PEÇETE YAZISI
26.07.18-27.07.18
“Baba hadi ama içeri gir artık. Yağmur yağacak, ıslanacaksın!”
“Bir şey olmaz Özge. Biraz daha bahçeyle ilgilenmem gerek. Sen kal içerde.”
“Baba, hava kapattı görmüyor musun? Bak rüzgâr da çıktı. Hem halam çay yaptı. En azından bir mola ver de, çay iç!”
“İçin siz çayınızı, ben içmeyeceğim.”
“İyi o zaman, sen bilirsin. Benden günah gitti.”
“Gelmiyor mu kızım baban?”
“Yok, be hala bahçesini bırakıp gelemiyor. Çay da içmeyeceğim dedi. Kendi bilir. Boş ver biz içelim çayımızı.”
O hafta sonu babamla beraber halamın yanına gelmiş ve normalde halamın baktığı bahçemizle ilgilenmiştik. Ama yaz mevsimi olmasına rağmen bugün havanın bozması planlarımızı aksattı. Neyse ki akşam kendi evimize dönecektik, hem annemi de evde yalnız bırakmıştık. Kadın bizsiz sıkıldı mı yoksa kafasını mı dinledi bilemiyorum, ama onu yalnız bırakmak hoşuma gitmiyor nedense.
“Boş ver, iç sen çayını kızım. Yağmur yağmaya başlasın bakalım, gelir o şimdi.”
“Hala, babamın yanında biri var. Kim o? Daha önce görmedim!”
“Dur bakayım.”
Halam pencereye, yanıma geldi ve bahçeye bakmaya başladı.
“Özge, kızım tanıyamadın mı? Bu senin çocukluk arkadaşın Ege!”
Ege'yi uzun zamandır ne görmüştüm ne de aklıma gelmişti kendisi. Ama çocukken beraber çok oyun oynar ve çok eğlenirdik. Ama şimdi karşımda gördüğüm adam hiç de o çocukluk arkadaşım Ege'ye benzemiyordu. Bu adam takım elbiseli, zengin görünüşlü ve kendine baktığı belli olan fiziğiyle bayağı bir yakışıklı görünüyordu. Benim çocukluk arkadaşım Ege ise ufak tefek, cılız ve sakar olan eğlenceli bir çocuktu. Bu adam ise eğlenmeyi unutmuş ve bir o kadar da sıkıcı ve ciddi bir tip gibi duruyordu.
“Hala emin misin? Bu Ege mi? Ben tanıyamadım. Çok değişmiş!”
“E kızım çocuk kaç yıldan beri burada yoktu. Değişecek tabi, senin en son gördüğün sekiz yaşındaki çocuk gibi mi görünecekti?”
"Ne bileyim? Garip geldi biraz. Ne zaman geldi?"
"Bir kaç gün oluyor. Ablasının rahatsızlığından dolayı gelmişti, ben gitti sanıyordum ama demek ki hala gitmemiş. Uzun kalamayacaktı, bir kaç güne döner her halde."
"Anladım."
"Dışarı çıkıp konuşsana, ayıp olur şimdi. Beraber büyüdünüz sonuçta..."
"Yok, be hala, gerek yok. Baksana şuna çok değişmiş. Geldiğinden beri bir kere bile gülmedi. Eski Ege böyle miydi? Sürekli gülerdi o..."
"Sen bilirsin ama hiç olmazsa çay içer mi bir sorsaydın keşke!"
"Boş ver, artık çay sevmiyordur o..."
Biz halamla beraber Ege'nin dedikodusunu yaparken babam bahçeden bana seslendi. Kim bilir ne diyordu. Dışarıdaki rüzgâr sesi babamın kelimelerini evin içine ulaştırmadığı için bir dakikalığına hemencecik dışarı çıkmaya karar verdim. Ama babam bana bahçeden seslendiği için dışarı da biraz yürümüştüm ki babama ulaşamadan üşümeye başladım. Eve dönmeden tişörtümün üstüne örtebilecek bir şeyler aradım etrafımda ve tam o sırada dışarı da ki koltuğun üzerine katlanıp koyulmuş klasik bir bej rengi ceket gördüm ve onu üstüme geçirdim. Ceket sanırım Ege'nindi ve bana büyük gelmesinin yanı sıra, Ege'nin ceketini neden çıkardığını da merak etmeden duramadım.
Babamın yanına ulaştığımda bahçemizden topladığı iki kova sebzenin bir tanesini taşımam için bana verdi. O sırada üzerimde olan ceket maalesef ki kirlenecekti, o yüzden ceketi çıkarmayı düşündüm ama bu seferde ceketi koyabileceğim temiz bir yer yoktu. Bizden biraz daha uzakta, arkası bize dönük duran Ege'ye bir göz attım ve o sırada o da önünü dönüp beni gördü.
"Merhaba Özge. Nasılsın?"
"İyiyim. Teşekkür ederim Ege. Sen nasılsın?"
"İyiyim ben de, ne olsun. O üzerindeki ceket benim mi?"
"Ah, evet, pardon… Dışarı çıkınca üşüdüm de giyecek bir şey olarak ilk bunu gördüm. Bekle dur çıkarayım."
"Sorun değil. Gerek yok çıkarmana, bırak kalsın üzerinde."
"Olur mu? Kirlenecek şimdi!"
"Sorun değil dedim ya Özge. Bırak kirlenirse kirlensin, ne olacak sanki? Alt tarafı bir ceket, giymek için yapılmış değil mi?"
"Teşekkür ederim, Ege. Aldığım yere geri bırakırım."
"Sorun değil."
Bahçeden babamla beraber çıktık. Ama Ege bizimle beraber eve gelmedi, o biraz daha bahçede kaldı.
Babamla beraber eve doğru giderken Ege'yle ne konuştuklarını sordum. Babam, hiç havadan sudan falan, dedi ama Ege ile azıcık konuşmamızdan tahmin ettiğim kadarıyla canı sıkkın gibiydi. Küçükken de, canı ne zaman sıkılsa kendini yeşile, doğaya ve genelde bizim bahçeye atar rahatlardı; acaba yine rahatlamak için mi gelmişti bizim bahçeye? Bilmiyordum ama babam elimizdeki sepetlerin birini Ege'nin kendi başına doldurduğunu söyleyince, moralinin bozuk olduğuna emin oldum ve ayrıca da ceketini kirlenecek diye çıkardığını anlamış oldum ama ne yazık ki ceketi yine de kirlenmişti, benim sayemde.
Biz, babamla beraber evin önüne gelince hemen ceketi çıkarıp aynı yerine aynı şekilde katlayıp biraz utanarak bıraktım ve sonra evin içine girdim. Babam üstünü değiştiriyordu ve o kıyafetlerini değişir değişmez eve gidecektik. Babamı beklerken o sırada aklıma bir şey geldi. Çocukken Ege'nin morali ne zaman bozuk olsa, ben peçeteye onun keyfini yerine getirecek şeyler yazardım. Şimdi de yazsam bir faydası olur muydu Ege için acaba? Bir bakalım. Peçetemiz var, tükenmez kalem de var. Ayrıca ceketi için özür de dilemiş olurum. Hem yazdıktan sonra peçeteyi ceketinin cebine koyarım, kendim vermek zorunda da kalmam ve böylece o da beni görmeden benim yazdığımı bilir.
Peçeteyi dizimin üstüne sermiş elime kalemimi almış yazmaya başladım. Ama halamla babamın konuşmalarından yazacaklarımı toparlayamıyordum. Sonra birçok yazım hatası yaptığımı ve saçma sapan cümleler kurduğumu fark edince, tekrar başka bir peçete serdim dizime ve bu sefer önce bir not kâğıdı aldım çantamdan ve yazacaklarımı ilk ona yazmaya karar verdim. Ama ne yazık ki yine toparlayamadım kafamı ve not kâğıdı da saçma sapan şeylerle doldu kaldı.
"Özge, kızım hadi bakalım gidelim artık. Annen merak etmiştir."
"Tamam, bir dakika baba!"
"Bir dakika falan yok hadi. Zaten bir kaç dakikadır ne ile uğraşıyorsan, onun bitmesini bekledim. Hadi evde bitirirsin. Gidiyoruz artık."
Bu cümleden sonra babama daha bir cümle bile kuramazdım ve bu yüzden Ege'ye peçete yazısı veremeyecektim. Peçeteyi ve not kâğıdını orda bıraktım ve aceleyle çantamı alıp, babamın peşinden arabaya doğru koştum.
Aslında peçete yazıları, Ege ve benim yazmayı ilk öğrendiğimiz andan itibaren aramızda özel bir iletişim şekli olmuştu. 'Neden peçete?' diye sorsanız, bu sorunun cevabını size veremem. Çünkü ben de bilmiyorum, bu sorunun cevabını. Aslında peçetenin aramızda özel bir anlamı ya da hatırası yok. Aramızda olan özel bir anlam her halde sadece, çocukluk arkadaşından çok çocukluk aşkı olmamız olabilir. En azından benim ilk âşık olduğum kişiydi Ege ve o benim çocukluk aşkımdı. Bunu ona söylediğimde, o da bana aynılarını söylemişti ve bunun yanında beni okuldaki tüm erkeklerden koruyacağını da söylemişti. Ah ne güzel, ne eğlenceli günlerdi, ta ki Ege hayatımdan çıkana kadar… Ondan sonra da sanırım kimseyi öyle sevmemiştim. Şimdi ise Ege geri dönmüş ve ben onunla iki kelimeden fazla bir şey konuşamamıştım. Üstelik hayatında en değer verdiği kişi -ablası- bir kaza geçirmişti. Acaba canı buna mı sıkkındı yoksa annesine mi? Sonuç ne olursa olsun, ben eskisi gibi bu defa onu rahatlatamamıştım.
Eve vardığımızda telefonumun şarjı bitmek üzereydi ve ben bu yüzden telefonu odama şarja koydum ve yemek için balkona çıkmıştım. Aradan bir kaç saat geçmişti ki telefonuma bakmak için odama girdim ve beni tanımadığım bir numaranın aradığını gördüm. Ben daha bir şey yapamadan telefonum tekrar çalmaya başladı ve o tanımadığım numaranın beni tekrar aradığını gördüm. Telefonu açıp, kulağıma götürdüm.
"Efendim?"
"Özge ile mi görüşüyorum acaba?"
"Evet, benim. Siz kimsiniz?"
"Özge, ben Ege..."
"Ege! Telefon numaramı nereden buldun?"
"Halana sordum, o söyledi. Şey, ben peçete yazısı için teşekkür etmek istemiştim. O zaman teşekkürler."
"Sen peçete yazısını nerden biliyorsun? Ah, olamaz! Okudun mu? Çok kötü bir yazıydı o…"
"Halan çay içmem için eve çağırınca, koltuğun üzerinde duran yazılı bir peçete ve not kâğıdı gözüme çarptı. Yani bu şekilde buldum ve hem not kâğıdını hem de peçete yazısını okudum. Ayrıca haklısın, gerçekten kötü bir yazıydı."
"En azından not kâğıdını da okumuşsun, o biraz daha düzgün sayılırdı. Tabi okuduktan sonra ikisini de imha etmen gerekecek. Sonuçta değişen bir şey yok yani."
"İmha mı? Saçmalama! Tabi ki öyle bir şey yapmayacağım. Onlar koleksiyonumun bir parçası…"
"Ne koleksiyonu?"
"Peçete yazısı koleksiyonu!"
"İnanmıyorum! Sen hala saklıyor musun onları?"
"Tabi ki… Yoksa sen saklamıyor musun?"
"Saklıyorum, tabi ki… Eee, sen sadece teşekkür etmek için mi aramıştın?"
"Aslında ilk başta bu sorunun cevabı evetti ama şimdi düşününce yarın niye buluşmuyoruz? Konuşacak çok şey birikti, mesela on beş yıllık iki tane hayat…"
"Tabi ki olur. Yarın akşam sana uygun mu? Nerde buluşalım?”
"Deniz kenarında bir yerde buluşalım. Seninle deniz kenarı muhabbeti hiç yapmadık sonuçta değil mi?"
"Tamam, o zaman… Yarın akşam beraber deniz havası alıyoruz.”
"Tamam, o zaman… Yarın akşam birlikteyiz.”
Ertesi gün için kendime biraz özen göstermek istemiştim ama sonra Ege'nin benim çocukluk arkadaşım olduğu aklıma gelince en doğal halimde olmaya karar verdim. Sonuçta ne giyersem giyeyim Ege beni tanıyordu ve üzerimdeki kıyafetin bu duruma en ufak bir etkisi yoktu. O yüzden Ege beni akşam aradığında ben çoktan hazırlanmıştım ve on dakika sonra da Ege'nin yanındaydım.
Ege'nin yanına varır varmaz konuşmaya başlamıştık. Sonra beraber deniz kenarında yürümeye başladığımızda ise sohbetimiz iyice derinleşmişti. O bana, benden ayrıldıktan sonra neler yaptığını anlattı ve ben de ona sorular sormaktan vazgeçemedim, tıpkı eskiden olduğu gibi…
Ege'nin hayatı hep normal gitmişti. Güzel, mutlu bir çocukluk dönemi, harika lise yılları ve muhteşem üniversite hayatı ve nihayetinde sevdiği meslekle dolu bir iş hayatı… Hayatındaki her şey mükemmeldi ya da ben öyle düşünüyordum ta ki bana yaşadığı sıkıntıları anlatana kadar.
Ege'nin sıkıntıları aslında çocukluktan başlıyordu. Onun anne ve babası boşanınca, Ege babası ile birlikte başka bir şehre taşınmıştı ve en çok sevdiği iki insandan -yani ben ve ablasından- böylelikle zorla koparılmıştı. Annesiyle araları hiç iyi olmamıştı. Zaten ailesinin boşanma sebebi de anneden kaynaklanıyordu. Yani boşanmayı anne istemişti ve hatta Cansu Abla'nın velayetini de o istemişti ama olan Ege'ye olmuş ve sekiz yaşında, bildiği her şeyden uzaklaşıp başka bir hayata başlamıştı.
Zaman içinde babası onu, annesi ve ablasının yanına göndermek istemişti ama annesi hiçbir zaman bunu kabul etmemişti. Neyse ki Cansu Abla sürekli babası ve Ege'yi görmeye gidiyordu. Ege'nin yıllardır doğduğu yere uğramama sebebi de, annesiydi aslında. Ama geçen birkaç gün içinde Cansu Abla bir trafik kazası geçirince, Ege her şeye rağmen doğduğu bu şehre gelmişti. Neyse ki, Cansu Abla'nın pek bir şeyi yoktu. Sadece, sağ kol dirseği kırılmış, alçıya alınmıştı ve vücudunda birkaç yara izi vardı. Bir iki aya eskisi gibi olabileceğini söylemişti, doktoru. Ama Ege için bu aşırı bir durumdu çünkü o ailesinden en çok ablasına bağlıydı.
Her şerde bir hayır varmış… Cansu Abla kaza geçirmeseydi, Ege tekrar buraya gelmeyecekti ve ben onu yeniden görmeyecektim. Ama şimdi buradaydı, yanımdaydı ve benimle eskisi gibi kahkaha ata ata gülüyordu. O zamanlar çocuktuk, şimdi yetişkin ama kahkahalarımız aynıydı. Eskiden başka şeylere gülüyorduk, şimdi başka ama birlikte bulduğumuz mutluluk hep aynıydı. Onunla hiç ayrılmamışız gibiydi.
Ege bana yaşadıklarını ve hayatını anlatırken bir yandan da deniz kenarında boş bir bank bulmuş ve oturmuştuk. Konunun artık yavaş yavaş bana geldiğini de anlamıştım ama benim anlatacak pek bir şeyim yoktu. O yüzden o bana sormadan bir şeyleri ben anlatmak istedim.
"Biliyorum. Şimdi bana sıra sende diyeceksin. Ama ben de pek bir şey değişmedi be Ege. Aynı hamam aynı tas… Çocukluğumu yaşadım, iyisiyle kötüsüyle liseyi bitirdim. Üniversiteye girdim ama sonunda mesleğini yapabilen bir gruba giremedim."
"Edebiyat öğretmenliği okumuştun değil mi?"
"Evet, ama şu anda bir mağazada satış görevlisiyim."
"Niye hiç yazar olmaya çalışmadın. Sen küçükken bile yazmayı severdin. O peçete yazıları gerçekten güzeldi."
"En son yazdığım içinde geçerli mi bu söylediğin?"
"O hariç… Ama cidden hiç düşünmedin mi? Ya da hiç başka bir şeyler yazmadın mı?"
"Aslında çok şey yazdım. Ama ne yalan, yazdıklarımı yayınlamak aklıma gelmedi."
"Bence denemelisin."
"Bilmiyorum Ege. Cesaretim çok olmadı hiçbir zaman biliyorsun. Bu arada, peçete yazılarını gerçekten saklıyor musun?"
"Tabi ki saklıyorum! Peçete yazıları benim hatıram, anım, çocukluğum… Onlar benim mutluluğum. Çünkü sen onları bana hep en kötü zamanlarımda yazıp vermiştin ve her seferinde benim mutlu olmam için bir çaba harcamıştın ve ben de mutlu olmuştum."
"Gerçekten mutlu olmanı istemiştim. Çünkü sen benim arkadaşımdın ve ben seni seviyordum. O peçete yazıları nasıl ortaya çıkmıştı hatırlıyor musun? Ben hatırlayamıyorum da!”
“Ne yalan ben de hatırlayamıyorum. Sadece beni mutlu etmek için yazdığını hatırlıyorum.”
O akşam konuşmaktan o kadar keyif almıştık ki, zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik ve ben şehir içi minibüslerinin son saatini kaçırdım. Neyse ki Ege o gün kendi arabasıyla gelmişti ve beni eve bırakabileceğini söyledi. Artık yavaş yavaş arabaya doğru yürüme vaktiydi ve onunla geçireceğim son zamana doğru git gide yaklaşıyordum.
Arabaya binip eve varasıya kadar, yol tarifi hariç pek bir şey konuşmamıştık ve ben bu durumdan gerçekten rahatsız olmaya başlamıştım. Ege'yle geçireceğim son dakikaları böyle saçma bir sessizlikle bitirmek istemiyordum. Ben bunları düşünürken çoktan evimin önüne gelmiştik bile…
Ben evimi gösterince Ege, arabayı yavaşlattı ve ilk konuşan ben oldum.
"Her şey için teşekkürler, Ege. Harika bir akşamdı. Uzun zamandır böyle güzel bir gün geçirmemiştim, bir on beş yıl kadar."
"Ben de, Özge… On beş yıldır ben de böyle güzel bir gün geçirmemiştim. Ben de teşekkür ederim, her şey için… "
"İyi geceler Ege…"
"İyi geceler Özge…"
Kapının kapısını açmış arabadan iniyordum ki, Ege tekrar konuşmaya başladı.
"Aslında birkaç gün daha buradayım. Biraz anneme inat, biraz da ablam için, belki senin içinde olabilir bu… Ne dersin, yarın akşamda böyle güzel zaman geçirebilir miyiz?"
"Bir deneriz, belki güzel olmaz ama denemeden bilemeyiz değil mi? Ama aramızda kalsın, bence yarın daha güzel olabilir…"
"Hiç değişmemişsin, biliyorsun değil mi?"
"Bana diyene bak! Sen de hiç değişmemişsin. Aslında ilk başta seni görünce, bayağı bir değiştiğini düşünmüştüm. Ama şimdi, seninle tekrar konuşmaya başlayınca hiç değişmediğini anladım."
"Niye öyle düşündüğünü sorardım normalde ama bunu yarına saklamaya karar verdim. Nasıl olsa yarın seni uzun uzun sorguya çekmeyi planlıyorum."
"Eyvah eyvah! Yarın yandım desene! Acaba iptal mi etsek?"
"Hiç heveslenme! Bir kere olur dedin, geri alamazsın artık!"
"Geri almak isteyen kim?"
"O zaman, yarın görüşürüz."
"Yarın görüşürüz, iyi geceler."
O gece eve varır varmaz, uyuyakaldım ve rüyamda Ege'den başka bir şey görmedim. Sabah kalkınca da yine aklımda Ege vardı. Tıpkı o sekiz yaşındaki Özge gibi, Ege diyerek yatıp Ege diyerek kalkıyordum. O kızı seviyordum ve şimdiki kızı da seviyorum.
Akşam Ege'yle buluşuncaya kadar, mesajlaştık. Yine dün ki gibi deniz kenarında buluşacaktık, beni gelip evden almasını istemedim çünkü onunla görüşmeden önce yürümeye ihtiyacım vardı.
Akşam yemeğini yedikten sonra, hemencecik hazırlanmıştım ve Ege'den haber bekliyordum. Ondan haber gelince de dün akşam ki gibi deniz kenarına, onun beni beklediği yere doğru yürümeye başladım. Ege, yine benden önce gelmiş ve beni bekliyordu. Onu görür görmez yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı ve aynı gülümsemeyi onun da yüzünde gördüm. İşte bu manzara benim için son noktaydı, bundan daha güzeli olamazdı.
Yine birlikte harika bir gün geçirmeye hazırdık ve ayrıca bugün saate dikkat etmeme de gerek yoktu. Beni yine akşam eve Ege bırakacaktı ve ailem Ege'yle beraber olduğumu bildiği için eve geç de gitme hakkım vardı.
Birlikte harikaydık. Çok güzel bir akşam daha geçiyorduk ve bugün pek konuşamayacağımızı düşünmeme rağmen, aslında düne göre daha çok konuşmuştuk ve bu da bir şeyleri kafama dank ettirdi.
Ege'yi eskiden seviyordum ve hala daha seviyorum. İlk gerçek aşkım oydu ve ondan sonra da kimseye âşık olmadım. Ama bunu ona söylemek, şu anda söylemek ne kadar doğru bilmiyorum… Ama bunu şimdi söylemezsem belki bir daha hiç söyleyemeyeceğimi de biliyorum ve sona yaklaştığımız şu dakikalarda bu hislerimi Ege'ye ya söylerdim ya da bir daha bu konuda hiçbir fırsat elime geçmezdi. Ne kaybederdim ki; hiçbir şey ama kazancım -eğer kazanırsam- benim için ölçüsü olmayan bir mutluluk olurdu. Bunu yapmaya hazır değildim ama bir şekilde yapmalıydım ve aramızda oluşan bir dakikalık sessizlikten faydalanarak ona seslendim.
"Ege! Sana bir şey söylesem acaba yıllar sonra buna inanır mısın yoksa dalgamı geçersin bilmiyorum ama sanırım sana bir şey söylemeliyim. Bunu yapmalıyım, bence doğru olan bu…"
"Söyle bakalım! Ne söyleyeceksin?"
"Ben aslında, biliyorsun küçükken sana âşıktım. Yani o zamanın aklıyla işte, ilk aşkım sendin. Ama o zamanlar çocukluk olarak baktığımız bu his, sanırım büyünce de pek değişmiyor olabilir. Yani nasıl desem? Galiba o zaman ki hislerim…"
"Bekle! Bu sözlerinden sonra ne söyleyeceğini biliyorum artık, Özge… Aynı şeyleri yıllar önce ben de hissettim ve yıllar içinde bu duygular hiç değişmedi, tıpkı seninkiler gibi… Çocukluğumuzda nasılsa bu duygular, şimdi de aynı; ne bir eksik, ne de bir fazla… Ben de sana aşığım… Söyleyeceğin kelimeler buydu değil mi? Unutma ben seni, senden daha iyi tanıyorum; bu on beş yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle…"
"Ah Ege... Benim söylemem gereken cümleyi sen söyledin, sana aşığım! Ve hayatımdaki mutluluğu şimdi tam anlamıyla yakaladım."

