti ama olan Ege'ye olmuş ve sekiz yaşında, bildiği her şeyden uzaklaşıp başka bir hayata başlamıştı.
Zaman içinde babası onu, annesi ve ablasının yanına göndermek istemişti ama annesi hiçbir zaman bunu kabul etmemişti. Neyse ki Cansu Abla sürekli babası ve Ege'yi görmeye gidiyordu. Ege'nin yıllardır doğduğu yere uğramama sebebi de, annesiydi aslında. Ama geçen birkaç gün içinde Cansu Abla bir trafik kazası geçirince, Ege her şeye rağmen doğduğu bu şehre gelmişti. Neyse ki, Cansu Abla'nın pek bir şeyi yoktu. Sadece, sağ kol dirseği kırılmış, alçıya alınmıştı ve vücudunda birkaç yara izi vardı. Bir iki aya eskisi gibi olabileceğini söylemişti, doktoru. Ama Ege için bu aşırı bir durumdu çünkü o ailesinden en çok ablasına bağlıydı.
Her şerde bir hayır varmış… Cansu Abla kaza geçirmeseydi, Ege tekrar buraya gelmeyecekti ve ben onu yeniden görmeyecektim. Ama şimdi buradaydı, yanımdaydı ve benimle eskisi gibi kahkaha ata ata gülüyordu. O zamanlar çocuktuk, şimdi yetişkin ama kahkahalarımız aynıydı. Eskiden başka şeylere gülüyorduk, şimdi başka ama birlikte bulduğumuz mutluluk hep aynıydı. Onunla hiç ayrılmamışız gibiydi.

Ege bana yaşadıklarını ve hayatını anlatırken bir yandan da deniz kenarında boş bir bank bulmuş ve oturmuştuk. Konunun artık yavaş yavaş bana geldiğini de anlamıştım ama benim anlatacak pek bir şeyim yoktu. O yüzden o bana sormadan bir şeyleri ben anlatmak istedim.
"Biliyorum. Şimdi bana sıra sende diyeceksin. Ama ben de pek bir şey değişmedi be Ege. Aynı hamam aynı tas… Çocukluğumu yaşadım, iyisiyle kötüsüyle liseyi bitirdim. Üniversiteye girdim ama sonunda mesleğini yapabilen bir gruba giremedim."
"Edebiyat öğretmenliği okumuştun değil mi?"
"Evet, ama şu anda bir mağazada satış görevlisiyim."
     "Niye hiç yazar olmaya çalışmadın. Sen küçükken bile yazmayı severdin. O peçete yazıları gerçekten güzeldi."
"En son yazdığım içinde geçerli mi bu söylediğin?"
"O hariç… Ama cidden hiç düşünmedin mi? Ya da hiç başka bir şeyler yazmadın mı?"
"Aslında çok şey yazdım. Ama ne yalan, yazdıklarımı yayınlamak aklıma gelmedi."
"Bence denemelisin."
"Bilmiyorum Ege. Cesaretim çok olmadı hiçbir zaman biliyorsun. Bu arada, peçete yazılarını gerçekten saklıyor musun?"
"Tabi ki saklıyorum! Peçete yazıları benim hatıram, anım, çocukluğum… Onlar benim mutluluğum. Çünkü sen onları bana hep en kötü zamanlarımda yazıp vermiştin ve her seferinde benim mutlu olmam için bir çaba harcamıştın ve ben de mutlu olmuştum."
"Gerçekten mutlu olmanı istemiştim. Çünkü sen benim arkadaşımdın ve ben seni seviyordum. O peçete yazıları nasıl ortaya çıkmıştı hatırlıyor musun? Ben hatırlayamıyorum da!”
“Ne yalan ben de hatırlayamıyorum. Sadece beni mutlu etmek için yazdığını hatırlıyorum.”

O akşam konuşmaktan o kadar keyif almıştık ki, zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik ve ben şehir içi minibüslerinin son saatini kaçırdım. Neyse ki Ege o gün kendi arabasıyla gelmişti ve beni eve bırakabileceğini söyledi. Artık yavaş yavaş arabaya doğru yürüme vaktiydi ve onunla geçireceğim son zamana doğru git gide yaklaşıyordum.
Arabaya binip eve varasıya kadar, yol tarifi hariç pek bir şey konuşmamıştık ve ben bu durumdan gerçekten rahatsız olmaya başlamıştım. Ege'yle geçireceğim son dakikaları böyle saçma bir sessizlikle bitirmek istemiyordum. Ben bunları düşünürken çoktan evimin önüne gelmiştik bile…
Ben evimi gösterince Ege, arabayı yavaşlattı ve ilk konuşan ben oldum.
"Her şey için teşekkürler, Ege. Harika bir akşamdı. Uzun zamandır böyle güzel bir gün geçirmemiştim, bir on beş yıl kadar."
"Ben de, Özge… On beş yıldır ben de böyle güzel bir gün geçirmemiştim. Ben de teşekkür ederim, her şey için… "
"İyi geceler Ege…"
"İyi geceler Özge…"
Kapının kapısını açmış arabadan iniyordum ki, Ege tekrar konuşmaya başladı.
"Aslında birkaç gün daha buradayım. Biraz anneme inat, biraz da ablam için, belki senin içinde olabilir bu… Ne dersin, yarın akşamda böyle güzel zaman geçirebilir miyiz?"
"Bir deneriz, belki güzel olmaz ama denemeden bilemeyiz değil mi? Ama aramızda kalsın, bence yarın daha güzel olabilir…"
"Hiç değişmemişsin, biliyorsun değil mi?"
"Bana diyene bak! Sen de hiç değişmemişsin. Aslında ilk başta seni görünce, bayağı bir değiştiğini düşünmüştüm. Ama şimdi, seninle tekrar konuşmaya başlayınca hiç değişmediğini anladım."
"Niye öyle düşündüğünü sorardım normalde ama bunu yarına saklamaya karar verdim. Nasıl olsa yarın seni uzun uzun sorguya çekmeyi planlıyorum."
"Eyvah eyvah! Yarın yandım desene! Acaba iptal mi etsek?"
"Hiç heveslenme! Bir kere olur dedin, geri alamazsın artık!"
"Geri almak isteyen kim?"
"O zaman, yarın görüşürüz."
"Yarın görüşürüz, iyi geceler."

O gece eve varır varmaz, uyuyakaldım ve rüyamda Ege'den başka bir şey görmedim. Sabah kalkınca da yine aklımda Ege vardı. Tıpkı o sekiz yaşındaki Özge gibi, Ege diyerek yatıp Ege diyerek kalkıyordum. O kızı seviyordum ve şimdiki kızı da seviyorum.
Akşam Ege'yle buluşuncaya kadar, mesajlaştık. Yine dün ki gibi deniz kenarında buluşacaktık, beni gelip evden almasını istemedim çünkü onunla görüşmeden önce yürümeye ihtiyacım vardı.
Akşam yemeğini yedikten sonra, hemencecik hazırlanmıştım ve Ege'den haber bekliyordum. Ondan haber gelince de dün akşam ki gibi deniz kenarına, onun beni beklediği yere doğru yürümeye başladım. Ege, yine benden önce gelmiş ve beni bekliyordu. Onu görür görmez yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı ve aynı gülümsemeyi onun da yüzünde gördüm. İşte bu manzara benim için son noktaydı, bundan daha güzeli olamazdı.
Yine birlikte harika bir gün geçirmeye hazırdık ve ayrıca bugün saate dikkat etmeme de gerek yoktu. Beni yine akşam eve Ege bırakacaktı ve ailem Ege'yle beraber olduğumu bildiği için eve geç de gitme hakkım vardı.
Birlikte harikaydık. Çok güzel bir akşam daha geçiyorduk ve bugün pek konuşamayacağımızı düşünmeme rağmen, aslında düne göre daha çok konuşmuştuk ve bu da bir şeyleri kafama dank ettirdi.
Ege'yi eskiden seviyordum ve hala daha seviyorum. İlk gerçek aşkım oydu ve ondan sonra da kimseye âşık olmadım. Ama bunu ona söylemek, şu anda söylemek ne kadar doğru bilmiyorum… Ama bunu şimdi söylemezsem belki bir daha hiç söyleyemeyeceğimi de biliyorum ve sona yaklaştığımız şu dakikalarda bu hislerimi Ege'ye ya söylerdim ya da bir daha bu konuda hiçbir fırsat elime geçmezdi. Ne kaybederdim ki; hiçbir şey ama kazancım -eğer kazanırsam- benim için ölçüsü olmayan bir mutluluk olurdu. Bunu yapmaya hazır değildim ama bir şekilde yapmalıydım ve aramızda oluşan bir dakikalık sessizlikten faydalanarak ona seslendim.
"Ege! Sana bir şey söylesem acaba yıllar sonra buna inanır mısın yoksa dalgamı geçersin bilmiyorum ama sanırım sana bir şey söylemeliyim. Bunu yapmalıyım, bence doğru olan bu…"
"Söyle bakalım! Ne söyleyeceksin?"
"Ben aslında, biliyorsun küçükken sana âşıktım. Yani o zamanın aklıyla işte, ilk aşkım sendin. Ama o zamanlar çocukluk olarak baktığımız bu his, sanırım büyünce de pek değişmiyor olabilir. Yani nasıl desem? Galiba o zaman ki hislerim…"
"Bekle! Bu sözlerinden sonra ne söyleyeceğini biliyorum artık, Özge… Aynı şeyleri yıllar önce ben de hissettim ve yıllar içinde bu duygular hiç değişmedi, tıpkı seninkiler gibi… Çocukluğumuzda nasılsa bu duygular, şimdi de aynı; ne bir eksik, ne de bir fazla… Ben de sana aşığım… Söyleyeceğin kelimeler buydu değil mi? Unutma ben seni, senden daha iyi tanıyorum; bu on beş yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle…"
        "Ah Ege... Benim söylemem gereken cümleyi sen söyledin, sana aşığım! Ve hayatımdaki mutluluğu şimdi tam anlamıyla yakaladım."

5 Haziran 2019 Çarşamba

"EJDER KANADI" KİTAP ALINTILARI PART 2

  YİNE BİR ÇARŞAMBA VE YİNE BİR KISA YAZI GÜNÜ


Ejder Kanadı ve Rün Büyüsü
Selamlar Canlar...
Öncelikle hepinizin Ramazan Bayramı kutlu olsun... Büyüklerinizin ellerinden, küçüklerinizin de gözlerinden öptüğünüz kalabalık ve mutlulukla dolu bir bayram olsun. Bugün bayram olmasından dolayı ben de sizin vaktinizi çok almak istemiyorum ve bugüne ait sadece kısa bir yazı hazırlmakla yetindim.
Lafı fazla uzatmadan geçelim direkt koumuza...
Bugünkü konumuz; geçen ayın sonlarında Ejder Kanadı adlı kitabı okurken yarısına kadar olan alıntılarımı paylaştığım Part 1'in, Part 2'si...
Kitabı bitirdiğimize göre artık geriye kalan alıntıları da sizle payaşabilirim. O zaman başlayalım mı, dostlar?




Alıntı Defterim

  •  
  •  
  •  
  • ...soğuk, sevgisiz bir çocukluk; yaşamın bütün güzel hediyelerini açmış ve hepsinin pislik dolu olduğunu keşfetmiş bir çocuk.



  • "Ama bilinçsiz olarak ne kadar çok zarar verdik? Hep iyilik yapmayı kstederek. Tanrı olmadan, ama tanrıların gücüyle. Ama bilgelik olmadan."



  • "'Neden' tehlikeli bir şeydir," dedi Haplo. "Eski, rahat alışkanlıklara meydan okur; insanların düşünmeden, her ne yapıyorlarsa yapmaları yerine, yaptıkları hakkında düşünmelerine sebep olur. Halkının bundan ürkmesine şaşırmamak lazım."



  • "Benim fikrime göre asıl tehlike 'neden' diye sormakta değil, yegane yanıtı bulduğuna inanmakta," dedi Alfred, kendi kendine konuşurcasına.
  •  
  •  
  •  
  • "Sen kötüysen," dedi genç kız, ellerini koluna sararak, "planlarını dinlemeyi reddederek ve her seferinde dehanı köstekleyerek, bu dünyadır seni kötü yapan. Ben senin yanında yürürken, sana gün ışığını getireceğim."
  • İridal kendi kendisinin gardiyanıydı, utancıyla bağlanmış, korkusuyla esir edilmişti.



  • Ve önemseyiş, görünmez bir hapishanedir.



  • "Savaştan, insanların acı çekip öldüğünü görmekten ve bunların hepsinin sebebinin hırs ve nefret olduğunu görmekten tiksindik ve dünyayı terk ettik..."



  • "Tanrı olduklarına inandılar. İyi olanı yapmaya çalıştılar. Ama bir şekilde her şey kötüye gitti."



  • Zaten üstümüze çöken trajedinin sebebi, kendi haline bırakılması gerekeni kontrol etmeye çalışmamızdı.



  • Bu hücre yaşamından çok da farklı değil - soğuk, kasvetli, boş bir zindan. Duvarlarını kendim yaptım - paradan duvarlar. Kendimi içeri kapatıp kapıyı kilitledim. Kendi kendimin gardiyanı, muhafızıydım. Ve işe yaradı. Hiçbir şey bana dokunamadı. Acı, tutku, merhamet, pişmanlık - duvarları aşamadılar. Hatta para için bir çocuğu öldürmeyi bile düşündüm.

  • Ve sonra çocuk anahtarı ele geçirdi.



  • Ve önemseyiş, görünmez bir hapishanedir.

  • Belki de değildir. Belki de özgürlüktür bu.



  • Ben kötülük yaptım. Ama bana öyle geliyor ki, İridal, hiçbir şey yapmamakta da aynı derecede kötülük var.



  • Geg ne söylemesi gerektiğini biliyor, diye düşündü Haplo. Ama bir türlü bunu kabullenemiyor.



  • İçinde süren daimi savaşla, kendisini ve başkalarını tehlikeye karşı korumak için muhteşem güçlerini kullanma iç güdüsü ve böyle yaparsa yarı-tanrı olarak görülme tehlikesi arasındaki mücadeleyle başedemiyordu.



  • Onları öldüren ümitsizlikti. Şimdi hissettiği ümitsizlik gibi; büyük, boğucu bir hüzün. Tanrı olduklarını düşünmüş, tanrı gibi davranmışlardı ve gerçek tanrıları dinlemeyi bırakmışlardı. Sartanların düşüncesine göre, işler yolunda gitmemeye başladığında, dünya için en iyisinin ne olduğuna karar verme hakkını kendilerinde görmüşler ve buna göre davranmışlardı. Ama sonra başka bir şey aksamış ve müdahale edip düzeltmek zorunda kalmışlardı ve bir şeyleri düzelttikleri her seferinde, başka bir şeyin aksamasına sebep olmuşlardı. Kısa sürede bu görev başedemeyecekleri kadar fazla olmuştu; yalnızca bir kaç kişiydiler. Ve sonunda fark ettiler ki, kendi haline bırakmaları gereken bir şeyle uğraşmışlardı. Ama artık çok geçti.




'Ejder Kanadı' Alıntılar


MUTLULUKLA DOLU BİR BİTİŞ YAZISI


Ve yazımızın sonuna gelmiş bulunuyoruz. Biliyoruz ki hepimiz, her şeyin bir sonu vardır. Ama şunu da biliyoruz ki, her sonun bir de başlangıcı vardır. Bu yazının sonu ama bir başka yazının da cuma günü bir başlangıcı olacak. Neyse ben buraya edebiyat kasmak için gelmedim; eğlenmek ve sizi de eğlendirmek için geldim. Çünkü bu hayattan sadece ben zevk alıyorsam o zaman bu hayatın pek anlamı kalmıyor. Ben hayattan aldığım zevkleri başklarıyla paylaşabiliyorsam işte o zaman gerçek mutluluğa ulaşıyorum ve sizle daha da çok mutlu oluyorum. Bu kadar mutlulukla dolu olduğuma göre de artık yazımı bitireyim ve siz de daha da çok mutlu olun, hayatınız ve ömrünüz mutluluklarla dolu olsun.
Kendinize ve sevdiklerinize iyi bakın canlar, seviliyorsunuz...
😘😘😘

3 Haziran 2019 Pazartesi

HEM KİTAP OKUYUP HEM FİLM NASIL İZLENİR? CEVAP BU YAZIDA!

TATİL Mİ, YOKSA DEĞİL Mİ?

Merhabalar Canlar...
Nasılsınız bakalım? Tahminen iyisinizdir. Sonuçta yarın Ramazan Bayramı ve insanın içi, nasıl desem? Biraz kıpır kıpır oluyor, istemsizce değil mi? Sizin bayram planlarınız neler? Tatile mi çıkacaksınız yoksa tatil mi size gelecek? 😄😄 Beni hiç sormayın. Ben tüm tatil boyunca evimde olacağım ve malum tatil yöresinde yaşayınca da tatil hep yanı başınızda oluyor. Bu da demek oluyor ki, buraları boşlamayacağım. Güzel haber ha? Bu arada hepinizin bayramını kutluyor ve hepinize kucak dolusu sevgiler gönderiyorum.
Bugüne dönersek eğer, sizinle paylaşacağım konu hakkında çok düşündüm ve daha önceki yazılarımdan biraz farklı bir şey yapmaya karar verdim. Aslında şöyle bir bakarsak çok da farklı değil ya, neyse...

ÇİZGİ ROMAN İNCELEMESİ

Bugün sizinle, geçenlerde yaptığım ve elime cumartesi günü ulaşan çizgi roman alışverişinden okumak için seçtiğim bir çizgi roman incelemesiyle geldim. 
Biliyorum bugünkü konumuz aslında çok da farklı bir konu değil ama daha önce beraber hiç çizgi roman incelemedik ve bence birlikte bunu da yapmalıyız diye düşündüm. Aranızda çizgi roman okumayanlarınız varsa, bence bir yerden başlasınlar. Çünkü bunlardan alacağınız keyif resmen ikiyle çarpılıyor. Çünkü çizgi roman okurken hem kitap okumuş oluyorsunuz hem de film izlemiş gibi oluyorsunuz. Çizgi romanlarda çizimler o kadar canlı oluyor ki, adeta bir film gibi hafızanızda kendine yer ediniyorlar ve bunun yanında çizgi romanlarda kurulan cümlelerde size edebi bir haz veriyor. O yüzden hem film izlemeyi seviyor hem de kitap okumayı seviyor ve ikisini bir arada yapmak istiyorsanız, alın size çözüm; çizgi roman okuyun. Ama bu konuda hala bir karara varmış değilseniz, bu yazıyı okuyarak da, bu konuda bir fikir sahibi olabilirsiniz. Ama baştan söyleyeyim, çizgi roman incelemesi yapacağımız için bu yazıda spoiler olabilir. O yüzden tanıtacağım çizgi romanın kitabını okumayanlar varsa spoiler yememek için bu yazıyı okumayabilirler de, yani karar tamamen size ait.
Ben önceden spoiler uyarısını yaptım ve artık inceleyeceğimiz çizgi romanımızın adını paylaşmaya geldi sıra. İnceleyeceğimiz çizgi romanımız bir klasik eser olan; Define Adası...

DEFİNE ADASI

Define Adası, geçenlerde yaptığım alışverişte aldığım uygun fiyatlı çizgi romanlardan bir tanesi.
Define Adası Çizgi Romanı

Robert Louis Stevenson
Define Adası, bir klasik eser ve yazarı Robert Louis Stevenson'dır. Ben yazarın daha önce Doktor Jekyll ve Bay Hyde'nin, NTV Yayınları'ndan çıkan çizgi romanını da alıp okumuştum. O çizgi roman ise, karakalemdi ve hikayenin gotik evrenine tam uymuştu. Define Adası'nı ise daha önce hiç okumadım ve bu eserle ilk defa bu çizgi romanla karşılaştım beğendim de... Ayrıca Arunas Yayıncılık'tan çıkan Bir Noel Şarkısı'nı daha önce okumuştum ve onu beğendiğim için bu yayıncılıktan çıkan diğer klasik eserlerin çizgi romanlarını da almaya karar vermiştim. İyi ki de karar vermişim. Çünkü hem gerçekten memnun kalıyorum hem de fiyatları gerçekten uygun oluyor. Neyse böyle ufak tefek bilgilerde verdiysek, geçelim çizgi romanımızın incelemesine...
Yanda gördüğünüz sayfa çizgi romanın ilk sayfası ve bu sayfa da size orjinal eserin yazarını tanıtıyor. Yazarla ilgili bilgilere bu sayfadan ulaşabiliyorsunuz ve gayet tatmin edici bir bilgi var içerisinde.
Karakter Künyesi
Daha sonraki sayfa da ise, sizi elinizde bulunan çizgi romandaki kahramanlarla ilgili bir künye karşılıyor. Bu kişiler kitap içerisinde geçen önemli ve kritik karakterler. Karakterlerin tanıtımı daha çok çizim olarak verilmiş. Yani bu künye, çizgi romanda gördüğünüz o karakterleri hemen tanımaznız amacıyla oluşturulmuş. Yandaki fotoğrafta siz de bu künyeyi inceleyebilirsiniz. Ayrıca çizgi romanın ilk çizimlerine de buradan bir göz atabilirsiniz. Ben çizgi romandaki çoğu çizimi beğendim. Yani vasat bir çizgi roman değildi, bana kalırsa... Özellikle deniz ve güneşin olduğu çizimleri ayrı bir beğendim. Bunun yanında karanlıkta olan çizimleri de sevdim.
Bu iki sayfadan sonra devam edersek, hikaye artık başlıyor ve biz çizgi romanın ilk sayfasıyla baş başa kalıyoruz.
İlk sayfada bir tane korsanın, bir hana doğru yol aldığını görüyoruz ve böylelikle sonu nereye varacak bilinmeyen bir macera başlamış oluyor. Ben bu ilk sayfadaki manzara çizimlerini çok beğendim. Deniz çok canlı duruken, han da çok modern duruyor ve arkadaki hafif puslu olarak görünen dağlar da manzaraya ayrı bir güzellik sunmuş. Hana doğru giden korsanımızla ilgili bir şeyler diyemiyorum. Çünkü ne yazık ki, korsanımız bize arkasını dönmüş ama ilerleyen sayfalarda onu yakından göreceğiz.
Hatta bundan sonra paylaşacağım sayfada bizzat korsanımızı iyi gördüğümüz bir çizim var. Bu arada söylemeliyim ki, burada çizgi romanın her sayfasını paylaşmayacağım. Sadece hoşuma giden sayfaları sizinle paylaşacağım. O yüzden gelelim bir dahaki sayfamıza...
Bu sayfadaki dürbün çizimine bayıldım canlar. Bakar mısınız? O yakını ne güzel göstermişler. Tıpkı korsanın dürbünden bakarak uzaklaları izlemesi gibi biz de onunla beraber uzakları izleyebiliyoruz. İşte bu çizim sizi çizgi romanın içine çeken çizimlerden. Bu arada hikayemizde ilerliyor. Bir önceki sayfada hana gelen korsan, sürekli onu ziyarete gelmesini beklediği bir kişiyi gözlüyor ve bu zaman boyunca da hana olan borcu birikiyor. Han sahibi de artık bu durumdan rahatsız olmaya başlıyor. Hikayemizin ana karakteri de işte bu han sahibinin biricik oğlu, Jim Hawkins...
Ve sonraki sayfamızda bir korsan daha hana geliyor ve daha önce hana gelmiş olan korsanı soruyor. Ben bu sayfada bulunan, her iki korsanın çizimini çok sevdim. Korsanların o karanlık havaları çok iyi yansıtılmış ve olaya sonradan dahil olan bu yeni korsan ise, ilk korsanımızın eski bir arkadaşı ama iyi bir arkadaş değil. Çünkü beraber oturup iki kelam laf ettikten sonra kılıçlarını çekiyorlar ve dövüşmeye başlıyorlar. Dövüşün sonunda, iki korsanda yaralanıyor ve hana sonradan gelen korsan ise bu dövüşün sonunda kaçıyor.
Hikayemize bu korsan dahil olmadan önce de hanın sahibi yani ana karakterimiz Jim'in babası hastalanmıştı ve onu muayene etmek için doktor çağırmışlardı. Bu doktor ilk korsanımızın kaba saba tavırlarından nefret etmiş ve ona gözdağı vermişti. Fakat şimdi handa kalan korsan yaralanınca doktor onun durumuna bakmak için hana tekrar geldi ve bu sıralarda Jim'in hasta olan babası da vefat etti. Artık hanın bütün yükü annesinin ve Jim'in omuzlarındaydı. Jim hanın bakımıyla uğraşırken bir ara hana kör bir adam geldi ve korsanı sordu. Jim adamı korsanın odasına götürdü ve adam korsana ölüm fermanı olan bir not uzattı. Korsan bu notu alır almaz kalp krizi geçirdi ve o dakika öldü. Anne ve oğul korsanın eşyalarını karıştırarak hana olan borcu kadar parasını almak istediler.
Ama tam bu sırada sabah hana gelen kör adam tekrar geldi ve hana girmeye çalıştı. Sağ yanda o sayfayı paylaştım sizinle ve bütün çizgi roman boyunca gerildiğim sayfa bu oldu. Resmen bu sayfada tüylerim diken diken olmuştu. Ayrıca bu sayfada da kör adamın çizimi bence çok güzel olmuş. Bu çizimden de ufacık bahsettiysem, hikayemize kaldığımız yerden devam edelim...

Kör adamın seslerini duyan anne ve oğul hemen handan ayrıldılar. Ama Jim yanına korsanın eşyaları arasında bulduğu küçük bir paketi de almıştı. Handan yeterince uzaklaşınca Jim annesini orada bırakıp handa neler olduğuna bakmak için geri döndü ve kör adamı orada buldu. Bu sırada hanın tehlike altında olduğunu öğrenen belediye başkanı ve ekipleri hana gelmişlerdi ve kör adam belediye başkanının atının altında can verdi. Daha sonra belediye başkanı Jim'i Derebeyi Trelawney'in evine götürdü ve orada hana gelen doktor da vardı. Çocuk bu adamlara korsanın eşyaları arasında bulduğu paketi verdi.


Paketin içinden, ölen korsanın sakladığı bir definenin haritası çıktı. Yukarıda solda görülen harita, işte bu bahsi geçen define haritası... Haritanın çizimi çok güzel olmuş. Cidden bir define haritası olsa tıpkı bu şekilde olurdu. En azından benim hayal gücümde böyle olurdu.
İşte bu haritanın arka tarafında da definenin gömülü olduğu yeri tarif eden bir dizi talimatlar yazılmıştı. Yani bu yazıda definenin gerçek olduğunu kanıtlayan son kanıt oldu ve şimdi bu üç kişi, ellerindeki haritanın gösterdiği bu defineyi aramaya karar verdiler ve hemen bunun için hazırlıklara giriştiler.
Kaptan, tayfa ve geminin yanı sıra erzaklar, silahlar vb... Yanlarına almaları gereken her şeyi almadan yola koyulmadılar.



Demir alma günü geldiğinde çok güzel bir hava onlara eşlik etmeye çoktan hazırdı. Yukarıda gördüğünüz sayfada yine deniz ve liman çizimlerine bayıldım. Renklerin birbirine uyumları olsun, denizin rengi olsun, bu sayfa çok hoşuma gitti. Bundan hariç hoşuma giden diğer bir sayfa da Define Adası'nın çizimi olan sayfaydı. Onu da aşağıya koyuyorum.


Yine bu sayfada da deniz çizimini ayrı bir sevdim ama bunun yanında sağ sayfanın altındaki iskelet çizimini ayrıca beğendim. Bir adanın uğursuzluğu ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi ama bu ada gerçekten uğursuz muydu?
Hikayemizde kahramanlarımız bu Define Adası'na doğru yelken açtılar ve en son fotoğrafta da görüldüğü üzere adaya ulaştılar. Ama sonra acaba neler oldu? Bunu size burada anlatmamayı tercih ediyor, çizgi romanı anlatmayı burada kesiyorum.

Ve böylelikle de bugünlük yazımızın sonuna ulaştık canlar... Ayrıca kusuruma bakmayın, elimde olmayan sebeplerden dolayı bugüne ait yayınım biraz geç saatte geldi. Ama geldi yani, sonuç itibariyle. 😀
O yüzden bitiş bölümünü fazla uzatmıyorum, iyi akşamlar, iyi eğlenceler dostlar...
Kendinize ve sevdiklerinize çok iyi bakın canlar, seviliyorsunuz...
😘😘😘

Not: Güncellendi.

29 Mayıs 2019 Çarşamba

"EJDER KANADI" KİTAP ALINTILARI PART 1

 ÇARŞAMBA = KISA YAZI GÜNÜ

Selamlar Canlar...
Ejder Kanadı
Bugün de yine karşınızdayım ve size çarşamba kısa yazı gününe uygun olan bir konu hazırladım. Bugün şu anda okuyor olduğum Ölüm Kapsı Serisi'nin ilk kitabı olan Ejder Kanadı'ndan okuduğum yere kadar sevdiğim alıntıları sizle paylaşacağım. Kitapla ve seriyle ilgili bilgileri daha önceki yazılarımda vermiştim ve o yüzden bu yazıda da onları yazıp tekrara düşmeyeceğim. Ama sadece, alıntılara geçmeden önce  ilk defa bu seri için yaptığım bir şeyden bahsedeceğim. Bu seriyle beraber kendime alıntı defteri yaptım. Evet, yanlış duymadınız! Kendime alıntı defteri yaptım. Ejder Kanadı'ndan sevdiğim alıntıları artık o deftere yazmaya başladım ve serinin bundan sonraki kitapları için de aynı şeyi yapacağım. Bu seriden başka kitaplar için de defteri kullanır mıyım? Bilmiyorum. Artık seri bitsin ondan sonra bunu göreceğiz. Zaten bu aralar çok işim olduğu için doğru düzgün kitap okuyamıyorum ama en kısa zamanda bu durumu düzelteceğim.
Neyse artık geçelim mi, alıntılara?
Buyurun bakalım...

Alıntı Defterim

  •  
  •  
  •  
  • "Her insan, suçu ne kadar iğrenç olursa olsun, itiraf etme ve böylece ruhunu temizleme hakkına sahiptir..."



  • ... -yalnızca eksikliklerinin üstesinden gelemeyen bir insan, dünyayı hiçbir eksikliği olmadığına ikna etme ihtiyacı hisseder-...



  • "Elbette ölecek! Masum bir çocukken ölmek ve insanoğlunun mirasçısı olduğu kötülükten kurtulmak bir nimettir. Zayıf kabuklarımızdan her gün arındırılması gereken kötülükten."



  • Masum bir çocukken ölmek ve insanoğlunun mirasçısı olduğu kötülükten kaçmak bir ayrıcalıktır.
  •  
  •  
  •  
  • Yaşam insanoğluna tesadüfen, gelişigüzel geliyordu. İnsanın seçeneği, seçme hakkı yoktu. Bu belirsiz armağandan sevinç duymak günah sayılıyordu. Ölüm parlak bir vaatti, mutlu bir özgür kalıştı.
  • Fakat ölümsüz örümcek Kader, görünmez ağlarını bu acayip insanların her birinin ruhuna dolamış, onları yavaş yavaş ve geri dönülemez bir biçimde birbirine yaklaştırıyordu.



  • Bu sefil hayatımızın her gününde fırtınayla savaşıyoruz! Ki onlar bizim gözyaşlarımız sayesinde lüks içinde yaşayabilsinler!



  • Jarre ile ben hep dedik ki, gerçek en önemli erdemdir, gerçeği aramak en öncelikli hedefimiz olmalıdır.



  • Başkalarını düşünme, merhamet, acıma -bunlar Patrynlerce erdem sayılmazlar. Patrynlere göre bunlar, doğalarındaki zayıflığı yücelterek örtmeye çalışan, daha düşük ırkların özellikleridir.



  • Kahverengi ve ölü kış, böğürtlen çalılarını zombilerin ellerine çevirmişti, uzun tırnaklarıyla uzanıp etlerini çiziyor, giysilerini paralıyorlardı.



  • Neden bir çocuğun hayatı, bir yetişkininkinden daha değerli olsun ki? Mantıksal olarak daha da az değerli olmalı, çünkü bir yetişkin toplum hayatına katkıda bulunur, ama bir çocuk, parazitten başka bir şey değildir.



  • "... Hayır, anladım ki, nefret insana, karşılayabileceğinden daha fazlasına mal olur."



  • Bu dünyada duygusal bağlılık ölümcül bir hataydı, acı ve üzüntü dışında bir şey getirmezdi.



  • "Ama benim ülküm hep barış olmuştur. İnsanların incinmesini hiç istemedim!"



  • "Kan, ayaklanmak, kurtulmak, almak," gibi sözcükler, Haplo'nun ayaklarının dibindeki köpek gibi hırlayarak üzerine atlıyorlardı. Belki onları duymuştu, hatta kendisi de tekrarlamıştı, ama onlar yalnızca sözcüktü. Şimdi onları sopa, cop ve taş olarak görüyordu.



  • "Her doğum acı, kan ve gözyaşıyla olur, hayatım. O güvenli, sessiz zindanından kurtulan bütün bebekler ağlar. Yine de, rahimde kalsa asla büyüyemez, asla olgunlaşamaz. Başka bir bedenden beslenerek yaşayan bir parazit olur. ..."



  • "Sözlerinin üzerimizde garip bir etkisi var. Onları duyuyorum, onları daima duyuyorum, ama kafamda değil, kalbimde."



  • "Ve sözler kalbimde olduğu için, onları mantıklı olarak değerlendiremiyorum sanki. ..."
  •  
  •  
  •  
 
Ejder Kanadı Alıntılar


ALINTILARLA İLGİLİ KISA BİR KONUŞMA


Umarım yukarıya bıraktığım bu alıntılardan kendinize göre anlamlar çıkarırsınız. Benim için hepsi üzerinde düşünülmesi gereken alıntılar oldu. Bazılarına katıldım, bazılarını eleştirdim ama yine de farklı bakış açılarını yakalamak benim için çok aydınlatıcıydı. Siz de umarım benim gibi bir şeyler kaparsınız bu cümlelerden.
O zaman ben lafı fazla dolaştırmadan sizi son bir kez daha alıntılarla baş başa bırakıp kaçıyorum.
Kendinize ve sevdiklerinize iyi bakın canlar, seviliyorsunuz...
😘😘😘

20 Mayıs 2019 Pazartesi

KİTAP YORUMU... PARDON YANLIŞ OLDU! DOĞRU BAŞLIK... DAHA BİTMEMİŞ KİTAP TEORİSİ; EREBOS...

PAZARTESİ; SENDROMLU MU, SENDROMSUZ MU?

Merhabalar Canlar, Dostlar...
Nasılsınız bakalım? Bugün bir hafta daha başladı ve sendromlu bir pazartesi ile karşınıza geldim ben de... Aslında burada empati yaptım. Çünkü ben bu aralar işsizim ve maalesef sendromlu bir pazartesi yaşayamıyorum. O yüzden bence elinizdekilerin kıymetini bilin. Belki sizin yüz çevirdiğiniz şeyler için birçok şeyini feda edebilecek insanlar vardır, kim bilir ki! Neyse bunlar hassas birer konu ve bu konular da konuşmayı daha sonraki günlere erteliyorum ve bugün için seçtiğim konuya yöneliyorum.

NE OKUYORUM, NE OKUYORUM?

Erebos - Ursula Poznanski
Bugün şu anda okuyor olduğum kitabın yorumuyla geliyorum. Şu an okuduğum diyorum çünkü kitap hala daha bitmedi ve kitapla ilgili şu ana kadarki teorilerimi sizle paylaşacağım. Bu yazıda biraz spoiler verebilirim, ona göre okuyup okumamakta karar verebilirsiniz. Ayrıca kitabı bitirir bitirmez de bu yazıyı güncelleyeceğim ve o zaman bu yazıda kesinlikle spoiler olabilir. Bu bahsettiğim, şu anda okuyor olduğum kitap Ursula Poznanski'nin Erebos adlı kitabı... Bu kitap aslında (daha önceki yazılarda da söylemiştim) bizim instagram üzerinden yaptığımız kitap kulübü ya da kitap etkinliğimizin mayıs ayı kitabı. Bu etkinliğe öncülük eden bir ablamız var; @burcununkitaplari... Bu etkinliğe onun öncülüğüyle başladık ve bu etkinliğe katılan herkesle her ay ortak bir kitap okuyoruz. Bu etkinliğe gören bilen ve duyan herkes katılabilir ve etkinliğimizi #burcuablaylakitapokuyorum etiketi altında insagramda paylaşıyoruz. İşte bu etkinliğimizin bu aya ait kitabı; Erebos...


  EREBOS - URSULA POZNANSKİ

Erebos
Ben kitabı okumaya ayın dokuzunda başlamış olsam da daha sonra girdiğim bir reading slump sayesinde kitabı ancak daha yeni yeni tam anlamıyla okuyabiliyorum. Ne yapalım? Bu seferlik de böyle oldu. Ne diyoruz böyle durumlarda? Geç olsunda güç olmasın...
Erebos, bir bilgisayar oyunuyla alakalı bir kitap. Bir lisede okuyan öğrenciler arasında sıkı bir gizlilik içinde dağıtılan ve her geçen gün bu oyunu oynayan öğrencilerin sayısının arttığı; yine bu öğrencilerin gizlilik içinde sabahlara kadar, kendilerini kaybedercesine oynadıkları bir bilgisayar oyunu. Ama Erebos sadece bir oyun gibi durmuyor, onun arkasında bazı şüphe çeken şeyler var ve bunlar işte size kitabı okutan şeyler.
Aslında benim bilgisayar oyunlarıyla pek aram yoktur ama kitabı okurken bir anda ben de ana karakter Nick gibi oldum; gece gündüz oyun oynayasım geldi.
Yazar, harika ve bir o kadar da ürkütücü bir bilgisayar oyunu yaratmış. Oyundan ürksem de korksam da devam etmeden duramayan çocuklara hak vermeden edemedim. Ama şu da var ki, bu oyunu oynayan çocuklar gerçeklikle sanal dünyayı karıştırmaya başladılar bile ve ben kitabın sonunun nereye varacağını merak ediyorum. Gerçekten bu kitabı bana en çok okutturan şey; merak... Kitabın sonu nereye bağlanacak, nasıl bağlanacak ve nasıl bitecek? Neyse, bunları ancak kitabın sonuna geldiğimde görebilirim ve o zaman bu yazıyı güncellediğimde buraya da yazarım.

 

EREBOS

Şimdi ise, kitapla ilgili teorilerimden biraz bahsetmek istiyorum. İlk olarak şu kısa bilgileri bir vereyim; kitap toplamda 478 sayfalık bir kitap. Ben daha 309. sayfadayım. Yani daha okumam gereken nereden baksanız bir 150 sayfa var ve o sayfalarda kim bilir neler olacak? Şu ana kadar da çok aksiyonlu bölümler yoktu -tabi ki oyun sahneleri hariç- ama bu kitabın sürükleyici olmadığı anlamına gelmiyor. Kitap aşırı sürükleyici ve çok sade bir dili var. Elinize aldığınız an kolay kolay bırakamayacağınız ve sayfaları çevirirken zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacağınız bir kitap.





GÜNCELLEME

Bu araya güncelleme koymak hoşuma gitmiyor ama bunu yapmam gerekiyor. Çünkü buradaki güncellemeyi kitabı okuyup bitirdikten sonra ekliyorum ve bu yazının devam kısmında yazdığım çoğu şeyin artık spoiler olduğundan eminim.
Kitabı okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum, harikaydı. Ama benim kitapla ilgili teorilerimin birazı tuttuğu için  aşağıda kalan yazılar spoiler içeriyor. Ayrıca bu yazıyı okuduktan sonra kitaba yönelirseniz, kitaptan zevk alamayacaklınız. O yüzden kitabı okumaya karar verirseniz yazımı okumayı burada bırakın. Eğer yok okumam derseniz devam edin ama size şunu da söylememe izin verin; çok şey kaçırıyorsunuz! Kitap gerçekten harika, muhteşem... İçindeki olay örgüsü, sonu, aralardaki ikilemler, gerilimler... Benim bu yazarın okuduğum ilk kitabı ama diline ve kurgusuna bayıldım.
Yazının bundan sonraki başlıkları spoiler içermez. Başlıklara bakalirsiniz ama bence içeriği kitabı okuduktan sonra bakın, yine de unutmayın karar size ait.

NOT: Bundan sonraki bölümlerde spoilerlar olabilir. Yazının devamını ona göre okuyup okumamaya karar verin.




TEORİLER... BU YAZIYI UMARIM "EREBOS" GÖRMEZ!!!

Erebos (Benim çizimlerimle)
Kitapla ilgili en başlıca teorim, kitaptaki bir karakterle alakalı; Adrian... Evet. Bence bu çocukta bir şeyler var. Kötü değil ama tahminen iyi de değil. Daha farklı bir şeyler, her şeye çözüm olacak bir şeyler mesela... Yani bu çocuk bence kitabın anahtar kişisi, kilit insanı...
Doğru mudur? Bilmiyorum. Bu yalnızca benim teorim. Ayrıca teorimi genişletirsem; Adrian'nın babası ölmüş ve bence bu bilgisayar oyunu, Erebos'u da o yarattı. (Bu arada Erebos, kitapta çocukların oynadığı bilgisayar oyununun adı.) Daha sonra bu oyunun tehlikeli olduğunu fark etti ve onu yok etmeye çalıştı ama bunda da başarılı olamadı ve öldürüldü. Yalnız burada bir nokta var ki o da; Adrian'nın bu babası ölmemiş, intihar etmiş. Peki bir bilgisayar oyunu yaratıcısını öldürüp ve bu olaya intihar süsü verebilir mi? Bir şekilde olabilir. Neden olmasın ki? Ben sadece o bir şekildeyi çözemiyorum. Ama inanın, bu teorim doğruysa Erebos bir şekilde bu işi yapmış olabilir. Yani bir bilgisayar oyunu cinayet işlemiş ve buna intihar süsü vermiş olabilir. Yapay zeka olabilir diyorum ya da benim aklıma daha yatan teoriye göre ise; bu cinayeti kendisi yapmamış ama oyuncularından birine yaptırmış da olabilir. Benim teorim bu yönde... Zaten sadece bir iki yerde Adrian'nın Nick'le konuşma çabaları var ki, kurduğu her cümle bence şüphe uyandırıcıydı.
Diyorum ki yani, bu teorilerim tutmasa bile Adrian'la alakalı illa ki bir şey çıkacak kitapta ve bu yüzden kitabın bir an önce sonuna gelmek istiyorum. Beni neler bekliyor görmek için sabırsızlanıyorum. Ama şimdilik bu yazının sonunda kitabı okumak yerine, ne yapacağım? Tabi ki gidip Game of Thrones'un son ve final bölümünü izleyeceğim. Sizinle o konuda da bir inceleme yapacağız. Ama bu ancak haftaya olur. O da, izlemeyenler o zamana kadar izlemiş olurlar ve spoiler yemezler diye...

"EREBOS" BENİ YOK ETTİ


Şaka, şaka... Burdayım ben! Sadece, yazının bitişini yapacağım için böyle bir espri yapayım demiştim. 😂😂😂 Neyse bakalım, o zaman artık bitirelim mi, bugünü de?
Bu yazımız biraz kısa oldu, biliyorum. Ama okuduğum kitap bitmediği için tam anlamıyla bir yorum giremediğim için
sanırım böyle oldu. Ama kitabı okuyup yazıyı güncelledikten sonra belki de yazı o zaman uygun bir uzunluğa sahip olur.
E, o zaman artık yazımızın sonuna gelelim ve hoşça kal diyelim, değil mi?
Kendinize ve sevdiklerinize çok iyi bakın canlar...
Seviliyorsunuz.
😘😘😘

GÜNCELLEME (SPOİLER İÇERİR!!!)

Erebos şu dakika itibariyle bitti. Bir "geçmiş olsun"uzu alırım artık. 😉 Bu arada teorimin bir kısmı doğru çıktı. Kitabın anahtarı kesinlikle, Adrian'mış. Ama masum, oyuna kurban gittiğini düşündüğüm kişi aslında tam tersi canavar, pislik, çocukları kendi intikamı için (özellikle kendi oğlunu) manipüle eden bir cani çıktı. Kısaca bütün olanlar Adrian'ın ölmüş babası yüzünden olmuş. Adam harbi ölmüş ama ölmeden önce intikamı uğruna Erebos'u yaratmış ve oğluna bu oyunu miras olarak bırakmış. Aslında kitapta baba da hep haksız değil, onun da haklı olduğu yerler var. Ama işte... Anlatamıyorum. Ama okumanızı tavsiye ediyorum. Baştan sona harikaydı. Bu spoilerlı bölümü okumayanlar için üste yine bir tavsiye olarak güncelleme gireceğim sanırım. Çünkü bu kısmı okutuktan sonra kitaptan zevk alamazsınız. Bu konuyu da belirtip, kaçtım ben canlar... 😘😘😘

19 Mayıs 2019 Pazar

19 MAYIS GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI'NI NUTUK'TAN BİR BÖLÜMLE KUTLUYORUZ !

19 MAYIS GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI


Merhabalar Gençlik...
Gençlik dedim, çünkü bugün 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı... O yüzden ben de bu önemli güne uygun bir giriş yapayım dedim. Ayrıca bugünkü yazı konum da zaten bu önemli gün ve bugün sizinle Nutuk'tan bir bölüm paylaşacağım.
O zaman millet, hepinizin ve hepimizin 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun. 💖💖💖

 

 

 

 

 

NUTUK (SÖYLEV) - GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK


...
19 Mayıs 1919'da genel durum ve görünüm - Genel durumu değerlendirme - Düşünülen kurtuluş yolları
...

II. Genel durumu değerlendirme
Bu açıklamalardan sonra genel durumu, daha dar bir çerçeve içine alarak, çabuk ve kolayca, hep birlikte gözden geçirelim:
Düşman devletler Osmanlı Devleti'ne ve ülkesine nesnel ve tinsel (maddi-manevi) yönden saldırmışlar; onu yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler. Padişah ve Halife olan kişi, yaşam ve rahatını kurtarabilecek çare aramaktan başka şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda. Farkında olmadığı halde başarısız kalmış olan Ulus, karanlık ve belirsizlik içinde, olup bitecekleri bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve olaylardan etkilenebilme güçlerine göre, kurtuluş çaresi saydıkları yollara başvuruyorlar... Ordu, adı var, kendi yok durumda. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaş'ın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun; yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumun kıyısında, kafaları çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta...
Burada, pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. Ulus ve ordu, Padişah ve Halife'nin hayranlığından haberi olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı yüzyılların kökleştirdiği din ve gelenek bağlarıyla içten bağlı ve uysal. Ulus ve ordu, kurtuluş yolu düşünürken, kuşaktan kuşağa geçen bu alışkanlık dolayısıyla, kendinden önce yüce Halifeliğin ve Padişahlığın kurtuluşunu ve dokunulmazlığını düşünüyor. Halife'siz ve Padişah'sız kurtuluşun anlamını kavramaya yetenekli değil... Bu inanca aykırı görüş ve düşüncelerini açığa vuracakların vay haline! Hemen dinsiz, vatansız, hayın sayılır, istenmez.
Bir başka önemli noktayı da söylemek gerekir. Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük Osmanlı Devleti'nin yanında, koskoca Almanya, Avusturya-Macaristan varken hepsini birden yenen, yerlere seren İtilaf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla düşmanlığa varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
devletleri gücendirmemek, temel ilke gibi görülmekteydi. Bu devletlerden yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu, hemen bütün kafalarda yer etmişti.
Bu anlayışta olan yalnız halk değildi; özellikle, seçkin denilen insanlar bile böyle düşünüyordu.
Öyleyse, kurtuluş yolu ararken iki şey söz konusu olmayacaktı:
Önce, İtilaf Devletleri'ne karşı düşmanlık durumuna girilmeyecekti; (sonra da) Padişah ve Halife'ye canla başla bağlı kalmak temel koşul olacaktı.


III. Düşünülen kurtuluş yolları
1. Türlü öneri ve kararlar: Şimdi Baylar, izin verirseniz size bir soru sorayım: Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için, nasıl bir karar akla gelebilirdi?
Açıkladığım bilgilere ve gözlem sonuçlarına göre, üç türlü karar ortaya atılmıştı:
Birincisi, İngiltere'nin koruyuculuğunu istemek;
İkincisi,  Amerika'nın güdümünü istemek.
Bu iki türlü karara varmış olanlar, Osmanlı Devleti'nin bir bütün olarak kalmasını düşünenlerdir. Osmanlı ülkesinin ayrı ayrı devletler arasında paylaşılmasındansa, bu ülkeyi bir bütün olarak bir büyük devletin kanadı altında bulundurmayı yeğleyenlerdir.
Üçüncü karar, bölgesel kurtuluş yollarıyla ilgilidir. Örneğin: Bazı bölgeler, kendilerinin Osmanlı Devleti'nden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmamak yollarına başvuruyor. Bazı bölgeler de, Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılacağına, Osmanlı ülkesinin paylaşılacağına olupbitti gözüyle bakarak kendi başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.
Bu üç türlü kararın gerekçesi, yapmış olduğum açıklamalar arasında vardır.
2. Ya bağımsızlık ya ölüm: Baylar, ben bu kararların hiç birini yerinde bulmadım. Çünkü bu kararların dayandığı bütün gerekçe ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o günlerde, Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tükenmişti. Osmanlı ülkesi bütün bütüne parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son olarak, bunun da paylaştırılmasını gerçekleştirmek için uğraşılmaktaydı. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, Padişah, Halife, hükümet, bunların hepsi, içeriğini yitirmiş bir takım anlamsız sözlerdi.
Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ve ne gibi yardım istemek düşünülüyordu?
O halde sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi?
Baylar, bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da ulusal egemenliğe dayalı bağılsız - koşulsuz (tam) bağımsız bir Türk devleti kurmak.
İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına basar basmaz uygulamaya başladığımız karar, bu karar olmuştur.
Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şuydu:
Temel ilke, Türk Ulusu'nun onurlu ve şerefli  bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde, uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz.
Yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü, uyuşukluğu benimsemekten başka bir şey değildir. Bu aşağılık duruma gerçekten düşmemiş olanların, isteyerek başlarına yabancı bir yönetici getirmeleri hiç düşünülemez.
Oysa, Türkün onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus, tutsak yaşamaktansa yok olsun, daha iyidir.
Öyleyse ya bağımsızlık, ya ölüm!
İşte gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktı.
Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranılacağını düşünelim. Ne olacaktı? Tutsaklık.
Peki efendim, öteki kararlara uymakla da sonuç bu olmayacak mıydı?
Şu ayırımla ki, bağımsızlığı için ölümü göze alan ulus, insanlık onur ve şerefinin gereği olan her özveriye
başvurduğunu düşünerek avunur ve tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren uyuşuk, onursuz bir ulusa oranla, dost ve düşman gözündeki yeri elbette (çok) başka olur.
Sonra, Osmanlı soyunu ve devletini (hanedan ve saltanatını) sürdürmeğe çalışmak, elbette Türk Ulusuna karşı en büyük kötülüğü yapmaktı. Çünkü ulus, her türlü özveriye başvurarak bağımsızlığını sağlasa da, Padişahlık sürüp giderse, bu bağımsızlık güvenceli sayılamazdı. Artık, yurtla, ulusla hiçbir duyunç (vicdan) ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve ulus bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi?
Halifeliğe gelince; bilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında bunun gülünç sayılmaktan başka niteliği kalmış mıydı?
Görülüyor ki, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlamak için, ulusun daha alışık olmadığı sorunlara el atmak gerekiyordu (ve) kamuca konuşulmasında büyük sakıncalar bulunacağı düşünülen sorunların söz konusu edilmesinde kesin zorunluluk vardı. (Şöyle ki):
Osmanlı Hükümetine, Osmanlı Padişahına ve Müslümanların Halifesine başkaldırmak ve bütün ulusu ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.
Türk atayurduna ve Türkün bağımsızlığına saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün ulusça silahlı olarak karşı çıkmak ve onlarla savaşmak gerekiyordu. (ancak) bu önemli kararın bütün gereklerini ve isteklerini ilk gününde açıklamak ve söylemek, elbette yerinde olmazdı. Uygulamayı bir takım evrelere ayırmak ve olaylardan yararlanarak ulusun  duygu ve düşünceleri üzerinde işlemek ve adım adım ilerleyerek amaca ulaşmaya çalışmak gerekiyordu. Nitekim öyle olmuştur. Ama, dokuz yıllık tutumumuz ve yaptıklarımız bir mantık zinciri içinde irdelenirse, ilk günden bugüne dek izlediğimiz genel gidişin, ilk kararın çizdiği çizgiden ve yöneldiği amaçtan hiç ayrılmamış olduğu kendiliğinden belirir.


3. Kaçınılmaz tarihsel süreç ve büyük ulusal giz:  Burada, kafalarda yer tutabilecek kimi duraksama düğümlerinin çözülmesini kolaylaştırmak için bir gerçeği hep birlikte gözden geçirmeliyiz:
Beliren ulusal savaşın tek amacı, yurdun yabancı salgınından kurtarmak olduğu halde, bu savaşın, başarıya ulaştıkça, ulusal istence (iradeye) dayalı yönetimin bütün ilkelerini ve biçimlerini evre evre bugünkü döneme değin gerçekleştirmesi, doğal ve kaçınılmaz bir tarih süreci idi. Bu kaçınılmaz tarih sürecini, geleneksel alışkanlığıyla, hemen sezinleyen padişah soyu, ilk andan başlayarak ulusal savaşın amansız bir düşmanı oldu. Bu kaçınılmaz tarih akışını, ilk anda ben de gördüm ve sezinledim. Ama, baştan sona, bütün evreleri kapsayan sezgilerimizi ilk anda bütünüyle açığa vurmadık ve söylemedik. İleride olabilecekler üzerine çok konuşmak, giriştiğimiz gerçek ve nesnel (maddi) savaşa boş kuruntular niteliği verebilir ve dış tehlikenin yakın etkileri karşısında üzüntü duyanlar arasından da, alışkanlıklarına, düşünsel yeteneklerine, ruhsal durumlarına uymayan olası değişikliklerden ürkeceklerin ilk anda direnmelerine yol açabilirdi. Başarı için uygun ve güvenilir yol, her evreyi vakti geldikçe uygulamaktı. Ulusun gelişmesi ve yükselmesi için esenlik yolu buydu. Ben de böyle yaptım. Ancak tuttuğum bu uygun ve güvenilir başarı yolu; yakın çalışma arkadaşım olarak tanınmış kişilerden kimileriyle aramızda, zaman zaman görüşlerde, davranışlarda, yapılan işlerde beliren temelli veya ikinci derecede bir takım anlaşmazlıkları, kırgınlıkların, dahası, ayrılıkların da nedeni ve açıklaması olmuştur. Ulusal Savaşa birlikte başlayan yolculardan kimileri, giderek ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyet yasalarına dek uzayan gelişmelerinde, kendi düşün ve ruh yeteneklerinin kavrama sınırı bittikçe, bana direnmeye ve karşıt olmaya başlamışlardır. Bu noktaları, aydınlanmanız için, kamuoyunun aydınlanmasına yararlı olmak için,  sırası geldikçe, birer birer göstermeye çalışacağım.
Bu son sözlerimi özetlemek gerekirse diyebilirim ki ben, ulusun duyuncunda ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal giz gibi kendi duyumcumda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulatmak zorundaydım.


DAHA NE SÖYLENEBİLİR Kİ?

Değil mi ama? Daha ne söylenebilir, daha ne denebilir ki? Bence bütün Türk milletinin okuması gereken bir eser. Sonuçta bu eserde tarhimizin bir bölümü, o dönemi yaşamış ve o dönemdeki en önemli şahsiyetten anlatılıyor.
Mustafa Kemal ATATÜRK...
Seviliyor ve sevilmeye devam edilecektir.
Tekrar, bütün milletimizin 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun.
Kendinize ve sevdiklerinize ve ülkenize ve vatandaşlarınıza iyi bakın canlar, seviliyorsunuz...
😘😘😘

Ufak Bir Hikaye...

AMATÖR YAZARDAN HİKAYELER -2-

BİR AİLE MESELESİ 16.08.2025/17.08.2025 7   Ben masada oturmuş sadece konuşulanları düşünmeye başlamıştım. Çevremdeki üç insan da ko...